Yas Tutuyorum Öyleyse Direniyorum
Birinin yokluğunu görmek, onsuz yaşamaya çalışmak hayatın en acı yanlarından biri olabilir. Öyle ki insan hâlâ kulaklarında onun sesi varken ancak bir daha onun yanında bulunmayacağını bilerek yaşar ya da en azından yaşamaya çalışır. Gelmez, gelecekmiş gibi bekler. Görmeyeceğini bilir ama görmeyi arzu eder.
Biz buna yas süreci diyoruz. Yas süreci aslında çok mekanikleşmiş bir tabir değil mi? Buna bir de belli bir süre biçiyorlar. Şayet bu süreden fazla uzarsa yasın artık sağlıksız bir hâl aldığını, olağan seyrinin dışına çıktığını söylüyorlar. Fakat bu süreden daha az ise aynı sorunu göremiyorlar. Yahu karşımızdaki ne bir robot ne de bir nesne, insan bu insan! Hiç böylesine fabrikasyon bir süreç işleyebilir mi onun için? Birinin yası yalnızca birkaç gün veya birkaç haftaya sığdırılabilir mi?
Nice yaslar vardır ki, yalnızca belli bir süre devam eder. Nicesi de vardır, ilk zamanlarda hissettirmez kendini. Bir sokağı dönerken ani bir kalp çarpıntısı gibi zihne vurur. Kimisi ise camdan dışarı taze bir nefes almaya çıkmışken uğrar yanımıza. Bizi kolumuzdan çektiği gibi hatıraların arasına katar ve yasını yaşadığımız kişiyle buluşturur.
Yasın uzun bir süreye yayılmasını ekseriyetle kötü bir durum olarak ele alıyorlar. İnsanı yavaşlattığını, onun işlevini etkilediğini söylüyorlar. Oysa ben onlara çok da güvenmiyorum. Bir kere işlev kelimesini kullanmaları beni onlara karşı cephe almaya itiyor. İşlev dediğimiz kelime belli fonksiyonları ifade eden varlıklar mesela makineler için kullanılırken, insan hiç bu fonksiyonlara indirgenebilir mi? İnsanın işlevi olmaz. Faaliyeti olur, hayatı olur, yaşamı olur. Yas kavramına sırf modern yaşama vurduğu darbe yüzünden bile saygı duyuyorum. Onun bu isyanı bana isyanların en asillerinden biriymiş gibi gelmiştir hep.
Yas, üzücü bir duygudur. Bunu söylemek malumun ilanından başka bir şey olmasa da tekrarda fayda vardır. Tüm öğretici, faydalı şeyler gibi bu da insana acı verir. Hatırlayın burnumuzdaki nezleyi yerdeki bir pisliği silip süpürür gibi çekip alan o ilacın tadı nasıldı. Annemiz ondan bize her verdiğinde ağzımızı bir yapıştırıcı ile bantlamak ve bu acıyı bize layık gören doktora bir gün gününü göstermek isteği kaplamadı mı içimizi? İşte yas da insanın yanına gelir ve gömleğinin yeninden yakalar. Kafasına vura vura bir şeyler söyler. Dinlememek, onu görmezden gelmek gibi bir şans yoktur elinizde. Geldiği vakit tüm ışıklar onun üzerindedir.
Ben modern zaman insanının yasa belli bir sınır çizmesine, hatta insana bir çerçeve çizmesine karşıyım. İnsan mekanik, belli bir matematiğe göre işleyen bir varlık değildir. Ve ne mutludur ki, hiçbir zaman da olmamıştır. İnsan tabiatından bahsederken iki artı iki her zaman dört etmez. Bazen on dört bazen ise sıfır eder. Yaşamın güzelliği de buradadır. Yasımız dahi bize hastır.
Meursault bile ilk bakışta annesinin ölümüne kayıtsız kalmış. Onun arkasından tek damla olsun gözyaşı dökmemişti. Oysa gözyaşı dökmemek, kendini yırtarcasına ağlamamak Meursault'un yas biçimiydi. O ketum suratlı hakimler onun hakkında idam kararı verirken gözden kaçırdıkları şey buydu. Aynı şekilde bir gün kendi çocuğunun ölümüne onunla beraber ölmek istermiş gibi ağlayan anne de kendi yas sürecini yaşıyor, bir biçim tutturuyordu. Dünya üzerinde ne kadar insan ne kadar olay varsa, o kadar da yas vardır. Ve ne mutludur ki, her biri kendine öylesine hastır ki, uzaktan bakınca “bu yas tutuyor, bu tutmuyor” gibi düşüncelere düşemiyoruz. Önderi fabrika olan bir çağın ağzına çakılmış güzel bir yumruk...
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.