İnsan İnsan
2026 verilerine göre yeryüzünde yaklaşık 8,3 milyar insan yaşamaktaymış. Ne kadar da büyük bir rakam öyle değil mi? Basın ve yayın organlarında insan nüfusundaki artış hakkındaki manipülatif haberlere hepimiz denk gelmişizdir aslında. Bu tür haberler de insan nüfusundaki artış hızının çığırından çıktığından bahsedilir. Dünya gezegeni küçültüldükçe küçültülür ve insan nüfusu büyütüldükçe büyütülür. Aslında bu tamamen kasıtlı bir şekilde insanların algılarını ve toplumun dikkatini yanlış yere saptırmaktan başka bir şey değildir. Günümüz dünya düzeni para kazanma, karlılık ve sömürü üzerine kurulduğu için bu tip pazarlama stratejileriyle sık sık karşılaşırız. Halbuki gerçekler böyle değildir.
Matematik yalan söylemez derler. Bu noktadan hareketle yeryüzünde yaşayan 8,3 milyar insan omuz omuza bir kara parçasında toplansalar bu kara parçasının boyutu ne olurdu? Bu kadar çok insanın bir arada olması durumunda bir ülke ya da bir kıta kadar büyük bir kara parçasının gerekli olduğu düşünülüyor. Ancak bu doğru değil. Dünyadaki tüm insanlar omuz omuza dursalar İstanbul ilinin Anadolu Yakasını bile dolduramıyor. Yeryüzü işte bu kadar geniş. Elbette bu genişliğin içerisinde yaşaması mümkün olmayan okyanuslar, çöller, buzullar da mevcut. Ancak tüm bu yaşanamayan kısımlar hesaptan çıkarılsa bile yine de şu an var olan insanlar için yeryüzü yine de devasa boyutlarda. Bu gerçeğe rağmen insanlarda dünyanın oldukça küçük ve yetersiz olduğu algısı yaratılmaya çalışılıyor. Çünkü bu algıyı oluşturmak sömürüye dayalı dünya düzeninin baş aktörleri olan sömürgeci devletlerin, çok uluslu şirketlerin işlerine geliyor. Dar dünyada, kıt malları insanlara satarken daha fazla ücret isteyip daha fazla kazanç elde edebiliyorlar çünkü. Elbette tam da bu noktada yanlış anlaşılmak istemem. Zira küresel ısınmanın varlığı, kutuplardaki buzulların erimesi, ozon tabakasının delinmesi, atmosferde sera etkisinin oluşması ve yeryüzünde binlerce canlının neslinin yok olması tamamen bilimsel olan ve gerçeklikleri şüphe götürmeyen durumlardır. Bu korkunç felaketlerin nedeni de elbette bizzat insanlığın aldığı yanlış kararlardır. Ancak saydığım bu korkunç faciaların nedeni insan nüfusunun fazla olması değildir. Bu korkunç faciaların nedeni doymak bilmez insan hırsı, emperyalist ideolojik yönelimler, kapitalizm ve neoliberalizmdir. İnsanlar para kazanmak için ve karlılık için önlerine çıkan her ne varsa onu yok etmekten, mahvetmekten çekinmiyorlar. Biz insanlar binlerce yıldır bu dünyada yaşamamıza rağmen maalesef ilkel güdülerimizden kurtulup doğa ile barışık bir şekilde yaşamayı öğrenemedik.
Tarihsel süreç içerisinde hayatta kalmamız için doğa ile savaşmamız gerekiyordu. Bunu anlayabiliyorum. İnsanlar soğukla, sıcakla, doğal afetlerle, hastalıklarla, vahşi hayvanlarla savaştıktan sonra yaşamlarına devam edebiliyorlardı. Ancak yaşam için doğa ile yapılan bu savaş daha sonra form değiştirdi. Artık insanlar kazandıkları bu savaşı keyfiyetleri ve lüks yaşamları için sürdürüyorlar. Okyanustaki balinaların neslinin %90’nını keyfiyetleri için yok edebiliyorlar. Spor adını verdikleri vahşet ile avlar düzenleyip aslanların, fillerin, kaplanların nesillerini tüketebiliyorlar. Sırf kendi heva ve hevleri, lüks takıntıları için fillerin dişleri için, gergedanları boynuzları için, köpek balıklarını yüzgeçleri için katledebiliyorlar. Dünya düzeni için gelir dağılımı o kadar adaletsiz ki bir adam yüzlerce dönümlük bir araziyi kendi özel malı ilan edip tek başına yaşayabiliyor. Su kıtlığı var deniliyor, ama binlerce metreküp su zengin bir adam yüzebilsin diye bir havuza doldurulabiliyor. Kozmetik sanayi için hayvanları kobay olarak kullanıp işkence edilip katledilmesine neden olabiliyor. Yani insanlığın lüks ve keyif için bu koskoca yeryüzünü yağmalamasını maalesef dehşet içinde izliyoruz ve tüm bunlar bize normalmiş gibi servis edilebiliyor. İşin en acı tarafı ise bütün bu yıkımın adına çoğu zaman "medeniyet", "kalkınma" ve "ilerleme" denilmesidir. Oysa insanlık, sahip olduğu teknolojik imkânlar bakımından tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar güçlü olmamıştı. Bir düğmeye dokunarak kıtalar arasında haberleşebiliyor, uzayın derinliklerine araçlar gönderebiliyor, insan genomunu çözebiliyor, yapay zekâlar geliştirebiliyor. Fakat bütün bu büyük başarıların yanında hâlâ en temel soruya makul bir cevap verebilmiş değiliz: Güç sahibi olmak, gerçekten hak sahibi olmak mıdır?
Ne yazık ki modern dünya bu iki kavramı birbirine karıştırmış görünüyor. Gücü elinde bulunduran, doğanın da sahibi olduğunu zannediyor. Oysa insan yeryüzünün sahibi değil, olsa olsa emanetçisidir. Kendisine emanet edilen toprağı, suyu, havayı ve diğer canlıları hoyratça tüketme hakkına sahip değildir. Çünkü bir emanete ihanet edildiğinde yalnızca bugünün değil, yarının da hakkı gasp edilmiş olur. Bugün kesilen bir ormanın gölgesini belki biz aramayacağız; fakat torunlarımız arayacak. Bugün kirletilen bir nehrin suyunu belki biz içmeyeceğiz; fakat bizden sonra gelen nesiller içmek zorunda kalacak. Bugün atmosfere salınan zehirli gazların bedelini belki hemen ödemeyeceğiz; ancak doğa, insanların seçimlerini unutmaz. O, intikam almaz; sadece kendi değişmez kanunlarıyla karşılık verir. İnsan ise çoğu zaman bunu kader zanneder. Belki de insanlığın en büyük yanılgısı, dünyayı kendisine miras kalmış bir servet gibi görmesidir. Hâlbuki gerçek bunun tam tersidir. Dünya bize atalarımızdan kalan bir miras değil, çocuklarımızdan ödünç aldığımız bir emanettir. Bir emanetin sahibi gibi değil de yağmacısı gibi davranırsak, geriye bırakacağımız şey medeniyet değil, harabeler olacaktır. Bugün yeryüzünde açlık çeken milyonlarca insan varken tonlarca gıda çöpe atılıyorsa, sorun nüfus değildir. Birileri temiz içme suyuna ulaşamazken golf sahalarını yemyeşil tutmak için milyonlarca litre su harcanıyorsa, sorun nüfus değildir. Bir tarafta insanlar barınacak bir ev bulamazken diğer tarafta yılın büyük bölümünde boş duran yüzlerce odalı malikâneler inşa ediliyorsa, sorun nüfus değildir. Sorun; paylaşmayı unutmuş, tüketmeyi erdem zanneden ve sahip olmayı yaşamanın önüne geçirmiş bir zihniyettir. elki de insanlığın yeniden öğrenmesi gereken ilk şey kanaattir. Çünkü kanaat yalnızca azla yetinmek değildir; başkasının hakkına el uzatmamak, doğanın hakkını gasp etmemek ve sahip olduklarının gerçek sahibi olmadığını bilmektir. Bugün kaybettiğimiz şey sadece ormanlar, nehirler, hayvanlar ya da temiz hava değildir. Asıl kaybettiğimiz şey ölçüdür. Ölçüsünü kaybeden insan ise yalnızca doğayı değil, sonunda kendisini de tüketmeye mahkûmdur.
İnsan, yeryüzüne hükmetmek için değil; onu imar etmek, güzelleştirmek ve kendisinden sonra gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak için gönderilmiştir. Eğer bunu başarabilirsek, çocuklarımıza yalnızca daha temiz bir hava, daha berrak bir su ve daha yeşil ormanlar bırakmış olmayacağız. Aynı zamanda vicdanı kirlenmemiş, adalet duygusunu yitirmemiş ve insan olmanın ne demek olduğunu yeniden hatırlamış bir dünya bırakacağız. Çünkü yeryüzünü yok eden kalabalık insanlar değildir. Yeryüzünü yok eden; sınır tanımayan hırs, dizginlenemeyen açgözlülük ve vicdanını servetinin gerisinde bırakan insandır. Dünya bugüne kadar milyarlarca insanı taşıdı; bundan sonra da taşıyacaktır. Hakikat şu ki: Bu gezegen, daha 20 milyar insanı dahi fiziksel olarak taşıyabilir. Ama 1 milyar insanı bile, eğer o insanlar hırslarıyla, israflarıyla ve bencillikleriyle yaşarsa, taşıyamaz. Asıl soru şudur: Biz, üzerinde yaşadığımız bu dünyayı taşıyabilecek kadar insan kalabilecek miyiz?
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.