Rahman’ın Adıyla Aşk’a Başlamak
Rahman’ın Adıyla Aşk’a Başlamak
Eğer biri çıkıp “Bu denemeyi neden
yazdın?” diye sorarsa, vereceğim cevap çok kısa ve çok samimi olur: Aşkın
hasret ilinde ikamet ettiğimden dolayıdır. Çünkü ben şu anda aşkı yaşıyorum.
Onu derinden, yakıcı bir şekilde özlüyorum. Kalbimde büyük bir boşluk var ve o
boşluk, her geçen gün biraz daha derinleşiyor. Bu boşluk, insanı hem zayıf
düşürüyor hem de tuhaf bir şekilde güçlü kılıyor. Hasret, bazen en keskin kalem
olur. İnsanı yazmaya, düşünmeye, sorgulamaya iter. İşte bu deneme de o hasretin
ürünüdür. Aşkı yaşayanlar onu coşkuyla anlatır.
Rahman’ın adıyla Aşk’a başlamak, insanın içindeki dağınıklığı
toparlayan bir yön bulma çabasıdır. Çünkü merhametin kaynağını anmadan kurulan
her cümle, eksik bir yankı gibi kalır. Belki de bu yüzden, içimizde kaybolan o
derin bağı yeniden hatırlamak için önce O’nun ismini anmak gerekir.
İnsanın iç dünyasında bir zamanlar sessizce yanan o derin
ateşin küle döndüğünü fark etmek zor değil. Kalabalıkların ortasında
yalnızlaşan, konuşurken bile birbirine değmeyen ruhların çağındayız. Sözcükler
çoğaldı, fakat anlamlar inceldi; cümleler uzadı, fakat yürekler kısaldı. İnsan,
kendi içindeki boşluğu başkalarının varlığıyla doldurmaya çalışırken, aslında
en büyük uzaklığı yine kendine kuruyor.
Oysa bir zamanlar duygular, insanı dönüştüren bir kudrete
sahipti. Bir bakış, bir bekleyiş, bir sadakat; bunlar yalnızca yaşanan değil,
insanı insan yapan değerlerdi. Şimdi ise çoğu bağ, ilk rüzgârda dağılan bir sis
gibi. İnsanlar birbirine yaklaşırken bile hesap yapıyor; kalpler, tartıya
çıkarılmış gibi ölçülüp biçiliyor. İçtenliğin yerini ihtiyat, bağlılığın yerini
geçicilik almış durumda.
Bugün en büyük yanılgı, insanın içinde sınırsız bir alan
olduğu düşüncesi. Oysa insanın özü, dağınıklığı kaldırmaz. İçinde birden fazla
merkeze yer açtığını zanneden kişi, aslında hiçbirine tam olarak ait olamaz.
Çünkü yönünü kaybeden bir pusula gibi, her tarafa döner ama hiçbir yere
varamaz. Sadakat yalnızca birine değil; bir değere, bir inanca, bir hakikate
yönelme cesaretidir. Bu cesaret kaybolduğunda, geriye sadece parçalanmış bir iç
dünya kalır.
İnsanın kendine karşı en büyük sorumluluğu, kalbini
korumaktır. Her duyguyu içeri almak, her isteğe kapı aralamak bir zenginlik
değil, aksine bir yorgunluktur. Çünkü insan, taşıyabileceğinden fazlasını
yüklenmeye başladığında, en değerli olanı da düşürür yolda. Bu yüzden seçmek
gerekir. Ne uğruna yaşayacağını, neyi büyüteceğini, neyi dışarıda bırakacağını
bilmek gerekir.
Gerçek bağlılık, insanı daraltmaz; aksine derinleştirir. Bir
şeye gerçekten yönelen kişi, o yönelişin içinde çoğalır. Dağınıklık ise sadece
yüzeysellik üretir. Bugünün en büyük eksikliği belki de budur: derinleşememek.
Her şeyin birazına sahip olup, hiçbir şeyin gerçekten sahibi olamamak.
Belki de yeniden başlamanın yolu, sadeleşmekten geçiyor.
İçimizdeki gürültüyü azaltmak, kalbimizi kalabalıklardan çekip almak… Ve sonra,
gerçekten değer verdiğimiz ne varsa, ona bütünüyle yönelmek. Çünkü insan, ancak
bütün olduğunda anlamlıdır. Parçalanmış bir iç dünya ne kendine huzur verir ne
de başkasına.
Aşk, yalnızca birine yönelen geçici bir coşku değildir. O,
insanın kendini aşma cesaretidir. Kendinden çıkıp daha büyük bir hakikate doğru
yürüyebilme iradesidir. Bu yüzden aşk, insanı ya yüceltir ya da tüketir; ortası
yoktur. Onu basit arzuların seviyesine indirdiğimizde, aslında kendimizi
küçültmüş oluruz.
Bugün çoğu insan, hissettiğini sandığı şeyle yetiniyor. Oysa
his ile hakikat arasında ince ama derin bir fark vardır. Gerçek sevgi, sabır ister
emek ister vazgeçmeyi bile göze alabilecek kadar derin bir bağlılık ister.
Geçici olan ise kolaydır: gelir, büyür gibi yapar ve ilk zorlukta söner. İşte
bu yüzden, çağımızda çok şey yaşanıyor gibi görünse de aslında pek az şey
gerçekten yaşanıyor.
Aşk, insanın yönünü belirler. Kimi kendine bağlar, kimi
başkasına, kimi de daha yüce bir anlamın kapısına götürür. Fakat hangi yöne
giderse gitsin, hakiki olanı tek bir merkezde toplanır. Dağılmış bir gönül,
sevdiğini de tam sevemez; inandığını da tam yaşayamaz. Çünkü bölünen bir iç
dünya, hiçbir bütünü taşıyamaz.
Belki de en çok unuttuğumuz şey şudur: Aşk, sahip olmak
değil; layık olmaya çalışmaktır. Birini sevmek, onu tüketmek değil; ona zarar
vermemek için kendini terbiye etmektir. Aynı şekilde, daha yüce olana yönelen
sevgi de sözle değil, hâl ile ispat ister. Dilin söylediğini kalp taşımıyorsa,
o söz yalnızca havada asılı kalır.
İnsan, neyi gerçekten seviyorsa, ona benzemeye başlar. Eğer
sevgi çıkarla karışmışsa, insan da bulanıklaşır. Ama sevgi safsa, insanın içi
de berraklaşır. Bu yüzden aşk, yalnızca bir duygu değil; aynı zamanda bir
aynadır. İnsan, o aynada kendini görür.
Ve belki de bu çağın en büyük ihtiyacı, yeniden sevmeyi
öğrenmektir. Gürültüsüz, gösterişsiz, beklentisiz… Bir kalbin taşıyabileceği
kadar derin ve bir ömrün yetebileceği kadar sadık bir sevgiyle.
Çünkü en sonunda, insanın geriye bıraktığı ne sözleridir ne
de görüntüsü…
Geride kalan tek şey, gerçekten sevip sevemediğidir. Sonunda şunu kabul etmek
gerekiyor: Bir kalp, kendini çoğaltarak değil, kendini adayarak büyür. Ve
insan, neyi seçtiyse, aslında odur vesselam.
Mehmet Aluç
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.