Umurumun Dibinde Birikenler
Hayatımın
tam orta yerine oturdu. Yetebilmek, kabullenmek, eksenli iç dünyamı ele geçirip
umruma sızan tüm eylemlerden yaka silktim. Herşey yolunda gitsin, kimse
incinmesin diye bol keseden dakikalar ve saatler savurdum. Vaktimi heba
ettiklerimin burnu kaf dağına değince ellerimi dizlerime vura vura dövündüm.
Erişilmeyen
sevgiler, suya düşen hayaller, biten umutlar, içimde ukde kalanlar, ve kaybolan
zaman… Yani her fırsatta, her önüme gelene kurban ettiğim dakikalar, saatler...
Havai aklımı başıma alıp, verici huyumun kolunu cımırdım. Har vurup harman
savurduğum vakitleri göz önüne alarak kendime çekidüzen verdim. Boşa harcanan
zamanların muhasebesini yaptım. Geçen
zamandan ders çıkardım, toplayıp böldüm. Bilanço kabarık.
Kayıp
zamanlarımı geri getiremeyeceğim için yaşadığım ana dair vakit eksenli bir
program hazırladım. Vakit bu vakitir dedim ve kendim için kolları sıvadım. Herkese
bol keseden dağıtığım zaman dilimlerinin önünü kestim. Ruhumu esnetecek, güzel eylemlerin temelini
atacak projemin startını verdim.
Bugüne
kadar elime geçen geçmeyen her şeye beş dakika dedim/verdim. Saatin onda biri
gibi. Onda birinden de az.
Yani beş dakika. Dile yerleşen kayıp zaman dilimi. Bildiğimiz beş dakika. İşte
bu dakikaları biriktirmek için vakit kumbarası oluşturdum.
Öncelikle
ciğeri beş para etmeyenlerden kendimi soyutlayarak kumbarama bayağı dakika attım.
Lüzumsuz seslere, boş lakırdılara kulak tıkayarak umursamazlık ilkesi edindim.
Buradan da sayısız dakikalar geldi. Şu akıllı
telefonun içindeki her illete olur olmaz bakmaktan, ne idüğü belirsiz
fenomenleri takipten kendimi men ettim. Oyunları sildim, sosyal medyayı
sınırladım, geyik yapmayı bıraktım. Televizyon karşısına geçip diziler arası
maratonu bıraktım. Muallak vakitleri, papatya toplar gibi topladım. Hatırı
sayılır dakikalar tıkır tıkır kumbarama düştü. Az buz değil yüzlerce dakika
tasarrufu yaptım.
Günlerden
güzel bir gün seçtim. Rutinde herşeye tamam deme günü. En başta bunu
değiştirerek sadece kendime tamam deme gününü ilan ederek değişimi başlattım. Psikolojim
mülayim modda.
Kumbaramda
biriken beş dakikaların bir kısmını yanıma alıp dışarıya çıktım. Çayıra, çimene,
bahara, güneşe... Biriktirdiklerim için plan program yaptım. Ziyan etmemeli
verimli kullanmalıydım. Yalın ayak çimlere basıp huşu içinde nefes egzersizi
yaparken kumbaram imada bulunurcasına tıkırdamaya başladı. Onları işe yaramaz
vakit dilimi gibi görmenin, hafife almanın mahcubiyeti sardı.
Biraz
kitap okudum. Bilinç akışı edebiyatın kalbine sıçradı. Şiire benzer dizeler
etrafımda dönmeye başladı. Bir avuç yeşili çember altına alan göğü delen
yapıtlara göz atarken Uzun
çizgiler arasındayım diyerek tasavvur
ettiğim cümlelerimi esin defterime işlemeye başladım. Vakti gelince tek tek
ayıklayıp şiirlerime, öykülerime, romanlarıma serpiştireceğim.
Yakaladığım
cümlelerimi kaçırmamak adına hızlı hızlı yazarken patisiyle elime dokundu. Evet
narince dokunarak gözlerimin içine baktı. Gözden niyet okumanın alasını yaptı. Çantamda
onlar için hazırladığım salamlardan nasiplenmek babında miyavladı. Sırnaştı. Cümlelerimi
kenara bırakıp defteri kitabı kapattım. Birkaç dilim salam verdim. Sırtını
sıvazlayarak etrafıma göz atmaya başladım. Muhitin tüm kedilerine davet vermek
istiyordum. Sesimin gidebileceği her yere “Gel, pisi, pisi!” nidalarımla davet yolladım.
Dört koldan geldiler. Her gelene pay verdim ama birine biraz torpil geçtim.
Şatafatlı, güzel gözlü, albenili tüy yumağını iki elimle kavrayıp kucağıma
aldım. Sarı beyaz, tertemiz, tombiş… Yedirip doyurdum. Sırtını sıvazlayarak
dizime yatırdım. Yalın ayağımın altındaki çimlerden vücuduma yayılan pozitif
enerjinin yanı sıra mırıltılı huşusuyla ruhum da dinginleşti.
Stresten
arındığımı düşünürken salamlara başka taliplilerde çıktı. Havlayarak talepte bulunurken kucağımdakinin
tüyleri diken diken oldu. Hızla yere inip homurdayarak sırtını köprü biçimine
getirdi. Çemkirerek karşılık alınca iki ayağının üzerine kalkıp tehdit etti.
Minik bedenli cesur kedinin karşısında cüsseli bir köpek... “Durun! Sakin olun,”
dedim. Kalan salamları onlara vererek gerginliği sulh ettim.
Der
demez hemen karşımdaki dev dikkatimi çekti.
Birisi tırmanmış. Yok yok birileri devin tepesinden sarkmış. Temizlik günüydü
sanırım. Tek tek saydım. Otuz ikinci kattın hizasındalar. İçim bir tuhaf oldu. Otuz ikinci katın dışında,
halatlarla bağlı bir sepette ellerinde temizlik malzemesi sil, temizle, parlat...
Binanın
sağından ve solundan sarkan iki sepetten birine yüreğim hoplaya hoplaya kendimi
de iliştirdim. “Haydi üç koldan silelim. Sizin yürek mangal gibi, bende de deli
bir cesaret…” diyerek kollarımı sıvadım. Yüzüme anlamsızca bakıp birkaç saniye
sonra elime aparatı tutuşturdular. İki fıs fıs, bir bas çek, gıcır gıcır...
“Bunun
markası ne? Ben de camlarımı bununla sileyim,” dedim. Duymazdan geldiler.
Silmeye
devam ettim. Silerken epeyce kurdum. Ardından kocaman bir vesvese
doğurdum.
“Bunun
temeli nasıl? Siz yapı denetim şeylerini gördünüz mü? Depreme dayanıklı mı? On
binlerce bina yerle bir oldu ama hala göğe doğru devleşiliyor. Çürük çarık,
zeminsiz tekinsiz binaların neticesi can kaybına dönüyor. Çok yazık.”
“Çok
konuşuyorsun. Burada herkes işine bakıyor. Bu binalar olmasa bizim işler kesat
olur. Hadi sil!”
“Vay
be! Etik metik yok! Para, para, para!”
Söylene
söylene silmeye devam ettim ama hiç içime sinmiyor. Zaten yüreğim ağzımda.
“Durdurun
ineceğim,” dedim. Güldüler. Sadece güldüler.
Diğer
sepetteki seslendi: “Bu dolmuş değil, durağa gelmeden durmaz,” deyip daha çok güldüler.
“İyi
de ben durakta binmedim ki,” dedim.
Katıla
katıla gülerek silmeye devam ettiler.
“Aloo!
Size diyorum,” diyerek yanımdakinin tulumunu çekiştirdim. Sırıtarak yüzüme
baktı. Sonra cama bakarak: “Orada leke kalmış. Tekrar sil,” dedi.
“Kime
diyorum!”
Sepetten
aşağıya bakıp yürüyen karıncamsı insanları, seyir halindeki maket görünümlü
arabaları görünce gözümün önü karardı. Reflekslerim katılaştı, içim daraldı. Buradan
nasıl kurtulacağım diye düşünürken aniden sarsıldık. Halatlardan birisi koptu.
“İmdat,
düşüyoruz! Bizi kurtarın,” diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Yanımdakiler
soğukkanlı. “Dur şimdi yardım ederler,” dedi. Telsizin düğmesine basıp anlattı.
Telsizin
diğer ucundakiler, “Sorun yok devam edin,” dediler.
“İp
koptu ip!” diye serzenişlerimi önemsemediler. Sadece tehlikedeki ben değildim
ki. Kendileri de aynı sepette.
Ellerimi
gözlerime kapattım.
Koluma,
sırtıma sürtündü. Cabbarları savuşturup gelmiş. Gözgöze gelir gelmez hemen
kucağıma atlayıp kıvrılarak yattı. Başını okşayarak sırtını sıvazladım. Derin
bir nefes alıp kafamı tekrar kaldırıp sepettekilere baktım. Yine gözümün önü
karadı, midem bulandı.
Sevgi KORKUSUZ
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.