Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Gençliğin Kıymetini Bil Ve Yaşlıları Kırma

GENÇLİĞİN KIYMETİNİ BİL VE YAŞLILARI KIRMA

 

"Gençliğinizin kıymetini biliniz yavrum," dedi yaşlı kadın gözleri sulanarak; gençliği ile ilgili bir anısını anlatmaya başladı, daha ona bir cevap vermemi beklemeden:

"Henüz on beş yaşımdaydım, erken evlenmiştim, hayattan haberi olmayan, kafasında bin bir türlü hayaller kuran çocuk denecek yaşta bir kadındım. Bir gün evde otururken kayınvalideme kaç yaşında olduğunu sordum, içimden de neden hala ölmediğini, yeterince yaşadığını geçiriyordum, merak ettiğim aslında onun yaşı değildi, sadece ona çok yaşadığını anımsatmak istemiştim; hiç olmasa aklına kurt düşürmekti niyetim."

"Yetmiş beş," dedi çok sakindi.

"Ne? Bu kadar çok mu yaşadınız?" dedim, gerçekten de bana çok gelmişti, hiç bitmeyecek bir ömür gibi algılamıştım. "Bir insan yetmiş beşine nasıl gelir?" diye geçirdim içimden. Ama kayınvalidem benim toyluğumu anlamış olacak ki, kızmadan cevap verdi.
"Bu yaş sana çok mu geldi kızım? Ulaşılmaz mı sanıyorsun? İnan gün gelecek sen bu yaşlarda olacaksın, ben görmeyeceğim, fakat sen de bu yaşa nasıl çabuk ulaştığını anlamayacaksın bile"

"O konuşuyordu fakat dinlemiyordum bile, sadece bu kadar yaşamanın çok olduğunu düşünüyordum. Aklım almıyordu. Kayınvalideme bir yetmiş beş yıl daha verseydi Allah, yok demezdi, ama bana çok gelmişti. O yıllarda çok fazla dikkatli değildim. Dedim ya toydum, çocuk denecek yaşta, on beşinde evlendirilmiştim; çocuk olduğum için birçok hareketimi de ayarlayamıyordum, dolayısıyla benim hareketlerimi düzeltmek isteyen kayınvalidemin bana müdahale ettiğini, yaşamımı biçimlendirmeye çalıştığını varsayarak, kimi zaman saygısızca denmese bile lakayt sözler ve davranışlar gösteriyordum. Onun hoşlanmadığı şeyleri bilerek karşısında yaparak, onu üzmek, sinirlendirmek isterdim. O her seferinde "yavrum…," diyerek beni uyarmaya çalışırdı.

"Bir gün gelecek ben olmayacağım, sen bu yaptıklarına pişman olacaksın ve "haklıymışsın derken içinden," beni arayacaksın ama o zaman ben olmayacağım, neden vaktinde doğru hareket etmiyorsun?" derdi de hiç oralı bile olmazdım.

Gün geçtikçe onu daha çok kırar ve üzerdim. Kocam eve geldiğinde yorgun olurdu günün stresinden dolayı. Babasından, dedesinden kalma dükkânları vardı, kira geliri çok iyiydi, ama kendisi de tüccarlık yapardı, daha çok kazanırdı. Maddi durumumuz iyiydi, bulunduğumuz yörenin zenginleri arasında hatırı sayılır bir aileydik… Aslan Saçar Bey'in torunuydu kocam. Yozgat civarlarından gelmişler ve bulunduğumuz yöreye ilk yerleşen olmuşlar, arazileri çoktu, zaman içinde şehrin büyümesi sonucunda belediye sınırları içerisinde kaldığı için araziler, arsa olarak çok değer kazanmış ve yıllar içinde dükkânlar, hanlar yapılmıştı. Kocamın babasına intikal eden bu miras ondan da kocama geçmişti. Kız çocukları olmadığı için hiç bölünmemiş olan zenginlik çok büyüktü.

Beni de sırf zengin oldukları için vermişlerdi bu aileye. Babam önceleri, "kızım küçüktür, henüz evlenme çağına gelmemiş…," dediyse de annemin, "başımıza devlet kuşu kondu, bu fırsat kaçmaz bey," demesiyle ikna olmuş ve evlenmeme izin vermişti. Çok geçmeden düğün dernek kuruldu ve babamın evinden, kocamın evine gittim… Bana sormadılar ilk zamanlarda, fakat sorsalar da hayır demeyeceğimi düşünüyorum şimdi, çünkü evlenmek fikri hoş gelmişti bana o yaşlarda, hem adam çok zengin ve çok da yakışıklı diye söylenmişti, hiç görmemiştim kocamı önceden. Meğer kayınvalidem oğluna varlıkla olmasa bile asaletli bir aileden kız almak için tanıdıklarına haber vermişmiş, bize komşu olan Mürüvvet hanım vardı, uzaktan akrabaları olurmuş, o tavsiye etmiş beni. "Tuncelili bir aile, çok asaletliler," demiş.

Ertesi gün beyinin de olurunu alarak beni görmeye gelmişler, o günü hatırlıyorum. Mürüvvet teyze anneme gizlice söylemişti, "kız bakmaya geliyorlar," diye. Annem o yüzden benim misafirlik elbiselerimi çıkarmış ve "Kızım bugün bunları giy, bu elbise sana çok yakışıyor," demişti.

Anlamamıştım, o zamanlar böyle uyanık değildik bizler. Şimdinin çocukları her şeyi daha erken yaşta öğreniyor, bir yanıyla iyi, bir yanıyla kötü. İyi, çünkü kendileri hakkında çok şeyi bilebilmeleri mümkün; kötü, çünkü çocukluklarını yaşayamıyorlar…

Neyse Esma hanımla Mürüvvet teyzeler bize geldiklerinde beni çok sevmiş ve annemle açıkça konuşmuştu. "Bizim sülalemiz Yozgat'tan gelmiştir buralara, Allah'ın emri, Peygamber Efendimizin kavliyle kızınıza talibiz, kocanızla konuşun eğer uygun görürse bu işi resmiyete dökelim," dediğini duydum.

O akşam Esma hanımın anlattıklarını babama nakledince annem, babam önce, "olmaz," dedi. "Neden?"diyen anneme dönerek, "Çünkü kızımız daha çok küçük," dedi.

"Ama bey bu fırsat bir daha ele geçmez, hem Mürüvvet hanım da söyledi, gerçekten hem asaletli, hem de çok zengin bir aile, kızımız rahat eder, oğlan da çok yakışıklıymış."
"Ailenin adı neymiş? Bir araştırayım bari…"

"Saçar ailesi, dediydi Esma hanım. Esenköy'de kime sorarsanız söylerler, dediydi."
"Evet, doğru demiş, Saçar ailesi meşhurdur, ben de az çok biliyorum. Dedeleri çok iyiliksever biriydi, kapısına giden yoksulu doyurup giydirmeden bırakmazmış."

"Madem sen de biliyorsun, üstelik iyi olduklarını da söylüyorsun, o zaman ne diye direniyorsun?"

"Tama o zaman gelsinler dedi."

***
İsteme, nişan ve düğün hepsi iki ay içinde oldubitti. Kocam dedikleri gibi çok yakışıklıydı. Ali Saçar; babası erken vefat etmiş olduğu için işler kocama kalmış ve o da dedesi gibi, babası gibi aile geleneklerini sürdürerek kumaş toptancılığı yapıyor, o da fakir fukaraya iyilik etmekten geri kalmıyordu. Evimiz insanlarla dolup taşıyordu.

Gelen gidenin çok olmasına kızıyordum, aslında onlara bir bardak çay ikram etmekten, yemek çıkarmaktan değildi benim huysuzluğum, evde çalışanlar vardı, hiçbir iş bana kalmıyordu. Ben daha çok kocamla baş başa kalamamanın, onunla gezip tozamamanın hırçınlığını yaşıyordum. O zamanlar yeni yeni gelişmekte olan sinema artistlerinin gazete ve dergilerde çıkan öykülerine, ya da ayda bir de olsa gittiğimiz sinemadaki filmin konusuna kaptırırdım kendimi ve onlar gibi yaşamayı arzulardım.

Aşk sahnelerine bayılırdım. "Neden öyle değil kocamla aramızdaki ilişki?" diye düşünürdüm. "Beni çok severdi aslında kocam," düşündüğümde ben de onu severdim, ama onunla filmlerde, fotoromanlarda gördüğüm aşk sahnelerini yaşayamazdım, mesela onlar gibi …, akşam olunca onunla baş başa mum ışığında yemek yiyememekten, hatta hiçbir zaman tatmadığım şarap kadehlerini tokuşturup bir yudum da olsa içememekten muzdarip olurdum. Ben de gece kulüplerine gitmek, ben de dans etmek isterdim… Olmuyordu, gerçi o dönemlerde bu yerler de çok fazla ve yaygın değildi ya… Bin dokuz yüz kırklı yıllardı yaşadığımız yıllar, o yıllarda ülkede filmlerdeki sahnelerin ülkemizde yaşanıp yaşanmadığını dahi bilmiyordum. Ama istiyordum. Bir defasında hislerimi kocama söyleyiverdim, yüzüme bakıp uzunca bir süre güldü ve beni kucaklayarak, "seni ne çok sevdiğimi illa ki filmlerdeki gibi göstermemi mi istiyorsun, ama bunlar bizim örfümüze, inancımıza aykırı," demişti. Yıllar sonra o günü andığımda gerçekten de kocamın beni kucaklayarak söylediği o sözlerdeki samimiyetini ve o anki gözlerinde ki sevgiyi, ileri yaşlarımda, daha olgun biriyken seyrettiğim filmlerde dahi görememiştim. Ama o yıllarda çocukça şeyler olduğunu kestiremiyordum ve her gördüğümü aynen yapmak, yaşamak istiyordum.

İşte en çok o zamanlarda kayınvalidemi kırıyordum. Bana hiç beddua etmedi, ama yine de ona karşı yaptıklarımı bugün aynen yaşıyorum. Hiç çocuğum olmadı, kardeşimin çocuklarının umuduna kaldım, yeğenlerim ve çocukları bana aynen kayınvalideme yaptıklarımı yapıyorlar ve benim artık çok yaşlandığımı ölmem gerektiğini sordukları sorularla hissettiriyorlar hınzırlar. Ve bunu bilerek yaptıklarını da soruyu sorarken gözlerinden hiç de saklamadıkları hınzırca gülüşlerinden belli ediyorlar. Sonra döndü bana ve
"Sen sen ol yavrum, karını da güzellikle ikna et, birbirinizin yaşlılarına saygıda kusur etmeyin, biliniz ki çok zor bir durum, bakın ben yaptım şimdi de bana yapılıyor ve çok zoruma gidiyor… Ne ederim ki zamanı geri getiremiyorum, yoksa kayınvalideme yaptıklarımı yapar mıydım?"

Kayınvalidemin, "Bir gün sen de yaşlanacaksın, o gün bu yaptıklarına pişman olacaksın, o zaman gelecek, sen bunu görüp öğreneceksin, ama pişman olmak için vakit geçmiş olacak ve zamanı geçirdiğin gibi geri döndüremeyeceksin" sözünü andıkça ciğerlerim sızım sızım sızlıyor vallahi."

"Ha ne diyordum. Esenköy önce küçük bir köyken, şehre katılıp mahalle ve ardından da ilçe oldu, çünkü hızla büyüdü, çok geniş bir arazisi olduğu için yeni yerleşim yerleri orada açıldı, kısa sürede gelişti, bizim mülkümüz de çok değerlendi. Beyim yaşlanmıştı, işleri yeğenlerine devretti ve çekildik bir kenara, iki kez hacca gittik çok şükür, o mübarek yerleri de gördük, eşim ölünce malımıza mülkümüze mafya ve benzeri örgütler el koydu, sahte belgelerle her şeyi aldılar. Belediye kamulaştırma adı altında tüm arazi ve dükkânlarımızı yok bahasına aldı. Ben zaten iyice yaşlıydım. Belki de bana imzalattılar evrakı, ne bileyim ben, ama şimdi ölsem kefen alacak dahi param yok oğlum."

Birkaç dakika sustu, gözleri nemlenmişti, çaktırmadan onları siliyor ve burnunu çekiyordu… Onu teselli etmek için araya girip, bir iki güzel söz söylemek istiyordum, fakat ne zaman söze başlayacak olsam, hemen sözümü kesiyor ve "Halan kurban olsun sana, nerde kalmıştım? Ha hatırladım…", diye başlıyordu. Yine öyle yaptı ve

"Sen bu halacığını gençliğinde görecektin yavrum." Ben ona "teyze"e derken o kendisini benim halam gibi addediyor ve benim adıma karar veriyordu. Biraz akli dengesini de yitirdiği özelikle mallarının yağma edilişini anarken sesinin titremesi ve sözlerinin tutarsızlığından belli oluyordu.

"Ah genç olacaktım ki," diyordu, "o başkana dünyayı dar ederdim vallahi, dar. O kim ki benim kocamın iki yüz yıllık aile mirasını elimizden alacak."

Ancak anlatmadığı veya gözden kaçırdığı bir şey daha vardı; kocasının akrabaları, yeğenleri dediği, sanırım malları onlar başkanla birlik olarak el değiştirtmişlerdi…

Hüzünlü, asaletli bir kadındı, yaşlıydı; elinde doksan dokuzluk tespihi ile dolaşır ve beni her gördüğünde hal, hatır sormadan ve bana dua etmeden geçmezdi. Çok harika bir Türkçesi vardı, İstanbul'da yetiştiği daha söze başladığında hemencecik anlaşılıyordu. Zaman zaman beş on dakikalığına sohbet ederiz, daha doğrusu o konuşur, ben dinlerim… Bende onun çok anıları var, halamdı o artık, gerçek halamdan görmediğim sevgiyi bana gösteren halam, "Hala kurban, dinliyor musun?" ya da " Başını ağrıtmadım değil mi halacığım?" demesini o kadar çok seviyordum ki, üstelik çok tatlı bir yaşlıydı, onu kırmaktan da korkuyordum. Sanırım yaşlı teyzeyi öz yeğenleri bile benim kadar tanımıyordur.


(Elazığ, 08.08.2009 / Öğretmenlik Anılarımdan)

Güneri YILDIZ

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 8
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Gençliğin Kıymetini Bil Ve Yaşlıları Kırma

GüneriYILDIZ GüneriYILDIZ