Rum'ca İnen Ayet
Hikayemiz Medine'de yaşanmaktadır.
Yıl: 630
Medine'ye hicretin üzerinden sekiz yıl geçmiş, Mekke'nin
fethi de yeni gerçekleşmişti.
Bir gün, Resulullah efendimiz ashabı ile sohbet esnasında
iken vahiy inmeye başladı. Artık sahabeler vahyin gelişini çok iyi
bildiklerinden, vahiy sona erinceye kadar sessizce beklediler.
Vahiy tamamlanınca her zaman olduğu gibi, Resulullah
efendimiz gelen ayetleri sahabelerine okumaya başladı.
Hep yaptıkları gibi sahabeler pür dikkat dinlemeye, vahiy
katipleri de yazmaya başladılar.
Fakat, o da ne?
Bir gariplik vardı... Sahabeler donakaldılar... Büyük bir
hayret ve şaşkınlıkla birbirlerine bakmaya başladılar... Derin bir sessizlik ortalığı kapladı...
İlk konuşan Ömer (r.a.) oldu: - "Bu nedir ya Resulallah?"
Peygamber efendimiz de düşünceliydi, bilmediği sorulara
cevap vermez, vahiy inmesini beklerdi.
Ama bu sefer çok farklı bir durum vardı. Zira, inen 5 ayeti
kerimeden 1 tanesi farklı bir lisan ile gelmişti. İlk defa sahabe anlamadıkları
bir ayet ile karşı karşıya idiler.
Peygamber efendimiz sükût edince, Ebubekir (r.a.) konuştu: -"Ayetler
bu şekilde mi tenzil oldu, ya Resulallah?"
Elbette, o şekilde tenzil olmuştu; Resulullah efendimiz Cebrail
ne getirmiş ise aynen aktarırdı. Başka bir şey söz konusu olamazdı. Ama
şaşkınlıktan Ebubekir de öyle soruvermişti işte...
Ebu Süfyan söze dahil oldu: -"Bu ayet Rumca, ya Resulullah."
Rum illerine ticaret için çok gittiği için, Ebu Süfyan'ın
kulağı az da olsa Rumcaya aşinaydı.
Sahabeler daha çok şaşırdılar. –“Neden, Rumca ayet inmişti?”
İlk şaşkınlıkları geçince, peygamber efendimize Rumca inen
ayetin anlamını sordular. Lakin anlamını Resulullah da bilmiyordu. Cebrail o
ayetin anlamını kalbine ilka etmemişti.
-"Bilmiyorum" dedi, peygamber efendimiz.
Sahabeler dona kaldılar. Şimdi daha fazla hayretler
içerisindeydiler...
-“Nasıl yani?”
İdraki gerçekten mümkün değil; -“Allah Teala ayeti kerime
indiriyor ve fakat biz onun manasını bilmiyoruz, anlayamıyoruz”
Hikmetinden sual olmaz; lakin bu nasıl bir şeydi?
Yine Ömer atıldı: -"Ya Resulallah ne yapacağız şimdi?"
... -"Allah Teala ne buyurdu?... -"Ne yapmamız gerekiyor?"
Ensar’dan ticaret ile uğraşan bir sahabe: -"Ben Rum
diyarına giderim ya Resulullah, tanıdığım bir Rumi var, ondan sorup manasını
öğrenirim."
Her zaman olduğu gibi Cebrail'den bir açıklama bekleyen
Peygamber efendimiz yine sükutu tercih etti.
Ömer duramıyordu, içi içini yiyordu: -"Ben de giderim
ya Resulullah, Rabbimiz ne buyurdu, hemen öğrenirim."
Olacak şey miydi, Allah Teâlâ’nın buyruğunu, anlamamak ve
gereğini yapmamak? Sahabe için ölüm bundan daha güzeldi!
Peygamberimiz, gözü kulağı Cibril’i eminde bir cevap
bekliyordu. Bu nedenle fazla bir şey söylemeden kalkıp, haneyi saadetlerine
geçtiler.
Sahabe ise meraktan ne yapacaklarını şaşırmıştı.
O gece hiçbiri uyuyamadı, gözlerini kapasalar da uyumak mümkün
değildi, yatabilenler yataklarında bir sağa bir sola dönüp duruyorlardı. Yatamayanlar
odalarının bir köşesine kıvrılmış oturuyor; daralanlar kendilerini çöle atmış,
şaşkın şaşkın dolanıyorlardı. Hanımlarına da bu durumu söylemişler, onlar da
büyük şaşkınlık içerisinde kalakalmışlardı.
Sahabenin hepsinin kafasında, -"Allah Teala bir ayet
indirdi, ama biz onu anlamadık ve gereğini yapamadık, bu şekilde nasıl nefes
alırız, nasıl yaşarız" soruları dolanıp duruyordu!
Bu nasıl bir şeydi?... Yoksa kıyamet habercisi miydi?
İlim deryası Ali (r.a.) sakin olamıyordu; -"acaba
Rabbül alemin ne dedi? Ya yerine getirmemiz gereken çok önemli acil bir durum
varsa?"
Haya sultanı Osman'ın (r.a.) her yanını huzursuzluk
sarmıştı: -"Biz gereğini yapmadığımız için yarın hesap günü ilahi huzurda
nasıl hesap veririz?"
Yok yok, böyle olmaz.
Ertesi günü için, sahabelerin her biri zihinlerinde hemen
hemen aynı düşünce ile meşgul oluyorlardı; sabah olur olmaz, tanıdıkları Rumca
bilen kişilere koşup; mutlaka anlamını öğrenmeliydiler: "Allah Teala ne
demişti, acaba?"
Halbuki, Allah Teala Zuhruf suresi 3. ayeti kerimede şunu
demişti: - "Muhakkak biz
onu bir Arapça Kur'an kıldık, umulur ki, siz akıl erdirirsiniz."
Yusuf suresi 2. ayeti
kerimede de aynı ifade vardı:- "Şüphe yok ki, biz onu bir Arapça
Kur'an olarak indirdik. Umulur ki, siz güzelce anlarsınız."
Kur'an'da çok kez geçen "arabiyy"
kelimesi ile Allah Teala Kur'an'ın Arapça lisanla indirildiğini ayrıca açık ve
anlaşılır bir yapıya sahip kılındığını ifade etmekteydi.
Sahabeler çıldıracak duruma
gelmişti; ilk defa Allah Teala'nın emirlerini anlayamamışlardı. Bu nasıl
olurdu. Böyle bir şey olabilir miydi? Şu an kendileri için hayatlarında, bundan
daha önemli bir hadise olamazdı. Derhal, acilen Allah Teala'dan gelen son emri
anlamalıydılar.
Su, yemek, uyku hiçbir şey
umurlarında değildi; Rablerinin sözünü anlamalıydılar.
Hiçbir şeyle uğraşacak
halleri kalmamıştı; Acaba, Rableri ne demişti? Her şeyden önemli olan şu an
için oydu!
Nihayet fecir zamanı geldi;
Bilal, gecenin ıssız karanlığını delen yanık sesiyle, çöl kumlarını inletmeye
başladı. Sahabeler geçmek nedir bilmeyen gecenin ardından derin derin oh
çekerek, koşarak mescidi nebeviyi doldurdular. Resulullah efendimiz namaz için
haneyi saadetlerinden çıktılar. Bütün sahabeler büyük bir heyecan içerisinde,
bütün dikkatleriyle Resulullah’a gözlerini dikmişler; kulaklarını kabartmışlar,
mübarek sözlerini duymağa kilitlenmişlerdi...
Hepsi, gece Cebrail'in yeni
bir vahiy ile konuya açıklık getirmiş olabileceği ihtimaliyle, adeta
nefeslerini tutmuş, Resulullah efendimize bakıyorlardı.
Göklerin ve yerin
yaratıcısı, Din gününün sahibi, rabbül aleminin bir ayetini anlayamadan bir kâbus
gecesi geçirmişler, ikincisine tahammül edemezlerdi...
Allah Teala yeni vahyini
indirmiş miydi?
Resulullah efendimiz her
zamanki insanı rahatlatan tebessümü ile o müşfik, gönül tellerini titreten
sesiyle, kalplerin şifasını lütfetti: -"evet, Allah Teala buyurdu ki
diyerek; Rumca indirilen ayetin manasını söyleyiverdi.
Sahabeler, derin bir oh
çekti... Her biri farklı şükrünü izhar etmeye başladı; kimi gözyaşlarını
koyuverdi, kimi secdeye kapandı, kimleri birbirine sarıldı; elhamdülillah, suphanallah,
Allahuekber sesleri göklere yükseliyordu. Çöl böyle bir saadet görmemişti...
Sahabe için Rablerinin
sözünü anlamamak, idrak etmemek ve hayatlarına tatbik etmemek olamazdı.
Çok şükür rablerinin emrini
anlamışlardı, artık hükümleriyle büyük bir iştiyak ile amel edebilirlerdi.
Rabbim hepimize kitabı
kerimini okumayı, anlamayı, idrak etmeyi ve hayatına tatbik etmeyi nasip etsin.
(Âmin)
Gürcan Onat, 18.05.2026, Fatih
NOT: Gerçekte olmamış,
hayali hikayemi burada bitirirken; zihnimde kurguladığım bu hikayemi, manasını
bilmeden inandığı hayat kitabını anlamadan okuyan ve içindeki mesajları merak
etmeyen Türk Müslümanlara ithaf ediyorum.
- Yorumlar 4
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.