Günaydın Güneş İşte Yaz Geldi
Az önce, sıcak bir somun ekmeğine sarılmış olan gazete sayfasından yapılmış bu kayık, durgun akan bu kocaman nehire bırakıldığında, üzerindeki akıl dolu yazılara güvenerek, kendi rotasını kendisinin çizeceğini sanıyorken yanıldığını çok çabuk anladı. Nehrin durgunluğuydu onu yanıltan.
Daha yola çıkar çıkmaz uzaktan görünmeyen küçük dalgalar, zaten bir kuşun kanadı kadar hafif bu kağıttan kayığı hafiften sallamaya başladı. Nehrin akış hızıyla birlikte yol alıyordu.
Bir ara, hafif bir rüzgar kağıttan kayığı önüne katarak nehrin uzak kıyısına kadar götürdü. Orda suya kadar uzanmış bir otun yapraklarına takıldı. Kalacak sandı orada. Küçük bir dalga kıpırtısı uzaklaştırıp götürdü onu oradan. Şimdi yeniden nehrin akışına terkedilmişti. Ortalarda bir yerdeyken, bu kez diğer kıyıya doğru gideceğini düşünürken yeniden, daha önceki kıyıya doğru sürüklenmeye başladı.
Yukarıda masmavi bir gökyüzü kağıttan kayığa gülümserken, o içinden; keşke kağıttan bir uçak olsaydım, hayır hayır! Bir uçurtma olsaydım, hele bir de kopardım mı ipimi uçar giderdim özgürce masmavi gökyüzüne doğru, dedi. Bunları geçiriken içinden artık rüzgarın ve nehirdeki dalgaların tutsağı olduğunu biliyordu.
Bir başka yönden esen hafif bir rüzgar bu kez onu karşı kıyıya doğru sürükledi. O kadar yaklaşmıştı ki kıyıya, yarısı toprağın üzerinde diğer yarısı suyun üzerinde kalmıştı.
Aceleyle oradan buraya koşuşturan kocaman bir karınca, kağıttan kayığın içerisinde kalmış ekmek kırıntılarının kokusunu almış gibi, yaklaşıp üzerine tırmanmaya çalıştı. Onun bu hevesini gerilerden gelen küçük bir dalga, kağıttan kayığı yeniden nehrin akışına teslim ederken kursağında bıraktı.
Suda kaldıkça ıslanıyor, ıslandıkça ağırlaşıyor ve üzerindeki akıl dolu yazılar silinip erimeye başlıyordu. Sonra su almaya başladı. Artık içinde küçük bir su birikintisi vardı. Ekmek kırıntıları bu su birkintisinin üzerinde çalkalanıp duruyordu.
Biraz olsun ağırlaştığı için hafif esen rüzgar onu artık hoyratça savuramıyor, götüremiyordu ama, nehrin akışı devam ediyordu.
Nehrin ortalarında bir yerlerdeyken, parlak siyah renkli ince bir su yılanı kıvrık hareketlerle hızla yol alırken suyun üzerinde, arkasında durmadan genişleyen dalgalar bırakıyordu. Çok yakınından geçerken kağıttan kayığın, adeta sıyırıp geçerken onu, son anda bir kuyruk darbesiyle sol yanını eğip buruşturdu. Uzaklaşırken sanki sinsice tıslıyordu. Arkasından gelen dalgalar şöyle bir sarsınca kağıttan kayığı, zaten iyice buruşmuş sol yanını sulara gömdü. Yan yatmıştı.
Zamana göre saatlerce, kendisine göre yıllarca bu ezilmiş haliyle yol aldı nehrin üzerinde. Artık kendisini nehrin ve dalgaların seyrine bıraktı.
Üzerinde uçuşan iki küçük kuşu gördü. Uçabilmeyi düşlerken yeniden, küçük kuşlar aynı anda sorti yaparak kağıttan kayığın üzerine yöneldiler. Kaldırmak istediler. Pek küçük ya da işlerinde acemi olduklarından başaramadılar bunu. Daha büyük bir kuş geldi yanlarına. Belki küçüklerin anneleriydi. Ustaca bir dalışla gagasıyla tutup kağıttan kayığı havaya kaldırdı ve nehrin üzerinden uzaklaşmadan uçtu uzunca bir süre. İçindeki sular dökülmüş, havadaki rüzgarın da etkisiyle kısa sürede kurumuş güçlenmişti. Büyük kuşun bilerek yaptığı bir şeydi bu sanki. Sonra onu yeniden usulca nehir suyunun üzerine bıraktı. Eskisi gibi yüzebiliyordu artık.
Ama ıslanması, su alması, akıl dolu yazılarının silinmeye başlaması, siyah parlak su yılanının kuyruk darbesiyle sol yanından aldığı darbenin acısı ve korkusu hala yüreğindeydi. Kuşun gagasındayken duyduğu heyecan da...
Korku ve heyecanın yaşattıkları yormuştu hafif bedenini. Yorgunluğu ile birlikte kendisini yeniden nehrin akışına ve rüzgarın esintisine bıraktı.
Nerede bırakırsa nehir ve rüzgar onu, nerede güneş doğarsa ve üşümüş her yanını ısıtırsa oraya gitmeyi düşleyerek yol alıyordu.
Denize mi yaklaşıyordu, yoksa akşamın rüzgarı mıydı hızlanan, dalgalar da büyüyüp çoğalmaya başlarken; boş ver, dedi içinden. Boran da olsa, kasırgalar da kopsa, içimde yaşanan fırtınalardan daha mı şiddetli olacaklar sanki. O zaman bırakıyorum kendimi dalgalara, rüzgara ve nehrin akışına. Denizse deniz, güneşse güneş!
Kağıttan kayığın, yaz mevsimi başlangıcında çıkmış bir gazeteden yapıldığı, sağlam olan sağ yanındaki resimden ve yazıdan anlaşılıyordu.
Doğmakta olan kıpkızıl kocaman bir güneş resmi ve altında da: Günaydın Güneş! İşte yaz geldi! diye yazıyordu.
Daha yola çıkar çıkmaz uzaktan görünmeyen küçük dalgalar, zaten bir kuşun kanadı kadar hafif bu kağıttan kayığı hafiften sallamaya başladı. Nehrin akış hızıyla birlikte yol alıyordu.
Bir ara, hafif bir rüzgar kağıttan kayığı önüne katarak nehrin uzak kıyısına kadar götürdü. Orda suya kadar uzanmış bir otun yapraklarına takıldı. Kalacak sandı orada. Küçük bir dalga kıpırtısı uzaklaştırıp götürdü onu oradan. Şimdi yeniden nehrin akışına terkedilmişti. Ortalarda bir yerdeyken, bu kez diğer kıyıya doğru gideceğini düşünürken yeniden, daha önceki kıyıya doğru sürüklenmeye başladı.
Yukarıda masmavi bir gökyüzü kağıttan kayığa gülümserken, o içinden; keşke kağıttan bir uçak olsaydım, hayır hayır! Bir uçurtma olsaydım, hele bir de kopardım mı ipimi uçar giderdim özgürce masmavi gökyüzüne doğru, dedi. Bunları geçiriken içinden artık rüzgarın ve nehirdeki dalgaların tutsağı olduğunu biliyordu.
Bir başka yönden esen hafif bir rüzgar bu kez onu karşı kıyıya doğru sürükledi. O kadar yaklaşmıştı ki kıyıya, yarısı toprağın üzerinde diğer yarısı suyun üzerinde kalmıştı.
Aceleyle oradan buraya koşuşturan kocaman bir karınca, kağıttan kayığın içerisinde kalmış ekmek kırıntılarının kokusunu almış gibi, yaklaşıp üzerine tırmanmaya çalıştı. Onun bu hevesini gerilerden gelen küçük bir dalga, kağıttan kayığı yeniden nehrin akışına teslim ederken kursağında bıraktı.
Suda kaldıkça ıslanıyor, ıslandıkça ağırlaşıyor ve üzerindeki akıl dolu yazılar silinip erimeye başlıyordu. Sonra su almaya başladı. Artık içinde küçük bir su birikintisi vardı. Ekmek kırıntıları bu su birkintisinin üzerinde çalkalanıp duruyordu.
Biraz olsun ağırlaştığı için hafif esen rüzgar onu artık hoyratça savuramıyor, götüremiyordu ama, nehrin akışı devam ediyordu.
Nehrin ortalarında bir yerlerdeyken, parlak siyah renkli ince bir su yılanı kıvrık hareketlerle hızla yol alırken suyun üzerinde, arkasında durmadan genişleyen dalgalar bırakıyordu. Çok yakınından geçerken kağıttan kayığın, adeta sıyırıp geçerken onu, son anda bir kuyruk darbesiyle sol yanını eğip buruşturdu. Uzaklaşırken sanki sinsice tıslıyordu. Arkasından gelen dalgalar şöyle bir sarsınca kağıttan kayığı, zaten iyice buruşmuş sol yanını sulara gömdü. Yan yatmıştı.
Zamana göre saatlerce, kendisine göre yıllarca bu ezilmiş haliyle yol aldı nehrin üzerinde. Artık kendisini nehrin ve dalgaların seyrine bıraktı.
Üzerinde uçuşan iki küçük kuşu gördü. Uçabilmeyi düşlerken yeniden, küçük kuşlar aynı anda sorti yaparak kağıttan kayığın üzerine yöneldiler. Kaldırmak istediler. Pek küçük ya da işlerinde acemi olduklarından başaramadılar bunu. Daha büyük bir kuş geldi yanlarına. Belki küçüklerin anneleriydi. Ustaca bir dalışla gagasıyla tutup kağıttan kayığı havaya kaldırdı ve nehrin üzerinden uzaklaşmadan uçtu uzunca bir süre. İçindeki sular dökülmüş, havadaki rüzgarın da etkisiyle kısa sürede kurumuş güçlenmişti. Büyük kuşun bilerek yaptığı bir şeydi bu sanki. Sonra onu yeniden usulca nehir suyunun üzerine bıraktı. Eskisi gibi yüzebiliyordu artık.
Ama ıslanması, su alması, akıl dolu yazılarının silinmeye başlaması, siyah parlak su yılanının kuyruk darbesiyle sol yanından aldığı darbenin acısı ve korkusu hala yüreğindeydi. Kuşun gagasındayken duyduğu heyecan da...
Korku ve heyecanın yaşattıkları yormuştu hafif bedenini. Yorgunluğu ile birlikte kendisini yeniden nehrin akışına ve rüzgarın esintisine bıraktı.
Nerede bırakırsa nehir ve rüzgar onu, nerede güneş doğarsa ve üşümüş her yanını ısıtırsa oraya gitmeyi düşleyerek yol alıyordu.
Denize mi yaklaşıyordu, yoksa akşamın rüzgarı mıydı hızlanan, dalgalar da büyüyüp çoğalmaya başlarken; boş ver, dedi içinden. Boran da olsa, kasırgalar da kopsa, içimde yaşanan fırtınalardan daha mı şiddetli olacaklar sanki. O zaman bırakıyorum kendimi dalgalara, rüzgara ve nehrin akışına. Denizse deniz, güneşse güneş!
Kağıttan kayığın, yaz mevsimi başlangıcında çıkmış bir gazeteden yapıldığı, sağlam olan sağ yanındaki resimden ve yazıdan anlaşılıyordu.
Doğmakta olan kıpkızıl kocaman bir güneş resmi ve altında da: Günaydın Güneş! İşte yaz geldi! diye yazıyordu.
Günaydın Güneş İşte Yaz Geldi başlıklı yazı HüseyinAkdemir tarafından
07.08.2010 tarihinde sitemize eklenmiştir.
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.
İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yükleniyor...
Yorum yazmak için giriş yapın.