Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Türk Sinemasında Bir Zamanlar Kalite Diye Bir Şey Vardı

Bazen oturup dijital platformların ana sayfasında boş gözlerle aşağı kaydırırken kendime soruyorum: Biz tam olarak ne ara “bağıran adam” ile “Boğaz manzaralı yalıda birbirine trip atan zenginler” arasına sıkışıp kaldık?

O siyah beyaz ya da soluk renkli dönemin sokaklarında bizzat yürümedim; o zamanlar hayatta bile değildim gerçi. Ama televizyon karşısında çekirdek çıtlayarak o filmlerin hepsini ezberlemiş, her repliğine ömrünü vermiş bir kadın olarak konuşuyorum: Türk sinemasında bir zamanlar harbiden kalite diye bir şey vardı.

Şimdi açıyorsun yeni nesil bir komediyi; senaryo yok, incelik yok, durum komedisi desen hak getire. Adam komik olsun diye ya garip sesler çıkarıp birinin üstüne düşüyor ya da birbirine ana avrat küfredip duruyor. Eskiden İnek Şaban’ın safça adalet arayışında, Züğürt Ağa’nın o meşhur “domatis” deyişinde, Badi Ekrem’in o meşhur kırmızı eşofmanıyla artistlik yaparken düştüğü hallerde bir mizah vardı. Şakir’in minibüs arkası artistliklerinde de aynı şey vardı. Mizahın bir dozu, bir zekâsı varmış. Adam yalan söylerken bile bir zarafet sergiliyormuş; şimdikiler ekranda iki saat bağırınca kendini komedyen sanıyor.

Televizyonda acı çekmek bile lüks artık. Ekranda herkes holding sahibi, herkes inanılmaz şık ama nedense kimse mutlu değil. Sürekli bir entrika, sürekli arkadan bıçaklama, ultra çözünürlükte ağlayan yüzler... Eskiden öyle miydi? Yaşar Usta fabrikatör Saim Bey’in yüzüne karşı dikilip “Ben kim miyim? Ben Yaşar Usta!” diye haykırdığında, o fakir ama onurlu ailenin salonunda herkes diz çöküp ağlarmış. Kırık bir tahta masanın etrafında toplanan, bir tas çorbayı bölüşen o insanların gözündeki samimiyet öyle bir işlerdi ki insanın içine, filmin sonunda hıçkırıklarla yastığa sarılırlarmış. Şimdi bakıyorum; adam holding batırmış, sevgilisi villayı terk etmiş, arkada yaylılar feryat figan çalıyor ama bende tık yok. İçimden sadece “Oh olsun, biraz da metroya binsin” demek geliyor.

Duygular da bu lüks sitelerin otoparkında buharlaşıp gitti zaten. İlyas’ın kamyonuyla Asya’nın kırmızı eşarbı arasında sıkışan, “Sevgi neydi? Sevgi emekti” diyen o koca çaresizlik nerede; şimdiki “Beni aldattın mı, o zaman ben de senin en yakın arkadaşınla Dubai’ye tatile gidiyorum” yüzeyselliği nerede?

Eski filmlerde dekorlar kartondandı belki, arkadan mikrofon sarkardı, arabaların fren sesi bile dublajdı ama duygusu gerçekti. Şimdi ışıklar şahane, kameralar uzay mekiği gibi, bütçeler havada uçuşuyor ama ortada ruh namına tek bir kırıntı yok. Kusura bakmayın ama ben yine televizyonda denk gelince Mahmut Hoca’nın nasihatinde gözleri dolan, Vecihi’nin aşkı uğruna uçakla evin çatısına dalışını alkışlayan tarafta kalacağım. Otuz yaşındayım, hâlâ aynı filmlerde gülüp aynı sahnelerde duygulanıyorum. Demek ki insanın her büyüdüğünde zevklerinin de büyümesi gerekmiyormuş. Yalılar, holdingler ve bitmek bilmeyen entrikalar ekranda dönmeye devam edebilir; benim kalbim o naif insanların sıcaklığında kalacak.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Türk Sinemasında Bir Zamanlar Kalite Diye Bir Şey Vardı

Hafif Hasarlı Hafif Hasarlı