Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Evrenin Söylediği Hakikat La İlahe İllallah

Gözlemlenebilir evrende en dikkat çekici olgu, muazzam çeşitliliğe rağmen mevcut olan derin birliktir. Fizik yasaları evrenin her köşesinde tutarlı biçimde işler; yerçekimi, elektromanyetizma ve termodinamik yasaları çelişmez, birbirini tamamlar. Kimyada milyonlarca farklı madde, sınırlı sayıda elementin birleşiminden oluşur. Biyolojide bakteri ile insan arasındaki muazzam farklılığa karşın her canlı aynı genetik dili, yani DNA'yı kullanır. Matematik ise evrenin her noktasında geçerliliğini korur. Bu birlik tesadüfi değildir. Eğer evreni yaratan ve yöneten birden fazla, birbiriyle çatışan irade olsaydı, yasaların bu denli tutarlı ve uyumlu olması mümkün olmazdı. Antik çok tanrılı dinlerin anlatılarında bile bu mantıksal güçlük kendini ele verir: Tanrılar arasındaki çatışma ve rekabet mitleri, çoklu mutlak iradenin kaçınılmaz sonucunun kaos olacağını sezgisel olarak kabul eder. Oysa evren kaotik değil, düzenlidir. Bu düzen, tek bir mutlak iradenin, yani Allah'ın varlığını zorunlu kılmaktadır. Bilimin tarihsel seyri de bu argümanı destekler. Newton birbirinden bağımsız görünen hareketleri tek bir yasayla açıkladı. Maxwell elektrik ve manyetizmayı birleştirdi. Einstein uzay ve zamanı tek bir çerçevede ele aldı. Bilimsel ilerlemenin özü, aslında gizli birliği ortaya çıkarma çabasıdır. Fizikçilerin bugün hâlâ arayışında olduğu "her şeyin teorisi" bu eğilimin en açık ifadesidir. Bilim farkında olmadan tevhidin izini sürmektedir.

Evrendeki her varlık, kendi dışında bir şeye muhtaçtır. Ağaç toprağa, suya ve güneşe; insan havaya, besine ve diğer insanlara; gezegenler fiziksel yasalara bağımlıdır. Bu bağımlılık zinciri, dikkatli bir şekilde incelendiğinde çarpıcı bir sonuca ulaşır: Sonsuz bir nedenler zinciri mantıksal olarak imkânsızdır. Şöyle düşünelim: Eğer her varlık başka bir varlığa muhtaçsa ve bu zincir sonsuza uzanıyorsa, hiçbir şeyin var olmaması gerekirdi. Zira sonsuz sayıda "koşullu varoluş" bir araya gelse dahi, toplam gerçek bir varoluş zemini oluşturamaz. Tıpkı hiçbirinde para olmayan sonsuz sayıda kişinin birbirinden borç almasının sonuçta kimseye para kazandırmaması gibi. O hâlde zincirin başında hiçbir şeye muhtaç olmayan, varlığı kendi özünden gelen, zorunlu ve mutlak bir varlık bulunmalıdır. İslam kelamının "Vacibü'l-Vücud" dediği bu varlık, Allah'tır.

Materyalist dünya görüşü, evreni yalnızca madde ve enerjiden ibaret görür; bilinci de bu maddi süreçlerin bir ürünü olarak açıklamaya çalışır. Ancak bu yaklaşım ciddi bir açmazla karşı karşıyadır. Madde kütleye sahiptir, enerji taşır ve hareket eder. Fakat madde anlam üretmez, ahlaki değer oluşturmaz ve hakikati aramaz. İnsan ise bunların tam tersini yapar: anlam arar, ölümü sorgular, sonsuzluğu düşünür, adalet ister. "Bu evren var olmak zorunda mıydı?" sorusunu soran bir varlık, o evrenin tamamen içinde olamaz. Maddeyi aşan bir soruyu soran bilincin, maddeyi aşan bir kaynağı olmalıdır. Nitekim modern nörobilim, bilinci beyin faaliyetiyle ilişkilendirebilmekte; ancak öznel deneyimin, yani "bir şeyi hissetmenin" nasıl saf fiziksel süreçlerden doğduğunu açıklayamamaktadır. Filozoflar bu soruna "bilincin zor problemi" adını vermektedir. Bu problem, bilincin maddi değil aşkın bir kaynağa işaret ettiğinin güçlü bir göstergesidir. Eğer insan bilinci, madde ötesi bir kaynaktan —Allah'tan— geliyorsa, bu açıklanamaz boşluk anlamını bulur.

İnsanlığın ortak ahlaki yargıları dikkat çekici bir evrensellik taşır. "Masumu öldürmek yanlıştır", "çocukları korumak gerekir", "haksızlığa karşı çıkılmalıdır" gibi yargılar, coğrafyadan ve çağdan bağımsız olarak tüm kültürlerde karşılık bulur. Üstelik bu ilkeler, çoğunluğun çıkarına aykırı olduğu durumlarda dahi "doğru" kabul edilir; bu da onların salt sosyal sözleşmeden ibaret olmadığını gösterir. Peki bu mutlak ahlaki değerler nereden gelir? Göreceli, değişken ve sonlu varlıklardan oluşan bir evrende, mutlak ve değişmez bir ahlaki yasa nasıl var olabilir? Materyalizm bu soruya tatmin edici bir yanıt verememektedir. "Neden haksızlık yapmamalıyım, bana yarar sağlasa bile?" sorusu materyalist çerçevede cevaplanamaz. Mutlak ahlaki değerlerin kaynağı, insanüstü ve mutlak bir varlık olmalıdır. Allah, mutlak adalet ve hikmet sahibi olarak bu kaynağı temsil eder. Şirk inancının egemen olduğu toplumlarda, yani bazı varlıkların ilahlaştırıldığı ya da gücün tanrısal sayıldığı yapılarda, tarihsel olarak zulüm ve adaletsizliğin arttığı gözlemlenebilir. Firavun'un "Ben sizin en yüce rabbinizim" iddiası, şirkin mantıksal uç noktasının toplumsal düzeyde nasıl görünceğini göstermesi bakımından son derece anlamlıdır.

Modern psikoloji, çoklu ve çelişen değerlere bağlılığın insanda kaygı, kimlik bunalımı ve anlam yoksunluğuna neden olduğunu ortaya koymaktadır. Buna "bilişsel uyumsuzluk" veya "değer çatışması" denir. Tersine, hayatını tutarlı ve tek bir merkeze göre düzenleyen bireylerin daha huzurlu ve dirençli olduğu gözlemlenmektedir. Bu psikolojik gerçeklik, aslında derin bir metafizik hakikate işaret eder. İnsan zihni, parçalanmayı değil bütünlüğü arar. Bilimde birleşik teoriler, felsefede ilk neden, psikolojide kişilik bütünlüğü arayışı hep aynı yönü işaret eder: tek bir açıklayıcı merkez. İnsanın bu evrensel ve derin eğilimi tesadüf olamaz. Doğada karşılıksız kalan hiçbir temel ihtiyaç yoktur; gözler ışığa, akciğerler havaya karşılık bulur. İnsanın mutlak bir merkeze duyduğu derin ihtiyaç da karşılıksız değildir. Bu ihtiyacı en yetkin biçimde karşılayan, tevhid inancıdır; yani hayatın tek merkezinin Allah olduğu inancı. Modern dünyanın para, şöhret, statü ve sosyal onay putlarına bağımlılığı ise bu argümanı tersinden doğrular. Bu "görünmez putlar" sürekli kaygı, tatminsizlik ve anlam boşluğu üretir. Materyalizmin doruk noktasına ulaştığı toplumlarda depresyon ve anlamsızlık oranlarının tarihsel olarak yüksek seyretmesi bu gerçeğin pratik yansımasıdır.

Evren, yaşama izin verecek biçimde olağanüstü hassas parametreler üzerine kurulmuştur. Yerçekimi sabitindeki küçücük bir değişiklik yıldızları dağıtır ya da çöktürür. Elektromanyetik kuvvetin farklı bir değerde olması atom bağlarını imkânsız kılar. Suyun dört derecede yoğunluğunun artması, göl tabanlarının donmamasını ve böylece su altı yaşamının sürmesini sağlar. Bu parametrelerin hepsi birlikte, yaşama elverişli tek bir konfigürasyonu oluşturur. Bu ince ayarın tesadüfen oluşma olasılığı matematiksel olarak hesaplandığında, sayılar astronomik biçimde küçülür; sıfıra yaklaşır. "Tesadüf" bir olayı açıklayabilir, ancak milyarlarca parametrenin birbirini kusursuz tamamladığı bir sistemin tesadüfen ortaya çıkmasını açıklayamaz. Üstelik tesadüf, amaç ve anlam üretmez; yalnızca olasılık hesaplarıyla kalır. Oysa evren yalnızca "var" olmakla kalmaz, insanın yaşayabileceği, düşünebileceği ve anlam arayabileceği bir zemin sunar. Bu, bilinçli ve gayeli bir yaratışın işaretidir.

İki ya da daha fazla mutlak ilahın varlığı, mantıksal olarak imkânsızdır. Eğer iki ilah varsa ve biri diğerinin engelleyemeyeceği bir irade ortaya koyabiliyorsa, diğeri mutlak değildir. Eğer ikisi de mutlaksa, birbirlerini sınırladıkları için ikisi de aslında mutlak değildir. Bu çelişki, çok tanrılı sistemlerin mitolojilerinde bile farkında olmadan kabul edilir; tanrılar arasındaki güç mücadeleleri bu imkânsızlığın sezgisel kabulüdür. Materyalizm de benzer bir çelişki taşır. Maddeyi mutlak kabul eden bir sistem, maddeyi aşan bilinç, ahlak ve anlam gibi olgularla yüzleştiğinde kendi sınırlarına çarpar. Materyalizm maddeyi ilahlaştırmak suretiyle bir tür şirkin seküler versiyonuna dönüşür ve aynı mantıksal kırılganlığı paylaşır. Buna karşın tevhid, hem mantıksal tutarlılık hem psikolojik bütünlük hem de ahlaki sağlamlık açısından içsel bir uyum sergiler. Tek, mutlak, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir Allah inancı; evrenin birliğini, bilincin kaynağını, ahlakın mutlaklığını ve insanın anlam arayışını tek bir çerçevede tutarlı biçimde açıklar.

Burada incelenen kanıtlar birbirinden bağımsız değil, birbirini destekleyen ve bütünleyen argümanlardır. Evrende gözlemlenen birlik tek bir iradeye işaret eder. Nedensellik zinciri zorunlu ve bağımsız bir varlığı gerektirir. İnsan bilinci maddeyi aşan bir kaynağa işaret eder. Ahlakın evrenselliği mutlak bir ahlak koyucuyu zorunlu kılar. İnsanın varoluşsal ihtiyacı, tevhid inancıyla karşılık bulur. Evrenin ince ayarı, kör tesadüfü imkânsız kılar. Şirkin mantıksal çelişkileri ise dolaylı olarak Allah'ın tekliğini doğrular. Tüm bu argümanlar birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: Varlığın, bilincin, ahlakın ve anlamın temeli olan mutlak bir kaynak zorunludur. Bu kaynak, kendi varlığı için hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, mutlak adalet sahibi olan ve evreni belirli bir gaye ile yaratan varlıktır. İslam'ın kelime-i tevhidinin ilan ettiği bu gerçek, "La ilahe illallah", yalnızca dini bir inanç bildirimi değil; aklın, vicdanın ve evrenin kendisinin bize söylediği nihai hakikattir.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Evrenin Söylediği Hakikat La İlahe İllallah

muhammed-ridvan-kaya muhammed-ridvan-kaya