Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
(0 oy)

Dinin Gölgesinde Güç Otorite Ve Mal

Tevbe Suresi 28-35. Ayetler


Bismillâhirrahmânirrahîm.


İnsan bazen Allah’a yakınlaşmak isterken farkında olmadan başka şeylere bağlanabilir. Bazen bir kişiyi, bazen bir makamı, bazen de sahip olduğu malı gözünde gereğinden fazla büyütür. Hatta bunları din adına yaptığını düşünürken bile hakikatten uzaklaşabilir.


Tevbe Suresi’nin bu ayetleri bizi tam da böyle bir yerde durduruyor: Allah’a ait olması gereken otoriteyi kime veriyoruz ve bize emanet edilen nimetlerle ne yapıyoruz?


Rabbimiz önce Mescid-i Haram’dan ve müşriklerin oraya yaklaşmamasından söz ediyor. Ardından yoksulluk endişesine değiniyor: “Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 28)


İnsan çoğu zaman inancını değil, güvencesini kaybetmekten korkar. Bir düzen değişecekse, gelirimiz azalacaksa, alıştığımız imkânlar elimizden çıkacaksa hemen endişeleniriz.


Peki Allah’ın rızasıyla maddi çıkarımız karşı karşıya geldiğinde hangisini seçiyoruz?


Elbette geçimimizi düşünmek, ailemizin ihtiyaçlarını karşılamak önemlidir. Mesele bunları istemek değil; geçim kaygısının bizi doğru bildiğimizden vazgeçirecek kadar yönetmesidir.


Ardından 29. ayet: “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.” (Tevbe Suresi, 29. ayet)

Bu ayeti okurken önce kelimelerin ağırlığını olduğu gibi kabul etmek gerekir. Ayette yalnızca düşünsel bir tartışmadan, inançları anlatmaktan veya farklı dinlerle rekabet etmekten söz edilmiyor. Kullanılan “savaşın” ifadesi, doğrudan mücadele ve savaşmayı anlatıyor. Dolayısıyla ayeti yalnızca bilimde, ticarette veya düşüncede üstün olma çağrısına indirgemek, metnin açık ifadesini eksik bırakır.

Ancak ayetin işaret ettiği güç ve üstünlük meselesini yalnızca silahlı mücadeleye bakarak değerlendirmek de toplumsal gücün diğer boyutlarını görmezden gelmek olur. Bir toplumun ayakta kalabilmesi; bilgiye, bilime, eğitime, üretime, teknolojiye, ticarete, savunma kapasitesine ve ekonomik bağımsızlığa da bağlıdır. Bunlar ayette “savaşın” kelimesinin doğrudan sözlük anlamı değildir; fakat bir toplumun gücünü, bağımsızlığını ve kendi kararlarını verebilme kapasitesini düşünürken göz ardı edilemeyecek alanlardır. Bir toplumun güçlü olması, yalnızca silahlarının gücüyle değil, insan yetiştirme, üretme, adalet kurma ve sahip olduğu imkânları koruma kabiliyetiyle de ilgilidir. Bu ayet üzerinde ayrıca durulması gerekmektedir.


Sonra Rabbimiz, dinî inançlarda ortaya çıkan yanlış kabullere dikkat çekiyor:

“Yahudiler, ‘Üzeyr, Allah’ın oğludur’ dediler. Hıristiyanlar ise, ‘İsa Mesih, Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar!”  (Tevbe, 30)


Burada ayet, belirli inanç iddialarını eleştiriyor. Bize düşen, bu ifadeyi bir topluluğa karşı önyargı üretmek için değil, dinî inançların nasıl şekillendiğini ve hakikatin nasıl değiştirilebildiğini düşünmek için de okumaktır. Çünkü insan bazen hakikati olduğu gibi kabul etmek yerine, onu kendi ihtiyaçlarına göre şekillendirmek ister.


31. ayet ise çok daha derin bir soruyu önümüze getiriyor:

“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa bunlar da ancak bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.”  (Tevbe, 31)


Bir insanın bir din âlimine saygı duyması, bir hocadan öğrenmesi veya bir rehberin bilgisinden faydalanması elbette tek başına sorun değildir.


Asıl soru şudur: Bir insanın sözü, Allah’ın ölçüsünün önüne geçebilir mi?


Bir kişi söylediği için bir yanlışı doğru kabul ediyor muyuz? Bir topluluğa bağlı olduğumuz için sorgulamaktan vazgeçiyor muyuz? İnandığımız birinin hatasını görmek istemediğimiz için hakikati görmezden geliyor muyuz?


İnsan bazen bir başkasını doğrudan ilah edinmez; fakat onun sözünü sorgulanamaz hâle getirir. Onun yanlışını bile savunur, onun çıkarını hakikatin önüne koyar.


İşte bu ayetleri okurken kendimize de bakmamız gerekiyor.


Biz Allah’ın rızasını mı arıyoruz, yoksa bağlı olduğumuz insanların onayını mı?


Ardından 32. ayet geliyor: “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler hoşlanmasalar da Allah, nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz.” (Tevbe, 32)


Hakikati sözlerle bastırmaya çalışanlar olabilir. İnsanlar kendi çıkarlarına uymayan bir gerçeğin duyulmasını istemeyebilir. Fakat hakikatin üzerini örtmeye çalışmak, onu ortadan kaldırmak anlamına gelmez.


Bu ayet bize kendi sorumluluğumuzu da hatırlatıyor: Hakikati savunduğumuzu söylerken biz de onu kendi çıkarımıza göre eğip büküyor muyuz?


33. ayette Allah’ın peygamberini hidayet ve hak dinle gönderdiği, dinini diğer dinlere üstün kılacağı bildiriliyor. Bu ifadeyi de bağlamı içinde anlamak gerekir. Ayet, Allah’ın dinine ilişkin vaadini ortaya koyar; bizim görevimiz ise bu iddiayı başkalarına karşı kibirlenmenin bahanesine dönüştürmek değil, kendi hayatımızda hakikatin gereğini yerine getirmektir.


Ve şimdi 34. ayete geliyoruz. Bence bu bölümün en güçlü muhasebe noktalarından biri burada:


“Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.” (Tevbe, 34)


Ayetin ilk kısmı, dinî otoriteyi kötüye kullanarak insanların malını haksız biçimde elde edenleri anlatıyor. Burada eleştirilen yalnızca mal sahibi olmak değil; dini kullanarak haksız kazanç elde etmek ve insanları Allah’ın yolundan uzaklaştırmaktır.


Bu uyarı, günümüzde de üzerinde düşünülmesi gereken bir meseledir.


Din adına konuşan bir insan, insanların güvenini kendi çıkarı için kullanabilir mi? Bağış adı altında toplanan malın hesabını vermemek, dinî duyguları istismar etmek, insanların yardım etme isteğini kişisel kazanca dönüştürmek ne anlama gelir?


Ayetin devamı ise yalnızca dinî otorite sahiplerini değil, hepimizi ilgilendiren başka bir sorumluluğa işaret ediyor: Malı biriktirip Allah yolunda harcamamak.


Burada da kendimize dönelim.


Sahip olduklarımızın ne kadarını ihtiyaçlarımız için, ne kadarını geleceğimizin güvencesi için, ne kadarını başkalarının ihtiyacını gözetmek için kullanıyoruz?


Biriktirmek başlı başına kötü müdür? Hayır. İnsan ailesinin geleceğini düşünür, ihtiyaçları için para ayırır. Fakat mal biriktirme arzusu bizi sorumluluklarımızı unutacak noktaya getirirse, işte o zaman durup düşünmemiz gerekir.


Mal bizim elimizde mi, yoksa biz malın esiri mi olduk?


35. ayette ise şu sarsıcı tasvir geliyor:


“O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve ‘İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!’ denilecek.” (Tevbe, 35)


Dünyada insana güven veren altın ve gümüşün, ahirette bir azap tasvirinin parçası hâline gelmesi çok düşündürücüdür.


İnsan malını kendisini koruyacak bir güvence olarak görebilir. Fakat o malı elde ederken haksızlığa başvurmuş, hakkı sahibine vermemiş, ihtiyaç sahibini görmezden gelmişse, biriktirdiği şey artık yalnızca bir servet değildir; aynı zamanda hesabını vereceği bir sorumluluktur.


Belki de burada kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Bugün biriktirdiklerimiz, yarın karşımıza nasıl çıkacak?


Bu ayetler bizi başkalarının servetini veya niyetini yargılamaya çağırmadan önce, kendi ilişkilerimizi sorgulamaya çağırıyor: Dinle, otoriteyle, parayla ve Allah’ın bize emanet ettiği imkânlarla nasıl bir ilişki kuruyoruz?


Çünkü insan bazen hakikati savunduğunu düşünürken otoriteye teslim olabilir; Allah’a hizmet ettiğini düşünürken kendi çıkarını büyütebilir; geleceğini güvenceye aldığını düşünürken malın esiri hâline gelebilir.


Asıl mesele, neye sahip olduğumuzdan önce, sahip olduklarımızın bizi neye dönüştürdüğüdür.


Ya Rabbim,


Bizi dinî değerleri kendi çıkarları için kullananlardan ve insanların güvenini istismar edenlerden eyleme. Bir kişiye duyduğumuz sevginin, bir topluluğa bağlılığımızın veya maddi kaygılarımızın hakikati görmemize engel olmasına izin verme. Bize malı amaç değil, hayra vesile olarak görebilen bir kalp nasip eyle.

Kazancımızı helalinden elde etmeyi, hakkı sahibine vermeyi ve ihtiyaç sahiplerini unutmamayı nasip eyle. Bizi biriktirdikleriyle övünenlerden değil, sahip olduklarını Senin rızana uygun kullananlardan eyle.

Kalbimizi de kazancımızı da niyetimizi de arındır. Bize, dünya nimetleri elimizdeyken onların esiri olmadan yaşayabilmeyi nasip eyle.


Âmin.


Allah’a emanet olun.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Dinin Gölgesinde Güç Otorite Ve Mal

mesut-tutunculer mesut-tutunculer