Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Urumçinin Sisli Sabahı

Urumçinin Sisli Sabahı


Kuşkusuz kelimeler, en keskin kılıçlardan ve en kalın duvarlardan daha kalıcıdır. İnançla ve duygularıyla yazan kalemler susturulamadığı sürece o mazlum coğrafyanın sesi de unutulmayacaktır.

Sesin ulaşmadığı, kilitli kapıların ardında unutulmaya terk edilen her mazlum, zalimin gücünü biraz daha artırır. Bu yüzden asıl mesele, o duvarları hafızanın ve kalemin gücüyle yıkabilmektir.

Toplumsal bir duyarlılık oluşturmak ve bu büyük insanlık dramını sürekli gündemde tutmaktır.

*

Urumçi’nin sabahına sis değil, 

çelikten bir soğuk, demirden bir endişe düşer; 

Tanrı Dağları’nın eteklerinde, 

bıçak sırtı bir uykudan uyanırız her gün. 

Yakup’um, can parem, küçük oğlum, 

pencereden dışarı bakarken nefesi camda buğu olur da, 

ben o buğunun içinde kaybolan yarınlarımızı görürüm.


Gök kubbe üzerimize çöker, 

Pamir Dağları karlar altındadır  

lakin içimizdeki yangını 

ne bu kar söndürebilir 

ne de başımızdaki polis kameralarının dik gözleri. 

Kapımıza dayanan siyah arabaların sesi, 

avludaki dut ağacının köklerine kadar sinmiştir; 

kelimelerimiz boğazımızda düğüm, 

nefes almak bile izne bağlanmış bu topraklarda.


Kaşgar’ın kadim çarşılarında yürürüm de, 

esnaf dostum Alim’in dükkânı zincirlidir, 

demir kepenklerin üzerine asılmış o soğuk damga yüreğimi dağlar. 

Tarihin kokusunu taşıyan o dar sokaklar 

şimdi ordugaha döndü, 

her köşe başında bir tarama, 

her adım başında kimlik soran, 

insanı insanlığından utandıran Çinli askerler.


İnsanlar birbirinin yüzüne bakmaya korkar oldu; 

selamı sabahı unutturdular bize, 

çünkü "merhaba" demek bile 

bazen bir mahkeme kayıtlarında suç delili sayılıyor. 

Tezgâhlarda el dokuması kumaşlar durur,

Lakin o kumaşların renginde değil, 

bizim döktüğümüz kanların rengi, 

akıttığımız gözyaşlarının selinde boğulur bu asırlık şehir.


Gece yarısı kapımız çalındığında, 

göğsümün kafesinde bir kuş çırpınır; 

bilirim ki o kapı sadece hırsız için değil, 

"yeniden eğitim" denen o modern cehennem için açılır. 

Komşumuz Fatma Ana’nın iki oğlu bir gece aldılar, 

siyah torbalar geçirdiler başlarına; 

"birkaç gün sonra dönecekler" dediler, 

yıllar geçti ne bir ses var ne bir haber.


O kampların yüksek duvarları ardında 

ne dillerimiz konuşulabilir 

ne de adımız anılabilir; 

adımızı söküp alıp yerine birer rakam diktiler ruhumuza. 

Babalık dediğin evladının elinden tutmaktır, 

ama benim ellerim kelepçeli, 

gözlerim o demir kapıların önünde nöbette, 

evlatlarımın kokusunu hasretle bekliyorum.


Aksu’nun yeşil vadilerinde ibadet etmek yasak, 

sesli okunan her ayet bir isyan bayrağı sayılır oldu bu diyarda; 

camilerimiz ya kilitli ya da eğlence yeri yapıldı. 

Ninemden kalma el yazması Kur’an-ı Kerim’i 

tavan arasındaki o eski sandığın dibine gömdüm; 

her gece secdeye varırken gizli gizli,

damlalar düşer zemine.


Çocuklarımıza kendi dilimizi, 

Kaşgar’ın, Hotan’ın masallarını fısıldayarak anlatmak 

suçların en büyüğü. 

Okulda bize ait ne varsa silip süpürdüler. 

Kökümüzü kazımak istiyorlar, 

asırlardır bu topraklarda pişen çayımızı, 

atalarımızın türbelerini bile 

iş makinalarıyla tek tek yerle bir ettiler.


Yıldızlar sönmüştür Urumçi’nin üstünde, 

ben ve karım Aybüke, 

yatakta iki yabancı gibi tavanı izleriz; 

çünkü her an bir kapı kırma sesi gelebilir diye korkarız. 

Küçük kızım Gülnar, 

rüyasında babasının ellerinin kelepçelendiğini görüp sayıklar da, 

ben o an yanağına süzülen yaşı parmağımla silerken 

içimden bir parça kopar.


Zulmün rengi kızıldır bu coğrafyada; 

adalet terazisi çoktan kırıldı, 

ne bir hak arayan var ne de sesimizi duyan 

uzak diyarın kör sağır insanları. 

Biz bu toprakların asıl sahipleriyiz, 

dağlarımız şahittir, 

nehirlerimiz tanık; 

ama bugün kendi vatanımızda birer mülteci, 

birer yabancı, 

birer esiriz.


İpek Yolu’nun geçtiği bu aziz topraklar 

şimdi kervanların değil, sürgünlerin, 

toplama kamplarına taşınan masum insanların 

kederli yoluna döndü. 

Her taşın altından bir mazlumun ahı çıkar, 

her rüzgâr Hotan çöllerinden bize kayıp evlatların feryadını taşır 

gece yarısı uykularımız bölünür 

gördüğümüz korkunç kabuslardan.


Bütün dünya sessiz, bütün ekranlar kararmış; 

paranın ve politikanın gücüyle bizim çığlığımız yutulmuş 

o büyük devasa duvarların arkasında. 

Fakat unutmasınlar ki, 

ne kadar yakarlarsa yaksınlar bu Doğu Türkistan’ı, 

bu halkın yüreğindeki hürriyet ateşi 

bir gün o karların hepsini eritip akar nehirlere, 

hem de en coşkun heyecanla; 

tıpkı İrtiş, Yarkent, Hotan nehri gibi.


Ey oğlum Yakup, 

ey bu kederli coğrafyanın boynu bükük lakin başı dik kalan yavruları; 

babanız bugün ayaktaysa, 

sizin o parlak gözlerinizdeki umut yüzündendir. 

Bir gün bu demir kapılar kırılacak, 

bu siyah torbalar tarihin çöp sepetine atılacak 

ve Tanrı Dağları yeniden bizim özgür türkümüzle çınlayacak.


O gün geldiğinde, mezarsız yatan şehitlerimizin ruhu şad olacak, 

Kaşgar’ın çarşılarında yeniden bizim çocuklarımız neşeyle koşacak. 

Ben bu zulmü gördüm, 

bu acıyı sırtımda bir dağ gibi taşıdım; 

inancımı asla yitirmedim; 

çünkü özgürlük nurunun şafağı sökecek elbet 

bu karanlık gecenin sonunda.


Köklerimiz bu coğrafyanın en derin damarlarında saklıdır; 

Bilge Kağan’ın taşa kazınan bilgesinden, 

Kaşgarlı Mahmud’un divanından, 

Yusuf Has Hacip’in adaletinden süzülüp gelen 

ulu bir medeniyetin evlatlarıyız biz.


Hunların attığı o çelik okların, 

Göktürklerin demir dağları eritip yol açtığı 

o ihtişamlı tarihin ruhu 

hâlâ bu bozkırlarda esmektedir. 

Her taşında bir alpın fedakarlığı, 

her karış toprağında şanlı ecdadımızın mukaddes emaneti vardır; 

işte o yüzden bu topraklar sadece bir vatan değil, 

tarihin en gururlu şahididir.


Gökte dalgalanan o gök mavisi bayrak, 

sadece kumaş parçası değil, 

bu esir coğrafyanın göğsüne vurulmuş hürriyet mührüdür. 

O ay yıldızlı mavi sancak, 

dağların başındaki karı delercesine parıldayan 

bir umut feneri gibi yolumuzu aydınlatır; 

rüzgârda her dalgalanışı, 

esaret zincirlerini kırıp atacağımız o büyük günün 

yaklaştığını müjdeleyen 

ilahi bir nefestir.


Göklerin sahibine açılan ellerimiz boş kalmayacak, 

adalet terazisi bir gün mutlaka 

bu mazlum diyar için yeniden kurulacak. 

Çocuklarımızın tatlı sesleriyle şenlenecek bu topraklar, 

karanlık zindanların demirlerini eritecek kadar 

sıcak ve kudretli.


Altay Dağları'nın eteklerinde yeniden kopuzlar çalınacak, 

halaylar kurulacak, 

ezanlar minarelerden gökyüzüne en gür sesle yankılanacak. 

Biz bu acının kışını yaşadık 

lakin baharın o mis kokulu rüzgârı yakındır; 

eriyen karların nehirleri coşturduğu gibi, 

içimizdeki bu sönmez hürriyet ateşi de 

bütün engelleri aşarak 

özgürlük okyanusuna kavuşacak elbet bir gün.


redfer


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Urumçinin Sisli Sabahı

Urumçinin Sisli Sabahı

redfer redfer