Oldukça Bu Tende Bu Can
Vezin ; Mefûlü Mefâîlü Mefâîlü Feûlün
Şemin yakarak cânını pervâneye sordu,
"Bu aşk ne melâlettir ki insânı yorurdu?"
Bir katre iken bahr-i muhît oldu ve durdu,
Her kim ki bu meydânda ser-i aşka dokurdu.
Pür-derd olanın sînesine yâr eli vurdu,
Akil olanı bî-hûş edip irşada doyurdu,
Sükûtî kulun hâli yaman, edep yâ hû. (1)
Zerrat-ı cihan mest-i ebed seyr ile döner,
Aşkın nârına yanmada pervane döner,
Fani bu cihan, bir gün o şûle de söner,
Mecnun olanın gözlerine leylâ nasıl öner?
Her nefs ki bu bahr içre serâpa suya kanar,
Aşk ehli olan nârı dahi gülşen edinir,
Bülbül gibi ahu figan, edep yâ hû. (2)
Gönül âvâre gezerken o cemâl-i ezelîde,
Bir ney sedası uyanır rûh-ı gazelde.
Kıymet mi kalır dehrde varlık ile zelde?
Ebrar olanın sırrı gizlidir bu gazelde.
Gönlün dili bir aşk ile coşmuştur o telde,
Bir nokta-i tevhid okunur levh-i ezelde,
Her zerre-i mevcûd ola nihan, edep yâ hû.(3)
Hak yoluna baş koydu bu gam-hane-i irfan,
Açtı dil-i sevdâyı o pür-nûr-i dırahşan.
Nefs-i emmâreye bir zencir-i giryan,
Oldu reh-i uşşakda o bî-çâreye ferman.
Girdapta kalan kalbe irişti yine derman,
Ol âlem-i aşk içre ne kim var ise hayran,
Der dâima dilerse bu cân, edep yâ hû.(4)
Alim ki, gururıyla çıkar kürsü-i âna,
Bilmez ki fena perdesi örter o cihana.
Kâmil kişi zinhar diremez "ben" yahu bana,
Tevazu ile canlar verilir şerbet-i hana.
Bir katredir o ilm ki döner bahr-i revana,
Haddini bilip secde kıl o merhamet-cana,
Oldukça bu tende bu can, edep yâ hû. .(5)
Derbende varıp durdu geda zâde-i hicran,
Açıldı mîrâcın kapısı ey şâh-ı dırahşan.
Yoklukla bezenmişti o dervişteki irfan,
Yüz sürmeden o eşiğe, bulmaz mı nihan can?
Çünkü edep üzre kurulur kürs-i ferâvân,
Her kim bu edepten yürümez ola paşman,
Meydan-ı mahşerde yanan, edep yâ hû. (6)
Ömrün gülü soldu, döküldü yaprağı yare,
Kim kaldı baki bu yalan dünyada ne çare?
Bir nefestir gelen, gitmeli ol dem o dihare,
Sultanlar el açtı o büyük kapıda zâre.
Hak'tan irişen lütf ile derman bu biçare,
Eğer arar isen derdine sen dahi çare,
Yaz lutfunu ey mihribân, edep yâ hû. .(7)
Bu aciz kalemin nazm-ı latifi bu kadar oldu,
Feyziyle bu meclis yine nur ile doldu.
Redferî yazdı bunu, elvan güller soldu,
Ruhum bu gazelzârda bir başka safa buldu.
Divan-ı ezel mülküne bir levha asıldı,
Her mısrası aşk ehlinin kalbine yazıldı,
Söyler bunu dilde lisan, edep yâ hû.(..)
GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİYLE AÇIKLAMASI
1. Şam-ı misal mum, kendi canını yakarak pervaneye sordu: "Bu aşk, insanın aklını başından alan nasıl bir hüzündür?" Kul bir damla (katre) iken o engin okyanus (bahr-i muhit) oldu ve huzur buldu. Bu aşk meydanında kim başını ve iradesini ortaya koyduysa, dertli olanın göğsüne yar eli dokundu. Aklı başında olanı bile bîhûş (bilincini yitirmiş) edip ilahi irşada doyurdu. Sükût eden kulun hâli yaman, dili ise hep "edep yâ hû"dur.
2. Kâinatın zerreleri ebedî bir aşk sarhoşluğuyla döner durur. Aşkın ateşine yanan pervane gibi bütün varlık bu çarkta döner. Bu dünya geçicidir, o parıltılı şûle bir gün sönecektir. Mecnun olanın gözüne Leylâ'dan başkası nasıl güzel görünebilir ki? Bu okyanusta nefis su içip kandıkça, aşk ehli olanlar cehennem ateşini bile gül bahçesine çevirirler. Bülbül gibi ah ü figan edip dilde "edep yâ hû" derler.
3. Gönül, ebedî güzelliğin peşinde aylakça gezinirken, gazel okuyan ruhun içinde bir ney sesi uyanır. Bu yalan dünyada varlığın ya da yokluğun ne kıymeti kalır ki? İyilerin sırrı bu gazelde gizlidir. Gönlün dili, o telden yayılan derin bir aşkla coşmuştur; ezel levhasında bir tevhid noktası okunur. Var olan her zerre o huzurda gizlenir ve geriye kalan tek hakikat "edep yâ hû" olur.
4. Bu gönül evi, irfan (derin bilgi) nuruyla Hak yoluna baş koymuştur. Sevdalı gönüldeki aşk pınarını o parlak nur açtı. Kötülüğü emreden nefse (nefs-i emmareye) ağlayan bir zincir vuran bu edep, âşıkların yolundaki o çaresiz insana adeta bir ferman oldu. Girdapta kıvranan kalbe yeniden derman yetişti; âlemde aşkı tanıyan her şey hayranlık içindedir ve bu can diledikçe daima "edep yâ hû" der.
5. Bilgisiyle övünerek kürsüye çıkan âlim, bilmez ki o kibir perdesi kendisini hakikatten gizler. Olgun insan (kâmil kişi) asla "ben" demez, benlik gütmez. Tevazu ile canlar, birlik şerbetiyle beslenir. O ilim ki coşkun bir okyanusa döner, sadece bir damladır. Haddini bil ve o merhamet kaynağına secde et; bu tende can oldukça dilimizden düşmesin "edep yâ hû".
6. Ayrılığın acısını çeken garip derviş, dergâhın kapısına varıp durdu. Ey parlak şah, işte o an mîrâcın kapısı açıldı. O dervişteki irfan, tamamen yoklukla bezenmişti. O eşiğe yüz sürmeden gizli can bulunur mu? Çünkü her güzellik ve yücelik edep üzere kurulur. Bu edepten ayrılan her kim olursa olsun pişman olur; mahşer meydanında yananlardan olur, aman "edep yâ hû".
7. Ömrün gülü soldu, yaprakları yârin yoluna döküldü. Bu yalan dünyada kim kalıcı olmuş ki, ne çare? Gelen bir nefestir, vakti gelince o öteki diyara göçmelidir. Sultanlar bile o büyük kapının önünde boyun büküp el açtı. Hak'tan gelen lütuf bu çaresiz kula dermandır; eğer derdine bir çare arıyorsan, ey merhametli dost, kendi lütfunu ve edep kaydını yeniden yaz: "Edep yâ hû."
8. Bu aciz kulun nazmı (şiiri) bu kadarıyla nihayete erdi; bu meclis yine feyziyle nur doldu. Redferî kaleme aldı bunu, dünyadaki elvan renkli güller solup gitti bile. Ruhum bu gazel bahçesinde bambaşka bir huzur buldu. Ezel divanının mülküne bir levha asıldı ve her mısrası aşk ehlinin kalbine nakşedildi; dilimizin söylediği son söz yine "edep yâ hû"dur.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu