Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
20.07.2026 · 54 · 0 · Tahmini 14 dk okuma
PDF olarak indir

“Reddi Miras” yazısını çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

Reddi Miras

Duygular, duyularımızla elde edilen çevresel verilerin zihnimiz tarafından deneyimlerimiz ve sahip olduğumuz fiziksel koşullar ile işlenmesi ve anlamlandırmasıyla oluşan öznel tanımlamalardır. Bu sebeptendir ki; korku, öfke, nefret, sevgi, aşk gibi duygular tüm insanlarda benzer nitelikler taşır gibi görünüyor olsa da parmak izi gibi her insanda farklılaşmaktadır. Çünkü her insanın duyuları aracılığıyla anlamlandırdığı dünya kendine özgüdür. Duygular insanın dünya ile kurduğu bağın renkleri olarak da tanımlanabilir. Kuşkusuz duygular insanın hayatta kalabilmesi için geliştirdiği vazgeçilmez uyarıcılardır. Ancak tercih aşamasında duygularla karar vermek çoğu zaman insanı hata yapmaya sürükler. Çünkü insan beyni her zaman bir kısa yol arar. Beynin bu kısa yol arayışındaki en büyük tetikleyici hayatta kalma güdüsüdür. Örneğin denize düşmüş ve yüzme bilmeyen bir insanın beyni tek bir emir verir; nefes al. Bu yüzden insan nefes almak için çaresizce çırpınır. İşte bu karar duygularla verilmiş bir karardır. Tek bir nefes almak için çırpınan inan bundan sonraki nefes alma şansları da ortadan kaldırmış olur. Halbuki beyin kısa yolu tercih etmek yerine mantıksal bir analiz yapabilse suyun kaldırma kuvveti ile bir bağ kurup hayatta kalma potansiyelini yükseltebilir. Bu örnekte ortaya çıkan korku ve panik insanı hata yapmaya sürüklemektedir. 


Benzer bir şekilde tüm bağımlılıkların temelinde de esasında duygularla düşünmek, duygularla karar vermek ve beynin kısa yolu tercih etmesi durumu söz konusudur. İç güdülerimiz için belki dün deneyimlerimiz vasıtasıyla vardır ama yarın yoktur. İç güdülerimiz için yaşadığımız an vardır. Yaşadığımız an bize mutluluk mu veriyor, korku mu veriyor, sevgi ya da endişe mi veriyor önemli olan budur. Şahsen ben hayattaki deneyimlerim neticesinde uzunca bir süre duyguların insanın önündeki en büyük engel olduğunu düşünüyordum. Hala da bu düşüncenin savunucusuyum. Ancak şimdilerde tamamen duygusuz bir dünyanın da insan için yaşanabilir bir dünya olduğunu düşünmüyorum. Elbette duygular da insan yaşamında var olacak ama var olan bu duyguların insan yaşamını idare etmesine izin verilmeyecek. Kararlarımızı akıl vermeli, duygular ise o kararların insani yönünü tamamlamalıdır. Duygularla yönetilen insan yaşamı ya da yaşamları yani hem bireysel hem de toplumsal yaşamlar birçok yanlışla karşı karşıya kalabilmektedir. Tarih bu durumun örnekleriyle doludur. Bağımlılık, fanatizm, önyargı ve ayrımcılık, manipülasyona açık hale gelmek, şiddet ve saldırganlık, intikam duygusu, korkunun esiri olmak, aşk körlüğü, tüketim çılgınlığı, popülizme ve kitle psikolojisine kapılmak, batıl inançlar ve komplo teorileri, kısa vadeli düşünmek, kimlik saplantısı ve pişmanlık gibi yanlış sonuçların hepsi yaşamın duygularla idare edilmesinin sonuçlarıdır. Tarihten örnek vermek gerekirse; Almanya’daki ve İtalya’daki faşist yönetimlerin ikinci dünya savaşından önce tüm ülkeye hâkim olmalarının nedenlerinden en önemlilerinden birisi Alman ve İtalyan toplumlarının duygusal düşünmeye itilmesiydi. İnsanlar olayları sorgulamak yerine hisleriyle hareket etmeye başladıklarında, aklın yerini sloganlar, kanıtın yerini inanç, bireysel muhakemenin yerini ise kalabalığın coşkusu alır. 


Esasında duyguların toplumdan çok bireyin yaşamında oluşturduğu olumsuzluklardan bahsetmek istiyorum. Çünkü toplum dediğimiz yapı da nihayetinde bireylerden meydana gelir. Bir toplumun akılcı ya da duygusal olması, onu oluşturan bireylerin karar verme biçimlerinin doğal bir yansımasından ibarettir. Bu nedenle değişimin başlaması gereken yer de toplum değil, bireyin kendi zihnidir. İnsan yaşamına dışarıdan bakıldığında, alınan kararların büyük bölümünün mantıkla verildiği düşünülebilir. Oysa biraz dikkatli incelendiğinde bunun tam tersiyle karşılaşılır. Gün içerisinde yaptığımız tercihlerin önemli bir kısmı farkında olmadan duygularımız tarafından şekillendirilmektedir. Kimi zaman öfkemizle konuşuruz, kimi zaman korkumuzla susarız. Bazen sırf yalnız kalmamak için yanlış insanlara tutunur, bazen de gururumuz incinmesin diye doğru insanlardan uzaklaşırız. Sevdiğimiz için katlanır, nefret ettiğimiz için vazgeçer, kıskandığımız için mücadele eder, kaybetmekten korktuğumuz için elimizdekiyle yetiniriz. Sonra da bütün bunlara dönüp "Mantıklı olan buydu." diyerek kendimizi ikna etmeye çalışırız. Oysa çoğu zaman mantığımız yalnızca duygularımızın aldığı kararların avukatlığını yapmaktadır.


Beyin son derece üretken bir gerekçelendirme makinesidir. Önce hisseder, sonra hissettiklerine uygun açıklamalar üretir. İnsan da bu açıklamaları gerçek zannetmeye meyillidir. Bir bağımlı, bağımlı olduğunu kabul etmek yerine "İstediğim zaman bırakırım." der. Öfkeli bir insan kendisini "Haklı olduğum için sinirlendim." diye savunur. Kıskanç bir insan bunu "Seni sevdiğim için böyle davranıyorum." cümlesinin arkasına saklar. Oysa bu cümlelerin büyük kısmı gerçeği açıklamak için değil, duyguların oluşturduğu baskıyı meşrulaştırmak için kurulmaktadır. Belki de insanın kendisine söylediği en büyük yalan, bütün kararlarını aklıyla verdiğine inanmasıdır. Çünkü insan, çoğu zaman kararını önce verir; nedenini ise daha sonra bulur. Beyin, duyguların attığı imzayı mantığın mürekkebiyle onaylar. Böylece kişi, aslında hisleri tarafından yönlendirilirken kendisini özgür iradesiyle hareket ettiğine inandırır. İşte bu noktada insanın en büyük mücadelesi başlar. Bu mücadele dış dünyayla değil, kendi zihniyledir. Çünkü insanın en güçlü rakibi ne başka bir insandır ne de yaşamın zorluklarıdır. En güçlü rakibi, kontrol altına alamadığı kendi korkuları, arzuları, öfkesi ve tutkularıdır. Bunları bütünüyle yok etmek mümkün değildir; zaten gerekli de değildir. Önemli olan onları susturmak değil, seslerini gerektiği kadar yükseltmelerine izin vermektir. Direksiyon duyguların eline geçtiğinde insan nereye gittiğini bilmeden yol alır; fakat direksiyon akılda, duygular ise yol arkadaşında kaldığında, insan hem yolunu hem de kendisini kaybetmez. Peki tüm bunları söyledikten sonra, insanın kendi zihninde başlatması gereken bu değişim nereden başlar? Kendi kendine şu soruyu sormasıyla başlar: "Şu an hissettiğim şey gerçekten dış dünyanın bana sunduğu bir uyarana mı tepki, yoksa geçmişimden bugüne taşıdığım yaraların, öğrenilmiş korkuların ya da bastırılmış arzuların bir yansıması mı?" İşte bu soru, duyguların karanlık dehlizlerine tutulan ilk ışıktır. Çünkü insan çoğu zaman hissettiğini sorgulamaz, hissettiğini yaşar. Oysa hissettiğimiz her şey, bize kendimizi anlatmak için fısıldayan bir dildir; ama bu dili anlamadığımızda, o fısıltılar giderek bağırışa dönüşür ve zihnimizin içinde yankılanan bu gürültü, dış dünyadaki her sesi bastırır. İşte tam bu noktada kişi, kendi içindeki bu fırtınayı susturmak yerine onu dinlemeyi öğrenmelidir. Dinlemek, duyguyu bastırmak değil, onun kaynağına inmektir. Öfkenin ardında ne var? İncinmiş bir gurur mu, yoksa çiğnenmiş bir sınır mı? Korkunun ardında ne var? Kaybetme endişesi mi, yoksa belirsizliğe tahammülsüzlük mü? Sevginin ardında ne var? Gerçek bir bağ mı, yoksa yalnızlık korkusuyla örülmüş bir yanılsama mı? Bu soruların cevapları, insanın kendisiyle yüzleşmesinin ilk ve en zorlu adımıdır.


Kendi zihnimizle girdiğimiz bu mücadelede en sık düştüğümüz tuzaklardan biri, duygularımızı yaşamak ile onlara teslim olmak arasındaki ince çizgiyi fark edememektir. Duygularımızı yaşamak; onları hissetmek, isimlendirmek ve anlamlandırmaktır. Oysa teslim olmak; onların bizi ele geçirmesine, düşüncelerimizi çalmasına ve eylemlerimizi belirlemesine izin vermektir. Bir nehir düşünün; suyun akışını izlemekle, kendinizi o suyun akışına bırakıp sürüklenmek arasında dağlar kadar fark vardır. Duygular da tıpkı bu nehir gibidir. Onları izleyen, akış yönlerini gözlemleyen ama kıyıdan ayrılmayan bir bilinç, insanın en büyük kalesidir. Oysa biz çoğu zaman kıyıda duracak yerde, kendimizi nehrin ortasında bulur, akıntıya kapılmış bir dal parçası gibi sağa sola savruluruz. Peki bizi kıyıya çeken ne olabilir? İşte bu noktada, yıllar içinde edindiğim tecrübelerle söyleyebilirim ki, insanı kıyıya çeken şey, kendi zihninde oluşturduğu bir "iç gözlemci"dir. Bu iç gözlemci, duyguların tam ortasında yer alan ama onların telaşına kapılmayan bir bekçidir. Onu geliştirmek zaman alır, sabır ister ve en çok da kendine karşı dürüstlüğü gerektirir. Ne var ki, günümüz dünyası insanı bu iç gözlemciden uzaklaştırmak için adeta sistemli bir çaba içindedir. Medya, reklamlar, sosyal ağlar, sürekli bir duygu bombardımanına tutar bizi. Öfkelendirilmeye, korkutulmaya, arzulandırılmaya ve mutlu edilmeye o kadar alıştırılmışızdır ki, bu duyguların hangisinin bize ait, hangisinin dışarıdan pompalandığını ayırt edemez olmuşuzdur. Örneğin ekranlarda gördüğümüz bir manzara bize huzur vaat ederken aynı anda o manzaraya ulaşamamanın yarattığı eksiklik hissiyle sıkışıp kalırız. Bir siyasi söylem bizi kurtarıcı olarak kendisine bağlarken, karşıt bir söylem aynı anda içimizde isyan ateşi yakar. Tüm bu yapay uyaranlar, duygusal fırtınalarımızı yönlendiren görünmez eller haline gelir ve biz, farkında olmadan, bu ellerin kuklalarına dönüşürüz. Oysa özgür irade dediğimiz şey, sadece seçenekler arasında tercih yapmak değildir; esas özgür irade, kendi duygularımızın nereden geldiğini bilerek onları seçebilmek, yani kendi duygusal tepkilerimizin yaratıcısı olabilmektir. Ne yazık ki çoğumuz, tepkilerimizin yaratıcısı değil, yalnızca taşıyıcısıyızdır. İşte tam bu yüzden, hayatımızdaki kırılma anları aslında büyük duygusal patlamaların yaşandığı anlar değil; o patlamaların ardından sessizce oturup "Ben ne yaptım?" diye sorduğumuz anlardır. Pişmanlık, insana en çok şeyi öğreten duygudur çünkü pişmanlık, duygularla alınmış bir kararın ardından aklın devreye girdiği ve bir muhasebe yaptığı tek andır. Pişmanlığın acısı ne kadar yakıcı olursa olsun, o acının içinde insanın kendini yeniden inşa etme imkânı saklıdır. Ne var ki pişmanlığı sadece bir acı olarak yaşar, içindeki imkânı fark etmezsek o da diğer duygular gibi bizi esir alır. Bu sebepledir ki, hayatımda en büyük dönüşümleri pişmanlık duyduğum anlardan sonra yaşadım. Çünkü pişmanlık, bana duygularımla değil, onlara rağmen düşünmeyi öğretti. Bu, tıpkı bir enstrüman çalmaya benzer; ilk başta parmakların ezberden gider ve yanlış notalar basarsın. Ama hatalarını duydukça, notaları dikkatlice yeniden okumaya başlarsın. Sonunda kulakların ve parmakların arasında bir denge kurulur. İşte insan da bu dengeyi duygularıyla aklı arasında kurabildiği ölçüde yaşamın melodisini yakalayabilir.


Şahsen uzun yıllar bu melodiyi yakalamakta zorlandım. Duygularıma güvenmeyi, onları rehber edinmeyi öğrenmiştim çünkü toplum bize hep "kalbinin sesini dinle" der. Oysa kalbin sesi çoğu zaman sadece bir fısıltıdır; o fısıltıyı dinlerken aklın sesini tamamen susturmak, karanlıkta el yordamıyla yürümek gibidir. Bir süre sonra fark ettim ki, kalbin sesiyle aklın sesi aslında birbirine zıt değil, sadece farklı makamlardan konuşuyor. Kalp anı yaşar, akıl ise geçmişten ders alarak geleceği planlar. İkisini bir araya getiren şey ise sabır ve farkındalıktır. Bugün, bir karar vereceğim zaman içimdeki heyecanı, öfkeyi ya da korkuyu hissetmeden önce kendime üç saniye veriyorum. O üç saniye içinde sadece nefes alıyorum ve zihnime şunu söylüyorum: "Bekle, bu hissin ne olduğuna bak; ama kararını hemen verme." Bu üç saniyelik gecikme, çoğu zaman beni felaketten kurtardı. Çünkü o üç saniye, beynin kısa yoldan kaçıp uzun yolu tercih etmesini sağlayan sihirli bir aralıktır. O aralıkta duygular biraz hafifler, akıl ise biraz daha net konuşmaya başlar.


Belki de en önemlisi, bu mücadeleyi kazanmanın bir yarış ya da zafer olmadığını kabul etmektir. İnsan hayatı boyunca kimi zaman duygularına yenik düşecek, kimi zaman aklının sesini daha gür çıkaracaktır. Önemli olan, yenildiğinde suçlu aramak yerine o anın dersini almak; kazandığında ise gururlanmak yerine mütevazı olmaktır. Çünkü ne tamamen akılcı bir insan ne de tamamen duygusal bir insan yaşamın içinde gerçekten var olabilir. Biz, iki ucu keskin bir bıçağın üzerinde yürüyen cambazlarız; denge, harekettir, durağanlık değil. Bu yüzden kendimize karşı sabırlı olmayı öğrenmeliyiz. Duygularla aramızdaki bu zorlu ilişki, bizi biz yapan en temel özelliklerden biridir; onu inkâr etmek insan olmayı inkâr etmek, ona teslim olmak ise özgürlüğü inkâr etmektir. Aradaki o hassas çizgide yürümek ise, belki de insan olmanın en büyük erdemidir. Ben hâlâ bu çizgide yürümeyi öğreniyorum. Bazen tökezliyorum, bazen sağlam adımlar atıyorum. Ama her adımda, bir öncekinden daha fazla farkındayım; hissettiklerimin ve düşündüklerimin aynı madalyonun iki yüzü olduğunun. Sanırım bu farkındalık, yolculuğun kendisinden daha değerli.


Son zamanlarda “Doğduğun ev kaderindir.” diye bir söz meşhur oldu. Bu söze katılmamak elde değil. Zira doğduğum ev ve ailem her zaman duygularıyla hareket eden ve duygularıyla karar veren insanlardı. Bende duygusal düşünmeyi ve duygusal hareket etmeyi ailemden öğrendim. Ancak bu yaklaşım tarzının yanlış olduğunu ailemin yaptığı yanlışlarla yüzleşince öğrendim. Bu yüzden ailemin bu bahsettiğim duygusal tutumu benim için bir örnek değil bir ibret oldu. Peki, ibret neyi değiştirir? İbret, geçmişin karanlık odasına açılan bir penceredir; ama o pencereden içeri giren ışık, ancak bakmayı seçtiğimiz yeri aydınlatır. Ailemden devraldığım o duygusal miras, tıpkı bir aile yadigârı gibiydi; kuşaktan kuşağa aktarılan, üzerine titrenen, ama bir türlü onarılmaya yüz tutmayan eski bir mobilya gibi. Her yeni nesil, o mobilyayı bir öncekinden daha yorgun devralır, çünkü içine işlemiş çatlakları görmezden gelir, sallanan bacağını düzeltmek için uğraşmaz. Ta ki bir gün o mobilya çökene kadar. İşte ailemin hayatı da bana öyle çöktü; ama ben o enkazın altından sağ çıktığımda, elimde sadece acı değil, aynı zamanda bir farkındalık vardı. Fark ettim ki, onların hataları aslında onların hataları değil, kendi ebeveynlerinden devraldıkları bir kör noktanın tezahürüydü. babaannem, babam ve amcalarım da kendi duygularının esiri olmuş, kendi korkularının gölgesinde yaşamıştı. Onlar da sevgiyi bağımlılıkla, fedakârlığı kendini yok saymakla, cesareti pervasızlıkla karıştırmışlardı. Bu, bir zincir gibiydi; her halka bir öncekine kenetlenmiş, her biri diğerinin ağırlığını taşımış, ama hiçbiri o zinciri kırmak için gereken iradeyi göstermemişti. Ben, o zincirin en ucundaki halka olarak, ya onu daha da sağlamlaştıracak ya da ilk kez kırmaya cesaret edecektim ve ben kırmayı seçtim. Ancak bir zinciri kırmak, sadece ondan kurtulmak demek değildir; aynı zamanda o zincirle büyüdüğünü, onun gıcırtısına alıştığını ve onsuz yürümeyi yeniden öğrenmek zorunda olduğunu kabul etmektir. Ailemden duygusallığı öğrendim; ama duygusallıkla akıl arasındaki farkı onların hatalarını izleyerek öğrendim. Mesela ailemde bir tartışma çıktığında, kimsenin “Bu tartışmanın konusu ne?” diye sormadığını, herkesin “Kim daha çok üzüldü?” yarışına girdiğini gördüm. Haklı olmak değil, mağdur olmak makbuldü. En çok ağlayan, en çok bağıran, en çok kırılan, son sözü o söylerdi. O evde mantık, hep duyguların gölgesinde ezilmiş, gerçekler ise hislerin ardına saklanmıştı. Örneğin bir akrabamız borç istediğinde, ailem “Bu parayı geri alamayabiliriz.” diye düşünmek yerine “Yardım etmezsek ayıp olur.” diye düşünürdü. Bir komşunun dedikodusu duyulduğunda, “Bu doğru mu?” sorusu yerine “Bize ne derler?” endişesi öne çıkardı. Bir evlat hata yaptığında, “Hatayı nasıl düzeltiriz?” sorusu değil, “Ne rezillik!” çığlığı baskın gelirdi. Her karar, bir duygunun gölgesinde alınır; her adım, bir korkunun yönlendirmesiyle atılırdı ve en acısı, bu duygusal kaosun içinde kimse kendini sorgulamaz, kimse “Başka türlü olabilir miydi?” demezdi. Çünkü sorgulamak, ait olduğu kabileye ihanet etmek gibi algılanırdı. Sorgulayan, soğukkanlı, duygusuz, hatta vefasız ilan edilirdi.


Ben de uzun yıllar bu kabile kurallarına uydum. Onların duygularıyla ağladım, onların kinleriyle öfkelendim, onların endişeleriyle daraldım. Çünkü bu, aidiyetin bedeliydi. Ama zamanla, kendi içimde büyüyen o “iç gözlemci”, sessizce bana fısıldamaya başladı: “Peki ya bu duygular gerçekten senin mi, yoksa sana miras mı kaldı?” İşte o fısıltıyı duyduğum andan itibaren, ailemin kaderiyle benim kaderimi ayırmaya başladım. Onları sevmekle, onların hayatlarını yaşamak arasında bir çizgi çektim. Sevgiyi, onların hatalarını tekrarlamak olarak değil; onların hatalarından ders alıp daha iyisini yapmak olarak tanımladım. Bu, kolay olmadı. Hatta bazen acımasızca bile buldum kendimi. Çünkü ailemi eleştirirken, aslında kendi geçmişimi, kendi köklerimi, kendi kimliğimin en temel parçalarını sorguluyordum. Fakat insan, kendini inşa ederken önce mevcut yapıyı sökmek zorundadır; aksi takdirde eski harçlar yeni tuğlaları taşımaz.


Şimdi, ailemin ardından gelen bu uzun yürüyüşte, onlara karşı bir öfke değil, anlayış taşıyorum. Çünkü biliyorum ki, onlar da kendi ebeveynlerinin kıyıya çekemediği bir nehrin ortasında savrulup durdular. Onlar da kendi duygularının mahkûmuydular; kendi korkularının, kendi önyargılarının, kendi öğrenilmiş çaresizliklerinin. Belki de onların yapamadığı şeyi ben yaptığım için, bu zincirin son halkası olmaktan gurur duymalıyım. Ama bu gurur, kibre dönüşmemeli. Çünkü ben de hâlâ yürüyorum; hâlâ tökezliyorum; hâlâ kimi zaman duygularımın beni kıyıdan uzağa sürüklediği anlar oluyor. Fakat artık nehrin içinde olduğumu fark ettiğimde panikle çırpınmıyor, kıyıya doğru sakin adımlarla ilerlemeye çalışıyorum. Bunu başaramadığım zamanlarda, ailemin yanlışlarını hatırlıyorum; ama onları suçlamak için değil, kendime bir pusula olarak kullanıyorum. Duygularla yönetilen bir evde büyümüş olmak, bir lanet değil, bilakis bir fırsatmış. Çünkü hatanın kıyısında yaşayan insan, doğruyu yanlıştan ayırt etmeyi, sadece doğruyu yaşayandan daha derinden öğrenir. Ailemin duygusal yönetimi, bana mantığın kıymetini öğretti; onların düşüşleri, bana ayağa kalkmayı öğretti; onların gözyaşları, bana gülmenin ne kadar değerli olduğunu hatırlattı. Belki de kader dediğimiz şey, doğduğumuz ev değil; o evde aldığımız derslerdir. Doğduğumuz ev bize bir harita verir, ama o haritayı nasıl okuyacağımız, hangi yollardan gideceğimiz, nerede mola vereceğimiz bize aittir. Kimi insanlar o haritaya körü körüne bağlanır, çizilen yoldan hiç sapmaz; kimi insanlar ise haritayı yırtar atar ve kendi izini sürmeye çalışır. Bense haritayı sakladım ama üzerine kendi notlarımı ekledim. “Burada duygular tuzak kurmuş, dikkat et.” yazdım. “Burada akıl devreye girmemiş, uyanık ol.” yazdım. “Burada sevgi bağımlılığa dönüşmüş, unutma.” yazdım. O harita, ailemin geçmişi, onların hataları, onların pişmanlıkları, şimdi benim en büyük öğretmenim oldu. Çünkü ibret, yalnızca acı çekmek değildir; ibret, acının içinde saklı olan bilgeliği çıkarıp onu hayatının her alanına sindirebilmektir. Sonra düşünüyorum; belki de ailemden aldığım bu duygusal miras, onların bana bıraktığı en kıymetli mirastı. Çünkü kusursuz bir ailede büyüseydim, belki de asla sorgulamayı öğrenmezdim. Belki de duygularımla aramdaki bu mesafeyi hiç bulamazdım. Belki de bugün, bu yazıyı yazarken kullandığım bu pencereden dışarıya bakma cesaretini gösteremezdim. Hayatın cilvesine bakın; bazen en büyük yanlışlar, en derin hakikatlerin habercisidir. Ailemin hataları, bana doğrunun ne olmadığını o kadar net gösterdi ki, doğrunun ne olduğunu aramak için kilometrelerce yol yürümek zorunda kalmadım. Onların yanlışlarının tam tersini yapmak, çoğu zaman beni doğruya götürdü. Ama bu, onları küçümsemek değil; bilakis, onların çilesini kendi kazancıma dönüştürmektir. Onlar, belki de farkında olmadan, bana kendi hayatlarını harcayarak bir ders verdiler. Bu dersi hafife almak, onların acısını hafife almak olur. O yüzden, onları sevgiyle anıyorum; ama onların yolundan gitmediğim için de kendimle gurur duyuyorum.


Sonuç olarak doğduğumuz ev belki kaderimizin başlangıcıdır, ama sonu asla değildir. Kader, orada başlar; ama rotamızı biz çizeriz. Ailem bana duyguların gücünü öğretti; ama aynı zamanda o gücün kontrolsüz kullanıldığında nasıl yıkıcı olabileceğini de gösterdi. Ben o yıkıntıların arasında yürüdüm, tozlarını üzerimden silkeledim ve kendi evimi inşa ettim. O evin temelleri akılla atıldı, duvarları duygularla örüldü. Kapısını korkuya değil, cesarete açtım; pencerelerini öfkeye değil, anlayışa baktım. Artık biliyorum ki, insan kendi evinin mimarıdır; ne kadar sağlam inşa ederse, dışarıdaki fırtınalar onu o kadar az sarsar. Ailemin fırtınalı evinde büyüdüm; ama şimdi, kendi evimde huzur var. Bu huzur, onların bana öğretmediklerini kendi kendime öğrenmemden doğdu. İşte bu yüzden, “Doğduğun ev kaderindir.” sözünü şöyle düzeltiyorum kendi içimde: “Doğduğun ev başlangıcındır, ama kaderin, o evden çıkıp hangi yöne yürüdüğündür.” Ve ben, yürümeye devam ediyorum. Esasında reddi miras yaptım da diyebilirim.


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Reddi Miras

MESUT ÇİFTCİ MESUT ÇİFTCİ