Karadenizin O Sarp Dağlarının Kuytusunda 1
Karadeniz’in O Sarp Dağlarının Kuytusunda -1-
Karadeniz’in o sarp dağlarının kuytusunda, sis her sabah
denizi yutar gibi yutan kasabada, Fatma’nın evi hâlâ aynıydı. Taş duvarlar
nemden kararmış, kapı eşiği yılların ayak izleriyle oyulmuş. Fatma her sabah
erkenden kalkar, sobayı yakar, sonra kapının önüne otururdu. Elinde örgü
iğneleri, ama gözleri hep denize. Hüseyin’in son bakışını arardı orada.
Madendeki göçükten önce son kez “Akşama dönerim Fatma’m” demişti. Dönmemişti. O
günden beri Fatma’nın sesi incelmiş, kelimeleri seyrelmişti. Konuşmak yerine,
yaptığı her işte bir dua gibiydi: ekmek yoğururken “Hüseyin’im yesin” derdi içinden,
yün eğirirken “soğukta üşümesin” diye fısıldardı. Yirmi yıl geçmişti, ama yas
hâlâ taze bir yara gibi kanıyordu.
Elif kasabaya geldiğinde, valizinde İstanbul’un gürültüsü,
kalbinde annesinin son nefesiyle gelmişti. Annesi kanserden gitmişti, Elif
yanında olamamıştı. Hastanede son anda yetişememişti. O eksiklik, her gece
rüyalarında annesinin elini uzatıp “Niye gelmedin kızım?” demesiyle büyümüştü.
Kasabaya atanması tesadüf değildi belki; kaçıyordu kendinden. İlk
karşılaşmaları yağmurlu bir öğleden sonraydı. Elif okuldan dönerken, Fatma’nın
kapısının önünde ıslanmış halde durdu. Fatma içeri buyur etti, tek kelime
etmeden. Çay koydu, sobanın yanına oturttu. Elif titriyordu, ama üşümekten
değil. İçindeki soğuktan.
Gece ilerledikçe Elif anlattı. Annesinin son günlerini, elini
tutamadığını, “Anne” diye haykırdığını ama sesinin yetişmediğini. Gözyaşları
çay bardağına damladı. Fatma sustu uzun uzun. Sonra elini Elif’in dizine koydu,
o nasırlı, sert elleriyle. “Kızım,” dedi, sesi kırık bir dal gibi, “ben de
tutamadım Hüseyin’in elini son anda. Göçük başladı, herkes kaçıştı. Ben maden
girişinde bekledim, saatlerce. Çığlık attım, ‘Hüseyin!’ diye. Cevap gelmedi.
Toprak yuttu sesimi de, adamımı da. O günden beri her sabah denize bakarım.
Çünkü o son bakışını denize bıraktığını sanırım. Maviydi gözleri, deniz gibi.
Ama şimdi gri. Sis bastı her yeri.”
Elif başını kaldırdı, Fatma’nın gözlerine baktı. O gözlerde
kendi acısını gördü. Aynı yara, aynı kanama. Fatma devam etti, sesi daha da
alçalarak: “Bir keresinde rüyamda geldi Hüseyin. Elinde bir demet çiçek, dağ
papatyası. ‘Fatma’m,’ dedi, ‘neden ağlıyorsun hâlâ?’ Ben de dedim ki,
‘Sensizim.’ Güldü. ‘Aptal kadın,’ dedi, ‘ben buradayım işte, her soluduğun
havada, her yaktığın sobada, her yoğurduğun ekmekte.’ Uyandım, ağladım. Ama o
gün ilk kez gülümsedim de. Çünkü hakikaten ordaydı. Kelimelerle değil, hisle.” Elif’in
gözyaşları durmuyordu artık. Fatma sarıldı ona. İki kadın, iki yaralı yürek,
sobanın önünde birbirine yaslandı. Fatma’nın omzu ıslaktı Elif’in
gözyaşlarından, Elif’in omzu Fatma’nın sessiz hıçkırıklarından. Kış geldiğinde
Zuhal, komşusunun kızı, Fatma ile birlikte yaşıyordu hastalandı. Küçük kız,
annesiz büyümüştü; babası balıkçı, aylarca denizde. Ateşi çıktı, sayıklamaya
başladı: “Anne… Anne niye gelmiyorsun? Soğuk burası…” Elif ve Fatma nöbetleşe
beklediler. Bir gece Elif bayıldı yorgunluktan. Uyandığında Fatma’nın
kucağındaydı. Fatma çocuğun alnına ıslak bez koyuyor, bir yandan da ninni
söylüyordu. O ninnide Hüseyin’in sesi vardı sanki.
Sabah Zuhal’ın ateşi düştü. Gözlerini açtığında ilk Fatma’yı
gördü. “Teyze,” dedi zayıf sesiyle, “sen annem misin?” Fatma’nın dudakları
titredi. “Yok, evladım,” dedi, “annen gökyüzünde şimdi. Ama ben buradayım.
Elini bırakmam.” Zuhal Fatma’nın elini sıktı. O an Elif kapıda duruyordu,
gözyaşları sel gibi. Koştu, ikisine de sarıldı. Üçü birden ağladı. Acılarının
ortaklığı, sevgiye dönüşmüştü. Baharda Elif tayin istemedi. Kaldı. Fatma’ya
dedi ki: “Ben buraya annemi aramaya geldim sandım. Ama bulduğum sensin. Seninle
annemi buldum. Çünkü sen, annemin veremediği şeyi verdin: elimi tuttun son
anda.” Fatma gülümsedi, gözleri dolu dolu. “Kızım,” dedi, “insan bazen kaybeder
ki bulsun. Ben Hüseyin’i kaybettim, seni buldum. Sen anneni kaybettin, Zeynep’i
buldun. Belki de kayıplar, bizi birbirimize getirsin diye var.” O yaz kasaba
şenliğinde Zeynep sahnede şiir okudu. Sesinde titreme vardı: “Deniz susar
bazen, dağlar susar Ama en çok susan, kalbi kırık insan. Yine de bir el uzanır
karanlıkta, ‘Buradayım’ der, sesi titrek ama gerçek. Ve o el, bütün acıları
ısıtır.” Elif ve Fatma kenarda, el ele duruyordu. Yağmur başladı, hafif hafif.
İkisi de ıslanmadı. Çünkü birbirlerinin sıcaklığı yetiyordu. Ve o kasaba, sisin
içinde, biraz daha az soğuk, biraz daha çok insan kaldı.
Kör karanlık kuyuya düşerken aydınlığa düşmek… Ne güzel değil
mi? O anın tam ortasında, dipteyken bile ışığın dokunuşu. En çıplak haliyle, en
dokunaklısıyla devam edelim. Karanlık öyle yoğundu ki, gözlerim açık mı kapalı
mı anlamıyordu artık. Elleriyle duvarı yokluyor, parmak uçlarım taşın soğuğunu
emiyordu ama hiçbir şey hissettirmiyordu. Düşüş bitmişti, bedeni kuyunun
dibine çarpmıştı çoktan; ama ruhu hâlâ düşüyordu. Sanki sonsuz bir boşluğa,
sessiz bir çığlığa. Nefesi kesik kesik, göğsünde bir ağırlık. “Burası son” dedi
içinden. “Burada biter her şey.” Sonra ne oldu? Önce bir titreşim. Uzakta, çok uzakta bir ışık
huzmesi. İncecik, iğne deliği kadar. Ama o delikten sızan şey, sıradan bir ışık
değildi. Sıcaklık taşıyordu. Renk taşıyordu. Hayat taşıyordu. Gözleri o
noktaya kilitlendi. Karanlık hâlâ etrafını sarmıştı, duvarlar hâlâ buz gibiydi,
ama o ışık… O ışık onu görüyordu. Onu, dipte kırılmış, unutulmuş, vazgeçilmiş onu.
Yavaş yavaş büyüdü o delik. Gökyüzüydü aslında. Maviydi, griydi, altın
sarısıydı. Bulutlar geçiyordu içinden, rüzgârın sesi geliyordu. Bir kuşun kanat
çırpışı. Bir çocuğun kahkahası uzaktan. Yağmur damlası gibi süzülen bir ses:
“Dayan.” Kim söylüyordu bilmiyorum. Belki rüzgâr, belki bir melek, belki kendi
içimdeki son umut kırıntısı.
Kuyunun dibinde otururken, dizlerini kendine çekmiş, başını
öne eğmişken, o ışık yüzüne vurdu. Önce yanaklarını ısıttı. Sonra gözlerini.
Gözyaşlarım aktı ama bu sefer acıdan değil, şaşkınlıktan. Çünkü o anda anladı: Düşmüştü.
Düşürülmüştü ki, yeniden doğa. Karanlık, onu yutmak için değil, içindeki ışığı
ortaya çıkarmak için vardı belki de. Ellerimi uzattı yukarıya. Parmaklarım
titriyordu. “Gel” dedi sessizce. “Beni çek yukarı.” Cevap gelmedi kelimelerle.
Ama geldi. Bir el uzandı o delikten. Nasırlı, sıcak, tanıdık. Annesinin eli
miydi? Sevgilisinin mi? Bir yabancının mı? Bilmiyordu. Ama o el, onu tuttu.
Çekti. Yavaş yavaş, acıtmadan, ama kararlılıkla. Bedeni duvarlara sürtündü,
tırnakları kırıldı, dizleri kanadı. Ama umursamadı. Çünkü yukarıda, o aydınlıkta,
bir hayat bekliyordu. Kırık da olsa, yaralı da olsa, onun hayatı. Çıktığında
yere yığıldı. Gökyüzü başımın üstündeydi, kocaman, sonsuz. Rüzgâr yüzünü
okşadı. Güneş gözlerini kamaştırdı. İlk nefesi öyle derin oldu ki, ciğerleri doldu. Ağladı. Hıçkıra hıçkıra. Ama bu ağlayış, kuyudaki
çaresizliğin ağlayışı değildi. Bu, yeniden doğmuş birinin, hayata teşekkür
edişiydi. Ne güzeldi, değil mi? Kör karanlık kuyuya düşerken, tam dipteyken, o
anda aydınlığa düşmek. Düşmek değil aslında, yükselmek. Kırılmak değil,
bütünleşmek. Kaybetmek değil, bulmak. Ve o el hâlâ elimde. Bazen rüyasında
geliyor. Bazen uyanıkken, birinin gülümsemesinde, bir kuşun ötüşünde, sobanın
çıtırtısında. “Dayan” diyor yine. “Ben buradayım.” Siz tutun o uzanan eli. Karanlık
ne kadar derin olursa olsun, ışık her zaman orda. İncecik bir delik bile yeter.
Çünkü en güzel düşüş, aydınlığa düşüştür. Devamını isterseniz eğer, o ışığın
nerden geldiğini, o elin kime ait olduğunu da yazarız birlikte. Sobanın
başında, çaylar elimizde, kelimeler yüreğimizde.
Mehmet Aluç
- Yorumlar 3
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.