Zamanı Öldüremedim
Zaman seni anlamaz
Öyleyse
sen onu anla
Anlamak istiyorsan gel benimle, dedi.
Adam yola çıktı.
Kendini yalnız sandı ama berkiten, türeten, tüketen bir şey vardı.
Karar verdiyse eğer bir zaman, bir atıf, bir atfeden, bir atfedilen vardı.
Zaman
kısaydı; bodur, çatallı, dallıydı. Dalına binsen keserdin kalbine batardı.
Adam istemediğini sandı.
Oysa zamana uğramak ne büyük şanstı. Ya ot olsaydı meyvesiz çiçeksiz. En azından kararlarını kendisi verebiliyordu.
Zamanı az da olsa zaman biçilen bir şey vardı. Şeyler zamansız olsaydı yolculuğun lüzumu kalmazdı.
Sonsuz huzur ya da sonsuz azap. Tercihlerini yaptıktan sonra sonsuzlaşmak ne
büyük lütuftu.
Kendisi gibi yolcuları gördü.
Her biri tılsımlı bir oyuncağın başına oturmuş büyümüş gözleriyle unutuyorlardı.
Unutuyorlardı.
Zaman,
adamın gözünde ‘neyi unuttuklarını dışarıdan bakmadan göremediklerini’ gördü.
Zaman
kendini gördü.
Kırıştı adamın yüzü.
Zaman mimiklerinde bir ayna gördü.
Aynada küçük bir çocuk sapan yapıyordu ağaçtan. Ağacı kestiğinden bıçak da onun parmağını kesti. Annesi ispirtoladı. Sığırcıkları kovaladığından yer çukuru ayağını burktu, annesi yine sardı. Gök çukuru aklını oynattı. Çocuk açılan buluttan hızla atladı çizgilerine.
Annesi yoktu.
Zamanı
gördü.
Bütün
oyuncaklarını suya attı. Pervasızca dalanlar çıkardı oyuncaklarını. Halbuki
zamanın izleri silinmemişti.
Adam
oyuncaklarını tanıdı, onlar adamı tanımadı.
Öyle
bir karede durdu ki önünde herkes eğilip selamladı. Salâtladı.
Gün
bu gündü.
Zaman
bir ağladı bir güldü.
s.dündar
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.