Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
Altın Üye
07.08.2026 · 27 · 0 · Tahmini 5 dk okuma
PDF olarak indir

“Ateşten Sıcak Gönül” yazısını çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

Ateşten Sıcak Gönül

Ateşten Sıcak Gönül

Şehirdeki fırıncılar çarşısı, sabaha karşı hep aynı kokuyla uyanırdı... Un, maya ve odun ateşinin tütsüsü... Bu çarşıda yan yana iki dükkan vardı... Birinin tabelasında Ekmek Teknesi Mustafa, diğerinde ise Bereket Unlu Mamülleri Selim yazardı... Yıllardır omuz omuza, ateşin ekmekle olan o ezeli imtihanına şahitlik eder, günleri hamur teknelerinin başında eritirlerdi...


​Ancak son aylarda Selim'in tezgahına uğrayan bereket, dükkanın isminden ibaret kalmıştı... Ülke genelindeki un fiyatları, odun maliyetleri belini bükmüştü... Üstelik piyasada ekmek fiyatları dalgalanırken, Selim ayakta kalabilmek, borçlarını ödeyebilmek için fiyatı dibe çekmiş, ekmeği on liradan satmaya başlamıştı...


​Garip olan ise yanı başındaki Mustafa'ydı... Mustafa, mahallenin en eski fırıncısı olmasına rağmen ekmeğin fiyatını on beş liraya çıkarmıştı... Selim içten içe şaşırıyordu... “Bu devirde beş lira az para mı?” diye düşünüyordu...

Ama işin asıl Selim'i kahreden kısmı başkaydı...

​Mahallenin o nur yüzlü, sessiz sedasız hayırsever ihtiyarı her sabah fırıncı Mustafa'nın kapısını çalıyordu... Günde tam beş yüz ekmek satın alıyor, arkasına taktığı bir arabayla kenar mahallelerdeki fakirlere dağıtıyordu... Hele Ramazan ayı geldiğinde bu sayı yedi yüz, sekiz yüz ekmeğe kadar çıkıyordu...


​Selim, her sabah tezgahının arkasından o ihtiyarın Mustafa'ya saydığı paraları izlerken için için eriyordu... Kafasında hep aynı cevapsız sual dönüp duruyordu:


“Yahu bende ekmek on lira, Mustafa'da on beş lira... Bu adam her gün yüzlerce ekmek alıyor... Benden alsa her gün cebinde binlerce lirası kalacak, daha çok fakire ulaşacak... Neden benden tek bir somun bile almıyor? Benim ekmeğimde mi bir kusur var, yoksa bana mı düşman?”

Selim içindeki bu kırgınlığı ne Mustafa'ya açabildi ne de o yaşlı hayırsevere... Sadece borç senedinin günü yaklaştıkça un çuvallarına daha bir hırsla sarıldı, alnının terini kollarının tersiyle sildi...


​Haziran'ın fırın sıcağını aratmayan boğucu bir sabahıydı... Selim her zamanki gibi gün ağarmadan dükkanı açtı... Gözü yan tarafa kaydı... Mustafa'nın kepenkleri yarıya kadar çekilmiş, içeriye un çuvalları yığılmış ama fırından çıt çıkmıyordu... Normalde bu saatte Mustafa'nın kürek sesleri sokağı inletirdi...

​Tam o sırada fırının kapısından telaşla çıkan Mustafa'nın çırağını gördü... Çocuk ağlamaklıydı...


“Selim Ağabey!.. Mustafa Usta birden fenalaştı, göğsünü tutup yere yığıldı... Ambulans çağırdık, hastaneye kaldırıyorlar!” dedi hıçkırarak...


​Selim'in içindeki tüm o kırgınlık, kıskançlık hissi bir anda unufak oldu... Ne de olsa yılların komşusuydu, omuz omuzaydılar... Önlüğünü fırlattığı gibi hastaneye koşmak istedi ama o sırada sokağın başından o hayırsever ihtiyar göründü... Elinde her zamanki ekmek listesiyle Mustafa'nın dükkanına doğru yürüyordu...


​İhtiyar, kapının önündeki kalabalığı ve Selim'in telaşını görünce durakladı... “Ne oldu evlat? Mustafa nerede?” diye sordu endişeyle...

​Selim, yutkundu... Sesindeki titremeyi gizleyemeyerek, “Mustafa ağabey... Ağırlaşmış bey amca... Az önce hastaneye kaldırdılar, durumu ciddiymiş.” dedi...

​Yaşlı adamın yüzü bir anda kireç gibi bembeyaz oldu... Elindeki bastona daha sıkı sarıldı, gözleri doldu... Dudaklarından dökülen ilk sözler, Selim'in hayatı boyunca unutamayacağı bir hakikatin ilk perdesiydi:


“Eyvah...” dedi ihtiyar. “Şimdi ne yapacağız? Emaneti kime teslim edeceğiz? Benim bugün o ekmekleri dağıtmam lazım, yoksa fırının sırrı bitecek...”


​Selim şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı... “Ne sırrı bey amca? Altı üstü ekmek alıp dağıtıyorsun... Mustafa ağabey yoksa gel benden al, hem bak bende ekmek on lira, daha ucuza gelir sana.”

​Yaşlı adam derin bir iç çekti, gözlerinden süzülen iki damla yaş ak sakalına doğru yol buldu... Selim'in kolundan tuttu ve onu dükkanın loş bir köşesine çekti...

​“Be evladım” dedi ihtiyar sesi titreyerek... “Sen o paraları benim cebimden mi çıkıyor sanırsın? Ben kendi halinde bir emekliyim, o kadar parayı nereden bulayım? O her gün dağıttığım yüzlerce ekmeğin parasını bana her ay başında zarfla veren kimdi biliyor musun? Mustafa'ydı...”


​Selim donakaldı... Kulakları uğuldadı...“Nasıl yani? Mustafa ağabey mi?”

​“Evet,” dedi ihtiyar. “Mustafa bana yalvardı... ‘Aman amca’ dedi, ‘Sağ elin verdiğini sol el görmesin... Benim yaptığım hayır gizli kalsın. Mahalleli beni ağa, hayırsever bilmesin, her şeyi sen üstlen’ dedi... Ama asıl mesele başkaydı...”

​İhtiyar, Selim’in gözlerinin içine baktı:

“Mustafa senin ne kadar zor durumda olduğunu, borç içinde kıvrandığını biliyordu evlat... Gururun incinir diye sana doğrudan para veremezdi... Kendi ekmeğinin fiyatını bilerek on beş liraya çıkardı ki, herkes pahalı diye ondan kaçsın, senin o ucuza sattığın on liralık ekmeğe hücum etsin... Kendi müşterisini sana yönlendirdi... Kendisi de gece gündüz çalışıp kazandığı parayı bana verdi ki, ben ondan ekmek alıp dağıtayım, dükkanı dönüyor gibi görünsün... O fırının ateşinden daha sıcak bir kalbi vardı Mustafa'nın... Seni kurtarmak için kendi ticaretini ateşe attı.”


​Selim, duydukları karşısında dükkanın duvarına yaslanmak zorunda kaldı... Dizlerinin bağı çözülmüştü... Günlerdir, aylardır Mustafa'ya karşı beslediği o sinsi sitem, yerini göğsünü sıkıştıran devasa bir mahcubiyete ve pişmanlığa bırakmıştı... Demek o yüzden Mustafa her sabah kendisine bakıp hüzünle gülümsüyordu... Demek o yüzden kendi dükkanı bomboşken Selim'in dükkanındaki kalabalığı izleyip şükrediyordu...


​Selim doğruları çok geç öğrenmişti belki ama ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu...

​Gözündeki yaşları sildi, önlüğünü beline sıkıca bağladı... İhtiyarın elini öptü...

“Bey amca” dedi sesi gür ve kararlı çıkarak. “Mustafa ağabey iyileşip o tezgahın başına dönene kadar fırınlar da bizim, ekmekler de bizim... Sen arabayı yanaştır... Bugün o beş yüz ekmek benim fırınımdan çıkacak... Üstelik... Mustafa ağabeyin hayrına dağıtılacak.”


​O gün Selim, hayatının en yumuşak, en lezzetli ekmeklerini pişirdi... İçindeki ateş, fırının harından çok daha büyüktü... Ve o sabahtan sonra çarşıda sadece ekmek kokusu değil, insanlığın o en saf, en gizli kokusu dalgalandı...


_/' İbrahim Halil MANTIOĞLU '\_


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Ateşten Sıcak Gönül

Ateşten Sıcak Gönül

İbrahim Halil Mantıoğlu İbrahim Halil Mantıoğlu