Sultan Vahdettinin Suyu Isınırken
SULTAN VAHDETTİN’İN SUYU ISINIRKEN…
Bugün yine kronolojiyi takip ederek madde madde ilerleyelim Sultan Vahdettin’in İngiltere’ye sığınarak yurt dışına kaçması konusunu işlerken.
- Ne kaçması yahu? Padişah hicret etti.
-Ne hicreti ooolum. Adam bal gibi tabanları yağlayıp kaçmış.
- Haysiyetli insan gider de düşmana sığınır mı?
- Kast edilen can senin canın olmadığı için hariçten gazel okumak kolay tabii ki.
*******
Senelerdir bu çekişme böyle sürer gider de pek az Allah’ın kulu sorar ‘’ Kaçmasına kaçtı ( ya da gitmesine gitti. ) ama neden kaçtı?
Kaçana kadar geçen zamanda neler yaşandı?
Sultan Vahdettin’i kaçmaya zorlayan sebepler nelerdi?
Pek çok tarihçinin, yazarın yazmadığı / yazamadığı, pek az tarihçinin yazdığı bu konuyu gelin madde madde kronolojik sıralamayla yazalım.
* 30 Ağustos 1922’de kazanılan zaferin ardından 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşmasını imzaladık İtilaf Devletleriyle.
Bu antlaşmaya göre Yunan kuvvetleri Doğu Trakya'yı Meriç Nehri'ne kadar boşaltacak ve bölgeyi 15 gün içinde TBMM yönetimine teslim edeceklerdi. Ayrıca, İstanbul, Boğazlar ve çevresinin yönetimi de Türkiye’ye geçiyordu
* TBMM antlaşmanın bu maddelerine dayanarak Refet(Bele ) Paşayı "Başkumandanlık Namına / TBMM Hükûmeti Adına Trakya'yı Tesellüme (Teslim Almaya) Memur" Ünvanı ile İstanbul’a gönderdi.
19 Ekim 1922’de İstanbul’a gelen Refet Paşa, kendisine yapılan karşılamada yer alan Padişah yaveri Ali Nuri Paşa’nın, “Zat-ı Şahane” adına Padişahın selamlarını sunmasına, “Makam-ı Mualla-yı Hilafete hissiyat-ı ubudiyetkârane ve hissiyat-ı tazimkârane-i dindaranemi aynen tebliğ etmenizi rica ederim”(‘’ Yüce Hilafet Makamına, dine bağlılık ve derin saygı içeren kulluk duygularımı aynen iletmenizi rica ederim." derken yine kendisini saltanat veliahtı ( Abdülmecit ) adına selamlayan yaver Remzi’ye’’ Evvelden beri verdiğimiz sözlerden birisi de, Hilafet makamının kurtarılmasıdır” Dedi ( Kaynak : Gotthard Jaeschke, Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, C. II, TTK Yay., Ankara, 1989,]
Yani 19 Ekim 1922 Tarihi itibariyle TBMM artık saltanat kelimesini ağzına bile almıyordu ama hâlâ halifeliği koruyacağını bildiriyordu.
* 21 Ekim 1922’de Refet Paşa, Şark Mahfelinde yaptığı konuşmada ‘’ Türk Milleti ! Bugün, hakimiyet, saltanat, hükûmet yalnız senindir.” [Kaynak: İkdam, 21 Teşrin-i Evvel 1338. ] deyince bizim Çengelköy’de hıyar yetiştiren, bir nevi hıyar ağası olan Haso Dayı bile gaza geldi ‘’ Bundan sonra demek ki o saraylarda ben oturacağım, madem ki sultan benim.’’ Diye.
* Ancak Avrupalı gazeteciler ve gazeteler, daha doğrusu hükumetler Türkiye’de Kemalist-Bolşevik, din karşıtlığına dayanan bir devletin kurulmaya başlandığı yönünde yayın yapmaya başladılar [Kaynak : The Daily Telegraph, 23 Ekim 1922, ]
* Bunun üzerine durumun kötüye gittiğini gören Mustafa Kemal Paşa, Ankara’dan beyanatı patlattı 26 Ekim 1922’de: “Biz ne Bolşeviğiz, ne de komünist. Çünkü biz milliyetperver ve dinimize hürmetkârız. Hulâsa bizim şekl-i hükümetimiz, tam bir demokrat hükümettir. Lisanımızda bu hükümet halk hükümeti diye yad edilir” ( Kaynak: İkdam, 26 Teşrin-i Evvel 1338; Tevhid-i Efkâr, 26 Teşrin-i Evvel 1338. )
*Refet Paşa İstanbul’a gelişinin üzerinden on gün geçtikten sonra 29 Ekim 1922’de Yıldız Sarayında Sultan Vahdettin ile görüştü. Bu görüşmede, Padişahtan, İstanbul Hükûmetine son vererek Ankara Meclisi’ni tanımasını istedi ancak Padişah bunu kabul etmedi. Ankara Hükumeti İstanbul’da hakimiyeti tam anlamıyla sağlayıncaya kadar İstanbul Hükümeti’nin devam edeceğini dile getirdi.
Bunun üzerine Refet Paşa “...Eğer nazırlar(Bakanlar ), halkın iradesine muhalif olarak vazifelerinde kalmaya devam edecek olurlarsa( Yani istifa etmezlerse ) bu, hepsinin de ipe gelmesi demek olur.” diyerek Padişahı resmen tehdit etti. Öyle ya nazırlar ( bakanlar) ipe giderdi de padişah gitmez miydi? [Kaynak : Tanin, 30 Teşrin-i Evvel 1338; Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri ]
* Padişah, 29 Ekim 1922 Günü itibariyle İstanbul Hükumetinin İstifa etmeyeceğini duyurunca TBMM’de 30 Ekim 1922’de Saltanatın kaldırılması görüşmeleri başladı. Bu görüşmeler esnasında Diyarbakır Mebusu Hacı Şükrü Efendi resmen yazılı bir önerge sundu meclise: ‘’ Padişah Vahdettin’i, besmele çekerek şeytan gibi taşlayalım. ‘’ Kaynak: TBMM Zabıt Ceridesi (Cilt 24, sayfa 272-291)
Ayrıca artık doğrudan doğruya Büyük Millet Meclisinde daha birkaç ay önce bağlılık yeminleri edilen Sultan Vahdettin’e şimdi ‘’Vehmettin, Taçlı Hain, Şeytandan daha mel’un ‘’ gibi hakaretler yapılmaktaydı.
Aynı gün meclise sunulan 78 imzalı bir diğer ortak önergede de Saray ve Bab-ı Âli'nin açıkça millete ihanet ettiği kayda geçirildi. Millete ihanetin cezası idamdı, haliyle Padişah Vahdettin için de idam kararı verilmişti.
* 1 Kasım 1922’de Sinop Milletvekili Rıza Nur ve 78 Arkadaşının Meclise sunduğu önergeyle Saltanat kaldırıldı.
Rıza Nur kim peki?
Saltanatın kaldırılması önergesini verirken sağlıklı, Türkiye’nin ilk Milli Eğitim bakanı ve ilk Sağlık bakanlarından biri olurken sağlıklı, Lozan Antlaşmasına ikinci murahhas olarak gönderilirken sağlıklı, daha sonra Atatürk aleyhine yazılar yazınca deli olduğu anlaşılan biri… Neyse…
* 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılınca 101 Pare top atıldı. Yurdun her köşesindeki vatandaş Artık marabalıktan kurtulup ağa olacakları hayaliyle sabahlara kadar eğlenerek, fener alayları düzenleyerek kutladılar saltanatın kaldırılışını. Artık hür olacaklardı.
Aynı gün 1 Kasım’ların ‘’ Milli Egemenlik Bayramı ‘’ olarak kutlanmasına karar verildi. O günlerde olmasa da daha sonraları özellikle aydın (!) kesimimiz, saltanatı kaldırarak bizi ümmet olmaktan kurtarıp millet yaptığına inandıkları Mustafa Kemal Paşaya hamd-ü senâlarda bulundu.
* Bizim vatandaş neyin nesi neyin fesi olduğunu bile anlamadığı hürriyetin gelişini kutlarken 4 Kasım 1922 tarihli Newcastle Daily Chronicle North Mail gazetesi, saltanatın kaldırılması kararını, “Türkiye artık Cumhuriyet” diye duyurdu.
*Yine 4 Kasım 1922’de Son sadrazam Tevfik Paşa da TBMM Hükûmeti Adına Trakya'yı Tesellüme Memur Refet Paşa’ya istifanı sununca ortada artık İstanbul Hükumeti diye bir şey kalmadı.
*6 Kasım 1922’de çok ilginç bir olay oldu.
19 Mayıs 1919 – 26 Haziran 1919 tarihleri arasında Dâhiliye Nâzırı (İçişleri Bakanı) olarak görev yapan ve önceleri ileri derecede Milli mücadele karşıtı iken Milli Mücadele başarıya ulaştıkça daha ılımlı yazılar yazan politikacı-gazeteci-yazar Ali Kemal, berberde tıraş olurken kaçırıldı. Onu kaçıranlar sözde Ankara İstiklal Mahkemesine götürmek üzere İzmit’teki bölge komutanı Sakallı Nurettin Paşa’ya teslim ettiler.
Sakallı Nurettin Paşa biraz sorguladıktan sonra Ali Kemal, karargahtan çıktı. Ankara’ya götürülecekti güya ama on adım bile atamadan karargah önünde toplanan halk tarafından taşlanarak, yumrukla, tekmeyle linç edilerek öldürüldü.
30 Ekim 1922’de Diyarbakır Mebusu Hacı Şükrü Efendi’nin Padişah Vahdettin için önerdiği şey Osmanlının son hariciye vekillerinden Ali Kemal’in başına gelmişti ve onu linç eden halkın en az %90’ının Ali Kemal’in kim olduğu hakkında da suçu-günahının ne olduğu hakkında da en küçük bir bilgisi yoktu. Düşünün ki basının, kitle iletişim araçlarının bu kadar yaygın olduğu bu günlerde bile vatandaşlarımızın çoğu İçişleri bakanımızın kim olduğunu bilmezken okuma yazma oranının hep %3 olduğu iddia edilen bir Osmanlı Devletinde herkesin Ali Kemal’i bildiği-tanıdığını söylemek sanırım oldukça komik olur.
* Peki tüm bu hengame içinde İtilaf Devletleri ( Özellikle İngiltere ) neden İstanbul’dan defolup gitmiyordu? Neyi bekliyorlardı?
Bu soruya pek çok tarihçi ‘’ TBMM’nin halifeliği kaldıracağına dair garanti verilmesini bekliyorlardı. Bu garanti verildikten sonra gittiler İstanbul’dan’’ der.
O zaman gelin İngiliz basınına bakalım. İngiliz basını, İngiliz Devlet adamları bu konuda ne diyor?
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.