Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
(0 oy)

İlk Eşik

Işığın henüz maddeye galip gelemediği o ilk eşikte, varoluş kendi en derin paradoksuyla sahneye kurulur.


Toprağa düşen en çaresiz tohum bile kendi kökünün istikametini bilirmiş gibi ilerlerken; yeni doğan bir insan yavrusu, fiziksel dünyanın en kırılgan, en edilgen varlığı olarak belirir. Kendi başının ağırlığını dahi taşıyamayan, tek bir nefes için bile bir ötekinin şefkatine muhtaç olan bu minik beden, fiziksel evrenin adeta en zayıf bükülme noktasıdır.


Oysa o birkaç yüz gramlık ıslak maddeden süzülen zihin; henüz gözünü açtığı ilk andan itibaren görünmez, dokunulmaz ve ölçülemez olana doğru yönelir. Somut dünyanın soğuk katılığı içinde kendisine bir anlam alanı kurmaya başlar.


Bilim, bu mucizevi sıçrayışın izini sürebildiği ölçüde nöronların ağ yapısıyla, evrimsel mimarinin biyolojik mirasıyla ve gelişim süreçleriyle açıklamalar getirir. Fakat öznel farkındalığın nasıl ortaya çıktığı sorusu, bugün hâlâ üzerinde tartışılan derin bir sınırda durur.


Belki de tanımlanabilen alanın kıyısındaki bu sessizlik, kadim sezgilerin mırıldanmaya başladığı eşiktir.


Bilimin açıklayabildiği yer ile insanın henüz bütünüyle açıklayamadığı yer arasında, metafizik düşünce kendisine bir soru alanı açar.


Henüz bu dünyanın zamanını ve mekânını bütünüyle tecrübe etmemiş bir çocuk; dili, nedenselliği ve geometrik düzeni nasıl olur da böylesine hızlı biçimlendirmeye başlar?


Bu durum yalnızca çevreden devşirilen bir bilgi birikimi olarak mı anlaşılmalıdır?


Yoksa öğrenmenin içinde, insanın varoluşuyla birlikte taşıdığı daha derin bir hazırlık da mı vardır?


Buradaki ivme, bilginin yalnızca dışarıdan yüklenmediği; insanın yapısında, biyolojik mirasında ve belki de henüz tam olarak anlayamadığımız daha derin katmanlarda birtakım imkânların bulunduğu düşüncesine kapı aralar.


Ezoterik geleneklerin saklı odalarında ve Hermetik metinlerin Zümrüt Tabletleri'nde yankılanan o kadim ifade de tam bu kavşakta başka bir anlam kazanır:


“Yukarıda ne varsa, aşağıda da o vardır.”


Bu söz, yalnızca gökyüzü ile yeryüzü arasındaki bir benzerliğe değil; insan ile evren arasındaki ilişkinin daha derin bir biçimde düşünülebileceğine dair bir işaret olarak da okunabilir.


İnsan, makrokozmosun bağrından kopmuş mikro bir kâinat olarak tasavvur edilmiştir.


Stoacıların Logos dediği evrensel akıl düşüncesi de bu bakımdan, henüz konuşmayı dahi bilmeyen bir bebeğin içinde beliren ilk farkındalık kıvılcımına dair güçlü bir metafor hâline gelir.


Çaresiz görünen o beden, belki de yalnızca çaresiz değildir; aynı zamanda kendisini aşan bir bütünün izlerini taşıyan canlı bir harita gibidir.


Ruhun bu dünyaya, birtakım ezoterik ekollerin ileri sürdüğü biçimde boş bir levha olarak gelmediği düşüncesi de buradan doğar.


Belki ruh, geldiği o sonsuzluk ummanının haritasını zihninin derinliklerinde taşıyarak tezahür eder.


Çocuğun soyut olanı somut dünyaya çekme gayreti, bu bakımdan yalnızca bir “öğrenme” eylemi değil; Platon'un anamnesis kavramıyla birlikte düşünülebilecek bir hatırlayış ihtimalini de akla getirir:


Unutulmuş bir şeyi yeniden öğrenmek değil, belki de zaten içeride bulunan bir imkânın yavaş yavaş görünür hâle gelmesi...


Jung'un kolektif bilinçdışı kavramıyla kadim doktrinlerin evrensel hafıza düşüncesi arasında da böyle bir yankı kurulabilir. Bunların aynı şeyi söylediğini ileri sürmekten çok, insan zihninin bireysel deneyimin ötesinde bazı ortak katmanlara sahip olup olamayacağı sorusunu birlikte düşündürdükleri söylenebilir.


Zihin ilk çığlığını attığı anda bütünüyle boş ve gafil midir?


Yoksa insanlığın uzun deneyiminden süzülen semboller, arketipler ve eğilimler, henüz adını koyamadığımız biçimlerde onun içinde bir karşılık bulur mu?


Bu sorunun kesin cevabı belki de hâlâ eşikte durmaktadır.


Biyolojik olarak en aciz, ontolojik olarak ise en kudretli varlık olarak tasavvur edilen insan; görünen ile görünmeyen, madde ile mana, gökyüzü ile yeryüzü arasında gerilmiş canlı bir köprü gibidir.


Tohumun meyvenin imkânını taşıması gibi, insan da kendi içinde henüz açığa çıkmamış imkânlar taşıyor olabilir.


Hayat dediğimiz şey, belki de bu gizli kütüphanenin sayfa sayfa açılmasıdır.


Kimi sayfalar sevinçle, kimileri acıyla; kimileri de hüznün arındırıcı yağmurlarıyla görünür hâle gelir.


Ve şimdi, aklın ve fiziğin açıklama alanının kıyısında şu soru tek başına yankılanır:


İnsan, bu yabancı dünyaya sonradan dâhil olmuş bir sürgün müdür;


yoksa o sonsuz “bahri ummandan” kıyıya vurmuş, her gece kendi gölgesiyle yüzleşerek kendi kaynağını yeniden kuran ezelî bir hatırlayış mı?


Hamiye GÜL

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

İlk Eşik

Hamiye Gül Hamiye Gül