Güz Menekşesi Sızlanışları
Dağların doruklarında salkım salkım yıldız, dolunay fanus içerisinde prangalı. Yamaçlar sessiz. Taşlar toprağa, toprak yek damla suya sevdalı. Hasret uçurum diplerinde kıvılcım.
Göz aydınlığı karabasan duraklarında dudak bükmüş, dokunsan dağlara tutuşturacak yangınım.
Sevgilim güz serenatları parmak izlerimizde mutabık, velhasıl vakit hazan küllerimden yükseliyor feryat ve de figan.
Makul şiirler okuyor karanlık. Düğüm düğüm ağıtlar saçlarımda toka. Darmadağın ruhum, bilmediğim kasabaların sokaklarında yalın ayak. Hangi sokağa sapsam kendime çıkan bir çıkmaz, hangi kapıyı çalsam ardında senin olmadığın bir yalnızlık. Sanki bütün yollar senden uzaklaşmak için çizilmiş, bütün sokak lambaları yanıyor yokluğuna. Ayaklarımda kırmızı kına, simamda gözyaşı menderesleri. Avuçlarımda biriktirdiğim dualar, gecenin koynunda kanat çırpamayan sahipsiz kuşlar. Gökyüzü suskun, yeryüzü suskun; içimdeyse adını anmadan geçiremediğim bir ömür. Her susuşumda biraz daha büyüyor sesin, her gece biraz daha derine işliyor yokluğun.
Sevgilim, sensiz tanımıyorum kendimi. Kafa kâğıdımı unuttum okyanus karanlığı gözlerinde; kimliğimden geriye bir avuç hasret, yarım kalmış birkaç cümle ve sana çıkmayan yollar. Aynalara b’akıyorum, yüzümde kendime ait ne varsa silinmiş; gözlerimde senin gidişinden kalma mevsimler.
Hadi, bitmeden sigaram birkaç kelam et. Çöz gecenin boğazına düğümlenen sessizliği. Bir kelimen yeter; dağların ardında bekleyen baharlar yeniden filizlenir. Bir ses ver de dolunay kurtulsun fanusundan, prangalarını kırıp dökülsün yıldızlar saçlarıma. Belki o vakit gece, karanlığından utanır; belki rüzgâr, adını taşırken üşümez ilk kez.
Bilirsin sevgilim, bazı ayrılıklar gidene değil, kalana uzun gelir. Ben kaldım. Taşların toprağa, toprağın suya sevdalandığı yerde. Vakit kirpiklerin darağacında mahpus, mevsimler birbirinin yasını devralıyor, unutuyor dallar yapraklarını, yollardan siliniyor ayak izleri. Takvimler değişiyor, geceler birbirini kovalıyor; ama içimdeki saat, senin gittiğin yerde bekliyor.
Sevgilim, senden yadigâr yangınım. Küllerimi rüzgâra savursam dönüp dolaşıp yine sana varıyor; göğsümde saklasam her gece yeniden tutuşuyor. Ne söndürmeye gücüm yetiyor ne de yakışına dayanabiliyorum. Bilirsin bazı ateşler yakmak için değil, insanın içinde ömür boyu sönmeden kalmak için doğarmış. Ben seni unutmaktan değil, unuturken kendimden geriye ne kalacağından korkuyorum.
Bir gün yolun bilmediğim kasabalardan geçerse, dikkat et yalın ayak izlerime. Belki bir taşın üzerinde donup kalmıştır senden öğrendiğim bir cümle; belki bir yamaçta, rüzgârın diline bıraktığım son sözüm. Belki de bir sokak başında, kimsenin dönüp bakmadığı bir gölgede unutulmuştur sana ait bir ömrün bende kalan son parçası.
Olur da bir akşam tebessümlerimden çözersen dolunayın prangalarını, kaldır başımı gözlerimde temaşa et göğün yüzünü. Salkım salkım yıldızların arasında hüznüme tebessümlerinden sür. Birer birer ayıkla kirpiklerin ile u’mutsuzluğumu. Avuçların sıcaklığın ile eşele kalbim toprağını, rıza göster, dudakların vefasında sür dudaklarıma…
Ve unutma…
Hâlâ birkaç kelamını bekleyen, bitmek üzere olan bir sigaranın dumanında ömrünü arayan; her nefesinde biraz daha geçmişe, her susuşunda biraz daha sana karışan, kimliğini gözlerinde unutmuş, senden uzakta kendine bir türlü rastlayamamış bir yabancı var…
Sevgilim; ne sana dönebiliyorum ne senden kalanı içimden söküp atabiliyorum. Bir yanım dağların ardında vuslatı bekliyor, öteki yanım uçurum dipleri. Ben iki uçurum arasında, sana varamayan bütün yolların ortasında, kendime bile geç kalmış bir ömür yaşıyorum.
Ve ne tuhaftır ki sevgilim…
Bu yangının en çok kalbim üşüyor.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu