Son Gün
O gün gelecek ve doğmuş olan herkes bir gün ölecek. Zira hayattaki en gerçek ve en kaçınılmaz şeydir ölüm. İnsan her dakika ve her saniye ölüme biraz daha yaklaşmakta. Belki birkaç saniye sonra, belki birkaç dakika, belki birkaç gün, belki birkaç hafta, belki birkaç ay ve belki de birkaç yıl. Sebeplerse oldukça çeşitli; belki bir kaza, belki bir hastalık, belki de bir kasıt. Ancak sebep her ne olursa olsun sonuç kesin. Öleceğini bile bile yaşayan tek canlı belki de insandır, kim bilir?
Peki, dünyada yaşadığımız son gün bugün olsaydı? Yani bu sabah son kez uyanmış olsaydık, güneşin doğuşunu son kez izlemiş, son kez kahvaltı etmiş, son kez evden çıkmış, son kez kalabalık sokaklara karışmış, son kez işe gitmiş, son kez işten gelmiş, son kez şiir okumuş, son kez şiir yazmış, son kez korkmuş, son kez öfkelenmiş, son kez sevinmiş, son kez heyecanlanmış, son kez yorulmuş olsaydık; ne olurdu? Kuşkusuz hiçbir insan ne zaman öleceğini bilmez. Hatta insan ölümü bilir, çevresinde ölenleri görür ama kendinin öleceğine inanmaz. Çünkü ölümü daha önce hiç deneyimlememiştir ve çünkü ölümü deneyimleyen hiçbir insan bu deneyimini anlatmak için tekrar yaşayamamıştır. İnsan ölünce ölmüş olur, işte o kadar.
Ölümün bilimsel tanımı şöyledir; canlı bir organizmanın yaşamsal işlevlerinin geri dönüşümsüz olarak sona ermesidir. Ancak bu tanım, modern tıptaki gelişmelerle birlikte tarihsel olarak değişmiş ve günümüzde hala tartışılan, çok yönlü bir kavram haline gelmiştir. Ölümün ne zaman gerçekleştiğini belirlemek için iki ana tıbbi kriter kullanılmıştır: Kardiyopulmoner Ölüm yani geleneksel tanım ve Beyin Ölümü yani modern tanım. Kardiyopulmoner Ölüm yani geleneksel tanım şöyle der; Ölüm, kalp atışının ve solunumun geri dönüşümsüz olarak durmasıdır. Günümüzde hala bu kriterler, özellikle beyin ölümü gerçekleşmemiş veya bu durum test edilememiş vakalarda geçerliliğini korumaktadır. Beyin Ölümü yani modern tanım ise yoğun bakım ünitelerinde kullanılan solunum cihazlarının gelişmesi, kalp ve akciğerler çalıştırılabildiği için geleneksel tanımı yetersiz kılmıştır. Bu nedenle modern tıp ve hukukta, ölüm genellikle tüm beyin fonksiyonlarının (beyin sapı dahil) geri dönüşümsüz olarak sona ermesi olarak kabul edilir.
Hukuk sistemimizde ise ölüm Medeni Kanun’da ispat yükü gerektirir. Türk Medeni Kanunu, ölümün gerçekleşme anına dair doğrudan bir tanım içermez. Bunun yerine, bir kişinin sağ olup olmadığı veya ne zaman öldüğü iddiasını ispat etme yükümlülüğünü düzenler. Örneğin, birden fazla kişinin ölüm sırası ispat edilemezse, hepsi aynı anda ölmüş sayılır. Ayrıca Ölüm Karinesi hukuk terimi “Cesedi bulunmayan bir kişi, ölümüne kesin gözle bakılmayı gerektiren durumlar içinde ortadan kaybolmuşsa, hukuken ölmüş sayılır.” der. Türk hukuku, özellikle organ nakli mevzuatı kapsamında beyin ölümü kriterini açıkça benimsemiştir. Organ ve Doku Nakli Hizmetleri Yönetmeliği'ne göre, "tüm beyin fonksiyonlarının tam ve geri dönüşümsüz kaybı" beyin ölümü olarak tanımlanır ve bu tanı, belirli uzmanlık dallarından iki hekimin oy birliğiyle karar vermesiyle resmileşir. Türk Hukukuna göre ölümle birlikte tüm kişilik ve haklar sona erer. Ölüm, gerçek kişiliğin ve tüm medeni hakların sona erdiği andır. Bu andan itibaren miras, vasiyet, sigorta ve iş sözleşmeleri gibi konularda hukuki işlemler başlar.
Edebiyatta ise ölüm tıbbi veya hukuki bir “olgu” olmaktan çok, bir anlam arayışı, bir metafor, bir anlatı aracı ve varoluşsal bir aynadır. Bilim ölümü “son” olarak tanımlarken, edebiyat ölümü “başlangıç”, “dönüşüm”, “yokluk” veya “sonsuzluk” olarak yeniden yaratır. Edebiyat, ölümü en çok yaşamın anlamını sorgulamak için kullanır. Camus ve Sisifos efsanesinde ölüm, hayatın saçmalığını gösteren en büyük gerçektir; ancak insan bu saçmalığa rağmen anlam üretmelidir. Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü adlı eserinde ölüm, bir karakterin yüzleştiği en samimi ve yalnız an olarak işlenir. Ölüm, kişinin kendi hayatını gözden geçirmesine neden olan bir “uyanış”tır. Heidegger’in edebiyata yansıyan “ölüme doğru varoluş” fikri, ölümü yaşamı otantik kılan tek kesin ufuk olarak sunar. Edebiyat, ölümü çirkin ve korkutucu olmaktan çıkarıp estetize edebilir. Şiirde ölüm “bir gülün solması”, “denize karışmak”, “toprağa dönüşmek” gibi doğa metaforlarıyla anlatılır. Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Ölüm ihtiyarı dinlemiyor, / Biz ölümlüyüz, ölümlü…” dizelerinde olduğu gibi, ölüm bir melankoli kaynağıdır. Türk Edebiyatında ölüm genellikle “hikmet”, “toprak sevgisi” ve “Allah’a kavuşma” ekseninde işlenir. Yunus Emre’ye göre ölüm, “dosta kavuşma” vesilesidir: “Ölümden ne korkarsın / Ölüm Hakk’a ermektir.” Mevlâna’ya göre ölüm, korkulacak bir son değil; aksine, sevilen bir varlığa (Allah'a) kavuşmanın, gerçek ve ebedi hayata uyanışın kapısıdır. Mevlâna’nın ölüme bakışını en iyi özetleyen kavram, kendi vefatı için kullandığı "Şeb-i Arus" yani "Düğün Gecesi" tabiridir. Bu bakış açısına göre ölüm, bir ayrılık ve yok oluş değil, sevgiliye kavuşulan mutlu bir andır. O, ölümü acı ve üzüntüyle değil, coşku ve neşeyle karşılamıştır. Velhasıl-ı kelam insan ister tıp alanında olsun, ister hukuk alanında olsun, ister edebi alanda olsun, ister felsefi alanda olsun ölümü sorgulamış, tanımlamaya ve anlamaya çalışmıştır.
İnsanın bebeklik, çocukluk, ilk gençlik, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık dönemlerinde etrafında hep birileri ölür. Kaza, hastalık ve kasıt dışında insan çocukken dedesini, ninesini kaybeder. Kendisi yetişkin olduğunda annesini ve babasını kaybeder. Yaşlılık evresinden sonra da kendisi ölür. Ancak kendisi ölene kadar öleceğine inanmaz. Öleceğini bilir ama öleceğine inanmaz. Bu elbette bir genellemedir. Bu genellemenin dışında olan bir insan var mıdır? Örneğin ilk insan olarak bilinen Hz. Âdem, yaratıcı tarafından bizzat yaratıldığında bir gün öleceğini biliyor muydu? Zira Hz. Adem’in dedesi ve ninesi, annesi ve babası yoktu. Ne dedesinin ne ninesinin ne annesinin ne de babasının ölümünü görmedi. Hatta Hz. Âdem bebeklik, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını da yaşamadı. Hz. Âdem bizim gibi büyüklerinin ölümünü görmedi belki ama hadislere göre sınırlı bir ömrü olduğu biliyordu, tıpkı bizim de günün birinde öleceğimizi bildiğimiz gibi. Hatta Hz. Adem’in ne kadar yaşayacağını da bildiği söylenir Hadis-i Şerif’te. Şöyle ki Allah-ü Teala Hz. Adem’e tam bin yıl ömür vermiştir. Hz. Âdem ise bu bin yıl olan ömründen kırk yılını Hz. Davud’a bağışlamıştır. Çünkü atmış yıl olan Hz. Davud’un ömrünü kısa bulmuş ve ona acımıştır. Ancak ölüm meleği dokuz yüz atmış yıl sonra geldiğinde Hz. Âdem daha kırk yılının olduğunu söylemiş, zürriyetinden birine bağışladığı kırk yılı inkâr etmiştir. Hadis-i Şerifte; “Âdem sözünü unuttu ve zürriyeti unuttu, Âdem inkâr etti ve zürriyeti inkâr etti.” denilmiştir. İşte bizlerde babamız Hz. Âdem gibiyiz, ölmeyi değil, yaşamayı isteriz.
Tüm bunlar bir yana bugün dünyada yaşadığımız son gün olabilirdi. Belki bu satırları okuduktan birkaç dakika sonra, belki bu cümleyi tamamlamadan, belki de yıllar sonra. Hiçbirimiz bunu bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey ise ölümün bizden habersiz ama bize doğru yürümeye devam ettiğidir. Takvimler değişir, mevsimler geçer, saçlarımız ağarır, yüzümüzdeki çizgiler derinleşir; fakat ölüm hiçbir gün izin kullanmaz, hiçbir gün görevini ertelemez. Gariptir ki insan, sanki sonsuza kadar yaşayacakmış gibi evler yapar, makamlar biriktirir, servet toplar, kırgınlıklarını büyütür, kinini besler ve erteledikçe erteler. "Bir gün ararım." der, arayamaz. "Bir gün özür dilerim." der, dileyemez. "Bir gün başlarım." der, başlayamaz. Çünkü insanın en büyük yanılgısı, yarının kendisine ait olduğunu sanmasıdır. Oysa yarın, bize verilmiş bir söz değil; sadece umut edilen bir ihtimaldir. Belki de ölümün insana verdiği en büyük ders tam da budur. Faniliğini unutmayan insan, hayatın kıymetini daha iyi bilir. Sevdiklerine daha sık sarılır, kalp kırmaktan daha çok gönül yapmayı önemser. Bir lokma ekmeğin, bir bardak suyun, bir dost sohbetinin, bir çocuğun gülüşünün, bir annenin duasının ve sıradan görünen nice nimetin aslında ne kadar büyük birer lütuf olduğunu fark eder.
Şöyle bir gerçek var ki; ölüm hayatın karşıtı değildir; hayatın ayrılmaz bir parçasıdır. Doğum nasıl hayatın başlangıcıysa, ölüm de onun kaçınılmaz tamamlayıcısıdır. Belki de ölüm olmasaydı hayatın hiçbir anı bu kadar değerli olmayacaktı. Çünkü sınırsız olanın kıymeti bilinmez; insan, elinden gideceğini bildiği şeyleri sevmeyi öğrenir. Bugün gerçekten son günümüz olsaydı geriye ne bırakmış olurduk? Banka hesaplarımızı mı, unvanlarımızı mı, makamlarımızı mı, yoksa bir insanın kalbinde bıraktığımız izi mi? Ardımızdan söylenecek birkaç samimi cümle mi daha kıymetlidir, yoksa sahip olduğumuzu sandığımız ama bir anda başkalarına kalacak olan dünya malı mı? Belki de insan ömrünün en önemli muhasebesi bu soruların içinde gizlidir. Neticede ölüm, herkes için aynı kapıdır; zenginle fakiri, güçlüyle güçsüzü, hükümdarla hizmetkârı, âlimle cahili aynı çizgide buluşturur. Onun huzurunda hiçbir makamın, hiçbir servetin, hiçbir şöhretin ayrıcalığı yoktur. Bu yüzden ölüm, hayatın en büyük eşitleyicisidir. O hâlde asıl mesele ne kadar uzun yaşadığımız değil, bize emanet edilen ömrü nasıl yaşadığımızdır. Çünkü günün sonunda herkes aynı gerçekle yüzleşecektir: Bir gün güneş son kez doğacak, son kez nefes alacak, son kez bir sevdiğimizin yüzüne bakacak ve son kez bu dünyadan geçeceğiz. İşte o gün geldiğinde, geriye yalnızca yaşanmış bir hayat kalacaktır.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.