Misinadaki Poşet
Haliç köprülerini, Karaköy ve Eminönü arasında adım atmayı çok severim. Balıkçıların sabahtan akşama kadar sabırla balık yakalamaya uğraşması, yanlarındaki insanlarla gündelik fakat samimi konuşmalar yapması ve benim bunlara yalnızca kulak misafiri olmakla kalmayıp bazen dahil bile olmam beni çok mutlu eder. Öyle ki kimi zaman bu basit "rastgele" sekanslarından sonra birkaç santim havalandığımı ve sonra bundan zevk alarak geri indiğimi hissederim. Bu kadar çok sevmeme rağmen aynı zamanda köprüden oldukça korkarım. Atılan misinalardan birinin talihsiz bir şekilde beni bulabilme ihtimali, her seferinde damarlarımda korkuyu ateşler. Fakat tüm bu korku ve ürkme dakikaları arasında, her biri adeta birer Eyyüp olan bu adamları ve çocukları izlemek insana en iyi bir çikolatadan çok daha tatlı gelir.
Köprülerin başında —genelde çok uzak olmayan yerlerde— su satan çocuklar, bazen ise yaşamdan yeteri kadar yüzü gülmemiş insanlar olur. Nasiplerine düşecek bir para var mı diye dükkânları olan bu köprüye her gün gelir, hırpani giysileri ile "vira bismillah" der ve her yeri yamalı kasketlerine düşecek mangırları beklerler. Her seferinde yanlarından geçmek bende bir utanma hissi doğurur. Sanki onları oraya diken ve bu işleri yapmaya zorlayan gaddar benmişim gibi hissederim. Fakat bu gaddar yanıma bir türlü söz geçiremiyor, içimdeki canavarı susturamıyorum diye düşünürüm. Böylece yoktan yere vicdan azabı çekerek onların yanından, ateşten kaçar gibi uzaklaşırım.
Deniz kenarının olmazsa olmaz birkaç şeyinden biri de balık restoranlarıdır. Bu restoranlar fevkalade kaliteli balıkları veya muazzam içecekleri ile ünlü değildir. Bir balıkçılar bedesteni, hatta belki ilçesi oluşturacak kadar enflasyona uğramış bu yerlerde menüler, birbirinin biraz boyanmış, biraz parlatılmış hâlleridir. Fakat insanı hem usandıran hem de uzaktan izleyince güzel bir seyir imkanı veren çalışanları vardır bu yerlerin. Gelen herkese ve her milletten insana kendi dilinde "Buyurun, balıklarım taze," diyebilecek kadar dillere hakimdirler. Bu konuda bir de öylesine inatçıdırlar ki yola artık yeni biri ile devam edeceğinizi sanırsınız. Ekmeğini taştan çıkarmak diye bir deyim vardır bilirsiniz; bu adamlar, bu deyimin ete ve kemiğe soyunmuş hâlleridir.
Geçenlerde üzerindeki boyaların yıprandığı, rahatlık denen mefhuma yabancı olan bir bankta oturuyordum. Bu banktayken gözüm ilk önce kimi zaman kahverengine, kimi zaman ise mavinin çeşitli tonlarına dönen Haliç'e sabitlendi. Denizin kendine göre bir ahengi, kendine göre bir işleyişi vardı. Az önce üzerinden geçen teknenin oradan geçtiğini ve nereye gittiğini hemen silmiş, nazlı tarafıyla kendi makyajını tazelemişti. Oldum olası bu mavi beladan korkmuşumdur; ancak kendisine olan bu düşkünlüğü benim oldukça ilgimi çeker.
Gözüm biraz sonra denizden kaydı. İlk önce çekirdek çitleyen ve hocalarından dem vuran liselileri buldu; ardından ise çimlerin üzerine oturmuş, termostan çayını içen bir çiftte karar kıldı. Onları izlediğimi anlamamaları için kısa süreli bakışlarla onlara şöyle bir nazar kılıyordum. Birbirini bulan, araya herhangi bir vasıta girmeden yalnızca karşısındakinin yüzüne ve dediklerine kulak kabartan kişileri izlemek hobim olmuştur. Gözleri birbirlerinin içinde bir renk cümbüşüne uğruyor, siyah ve maviden yeni bir renk meydana getiriyorlardı. Bu rengin oluşmasının önündeki en büyük engel, cümle aralarında çekirdek çiğnemek adına gözlerin kaçışıydı. O sırada bir balıkçının denizden üç balık ve bir de poşet çıkardığını gördüm. Tebessüm ettim ve artık kalkma vaktinin geldiğini anladım.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.