Miras Kaldı Kardeşlik Kalmadı
Köy odasındaki sehpanın üstüne sararmış, kenarları çay lekesiyle mühürlenmiş 1974 tarihli kadastro krokisi serilmişti. Dört kardeş ve onların gölgesinde pusuya yatmış enişteler, haritanın başına dizilmişti. Ortadaki ganimet: Merhum Niyazi Efendi’den kalan, içinde iki kurumuş ceviz ağacı ve üç tekerlekli hurda bir el arabası barındıran 1.200 metrekarelik taşlı tarla.
Rahmetlinin daha kırkı yeni çıkmışken masaya serilen veraset ilamı, kardeşliğin değil, açık artırmaya çıkmış bir arsızlığın tutanağı gibi duruyordu. Dört kardeş, aralarındaki kan bağını çoktan inkâr etmiş, miras paylaştıkça geçmişi de sıfırlamanın derdine düşmüştü.
Salih (Büyük Ağabey): Uzatmayın işte. Babam son iki senesinde iyice çocuklaşmıştı, altını bile ben temizlettim köydeki bakıcıya. Parasını da ben verdim. Yani o tarlanın yola bakan düzlüğü kanunen de ahlaken de benimdir. Adamın aklı başındayken en çok beni severdi, siz bayramdan bayrama arardınız.
Cevdet (Ortanca Kardeş): Bak sen şu vefalı evlada! Bakıcı tutmuşmuş… Parasını nereden verdin Salih Abi? Babamın ziraat maaş kartı kimdeydi iki sene boyunca? Maaşını sen çektin, adama marketten ucuz bisküviyle çay gönderdin. Şimdi bana burada evlatlık faturası çıkarma! Babam son nefesinde elimi sıktı benim, "Cevdet, tarlayı bu açgözlülere bırakma" dedi. Şahidim yok ama vebaldir, yola cepheli kısım benim hakkım.
Meliha (Abla): Yalanın batsın Cevdet! Adam entübeydi be, ne zaman sıktı elini? Ciğerleri iflas etmişti, senin adını bile anmadı! Asıl nankör sizsiniz. Babam on beş sene önce bana "Sana bir bilezik bile takamadım kızım, bu tarla senin çeyizindir" demişti. Ben olmasaydım o adam kahrından çoktan giderdi. Anamın ölümünden sonra haftada bir donunu gömleğini kim yıkadı? Hepsini tek tek not ettim. Masrafları düşerim, kalan parayı da vermem size.
Kenan (Enişte): Meliha haklı. Biz kayınpederin mezar tahtasını bile kendi arabamızın bagajında getirdik, benzini cepten yaktık. O masrafı tarlanın dönümünden kırpacağız.
Ferhat (En Küçük Kardeş): Ağlamayı kesin be! Hepiniz adamın sırtından geçindiniz. Ben üniversiteye giderken bana bir kuruş harçlık göndermedi o rahmetli dediğiniz adam. "Okuyup da ne olacaksın" dedi bana. Benim gençliğimi çaldı o ihtiyar! Şimdi bana hakkımı vereceksiniz. Ben tarla marla uğraşmam, çekerim dozeri, o dededen kalma cevizleri de kökünden sökerim. Odununu satsam kışlık yakıtım çıkar. Bana nakit paramı verin, kime satıyorsanız satın.
Salih: Ulan o cevizleri rahmetli dedem elleriyle dikti be nankör!
Ferhat: Bana ne dedemden? Dedem bana miras mı bıraktı? İki kuru kütük için edebiyat yapma abi. Sen o gün hastanede doktor "Durumu kritik" deyince yoğun bakımın kapısından çıkıp noter arayan adamsın, bana ahlak dersi mi veriyorsun?
Cevdet: Doğru söylüyor! Salih Abi vekâletnameyi zorla imzalatacaktı adama, hemşire kovdu bunu odadan. Ben gördüm!
Salih: Sen gördün de ne yaptın Cevdet? Sen de cebindeki altın yüzüğünü parmağından çıkarmaya çalışıyordun morarmış diye! "Hastanede kaybolmasın" bahanesiyle cebe atacaktın!
Meliha: Allah hepinizin cezasını versin! Hiçbiriniz bir tas çorba vermediniz adama! Babam öldüğü gün ben onun yastığının altına baktım, üç kuruş kefen parası vardı, kim aldı onu? Kim çaldı babamın kefen parasını?
(Dördü birden birbirinin üstüne yürür. Masadaki bardaklar devrilir, çay lekesi veraset ilamının üzerine dökülür; isimler, hisseler, tarihler o sıcak kahverengi sıvının altında birbirine karışır.)
Ferhat: Sen aldın o parayı abla, Kenan’ın sigara borcunu kapattın!
Kenan: Bana bak çocuk, boyundan büyük laflar etme, kırarım o bacaklarını!
Cevdet: Kır da görelim enişte! Bu tarlaya biriniz adım atın da savcılığa nasıl veriyorum hepinizi! O taşlıkta bir karış toprağı olanın kanı aksın!
Bağırışlar, küfürler ve yıllardır biriktirilmiş sahte hürmetlerin arkasından dökülen zehirli itiraflar tavanı döverken, içerideki cehenneme inat kapının eşiğinde mutlak bir sessizlik hüküm sürüyordu. Orada, Niyazi Efendi’nin çamurlu, topuğu basılmış eski kara lastikleri yan yana duruyordu. Sırtında çuvallarla tırmandığı yokuşların, o taşlı tarlada nasır tutmuş parmaklarının izi henüz üzerindeydi.
Odanın ortasında devrilen bardakların çayı, rahmetlinin adını taşıyan kâğıt parçasını eritip yok ederken; içeride kopan kıyamet, sadece bir avuç kuru toprağın değil, vicdanın ve haysiyetin de iflas ettiğini belgeliyordu.
Oysa bir anneye, bir babaya bakmak; onların yaşlılığında gölgesi, dermansızlığında yanında olmak, günü geldiğinde masaya sürülecek bir borç senedi yahut miras pazarlığında öne sürülecek bir hisse payı değildir. İnsan, kendi acizliğinde ve bebekliğinde hiçbir karşılık beklemeden altını temizleyen, boğazından kesip kendisine yediren, ayağına taş değmesin diye ömrünü tüketen anne babasına sunduğu hizmetin faturasını kesmeye kalktığı an evlatlıktan istifa etmiş demektir.
Yaşlılık, insanın en savunmasız, tıpkı bir çocuk gibi en merhamete muhtaç olduğu ikinci çocukluğudur; bir tas çorbayı, yıkanan bir gömleği, hastane kapısında beklenen iki saati defterlere not edip günü geldiğinde "Ben baktım, hakkımı verin" diye kardeşlerin önüne sürmek, vefa değil, tüccarlıktır.
Anne babaya ihtimam göstermek bir lütuf veya kahramanlık değil; insanın kendi varlığına, geçmişine ve insanlığına olan en temel namus borcudur. Onların nefesi başımızdayken bunu bir yük sayan, ölümlerinin kırkı bile çıkmadan geride bıraktıkları üç kuruşluk dünya malı için birbirinin boğazına sarılanlar, aslında paylaştıkları toprağı değil, kendi haysiyetlerini açık artırmaya çıkardıklarını fark etmezler.
Niyazi Efendi sağ olup da şu masanın etrafında dönen rezilliği, evlatlarının gözündeki o açgözlü parıltıyı görseydi; hastane odasında değil, tam da bu odada kahrından bir kez daha ölürdü. Çünkü hiçbir miras, bir babanın rızasını ve çiğnenen evlatlık onurunu satın almaya yetmez.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 4
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu