Çatlakların
geçirgenliğinde, küf ve naftalin karışımı gölgeli bir gecenin ölüme göz kırpan
ansız yorgunluğuna geçirdiğim kılıfı defalarca yok saysam da… Derken…
Derken an’ın müşfik
dokunuşuna hidayet yüklü bir rahmetle asıyorum tüm çekincelerimi.
Önce tehir ediyorum o
muğlâk görüntüyü: Zihnimde şekillenen, ruhumda konuşlanan ve bedenimle ifşa
olması muhtemel.
Peyder pey çoğalıyorum
ve kademeli bir tüketilişe denk düşen kıvrak tınısını da yok sayıp bürünüyorum
sessizliğe.
Gaipten gelen tüm
çağrıları itekliyorum en uzağa ve ne varsa boyuyorum boyutsuzluğumu sığdırdığım
ölü düşlere. Sakıncalı ne varsa görmezden geldiğime kani olduğum, anlık bir
hamlede düş ihlallerine rağmen hibe ettiğim tevafuk yüklü ikilemlerde haddini
aşıp da dona kalıyorum, görmezliğin görüntüye büründüğü o kör noktayı.
Münafık iklimlerde
çağıran çığlıklarına tanık olduğumda martıların, görkemli isyanlarını bu sefer
hiç kaile almıyorum: Örnek teşkil eden bariz bir yanılsama mı da aslını inkâr
eden çekincelerle kundaklamakta yalnızlığımı?
Koşullanmış ve
istikrarsız ne çok töhmet.
İstiflenmiş yine de
gölgelerden muzdarip aşk kırıntıları.
Devinen ceninler belli
ki kısılıp kalmanın getirdiği rehavete tüm serzenişleri.
Doğmamış ölüler kadar
nasıl da hak bilmez insanoğlu. Nasılın ötesinde anlamsızlığın çamurunda. Çamura
bulanmış olmasının ötesinde çamur atmakta beyaza ve masumiyete.
Verilen eslerde
duraklayan melodilerin çengilerine söz düşmezken, anlık bir hamleye yığdıkları
söz nöbetlerine istinaden serzeniş yüklüyorlar avuç avuç.
Hücreleri yenik hasta
düşüncelerin muhafız alayına atılan bir tokat gibi aşk.
Sızma siluetler, kızgın
yağ gibi sıçramakta yine de koşullu bir tedirginlik kadar nüktedan evrenin
hitap yetisi: Kâh çemkiren kâh susan kâh suçlayan.
Sona rağbet, an’a rahmet
yağsa da dünün çelişkili isyanlarında yer bulmakta sözcüğü kayıp cümleler aynı
rahvan bir kentin yitik ahalisine nazire eden Tanrı’nın hikmetine sığınıp
gazabına terk edilen kader tanecikleri gibi sızarken gökyüzünden.
Mütereddit benliğim
kemirgen kurtçuklarında yok olmaya aday bir ömrün istilasında açan kan
çiçeklerine nazire eden ve beyhude bir terennüm ısmarlamak kadar metazori olsa
da aldatılmışlığım, sancılı bir kıyıma rağbet etmekten muzdarip olan gölgelere
karışmış gözyaşlarım ve istiflediğim pekiştireçlere yığdığım hakkaniyeti yitik
cümleler o buyurganlığını kaderin yok sayıp, dolduruşa her geldiğinde açtığı
isyan bayrağını dalgalandırırken üstelik işe yaramayacağını bile bile.
Öncesinde soluklandığım
köşe başında, verdiğim o ese muğlâk anlamlar yükleyen sokak sakinlerine
verdiğim tepkisizlik yüklü kırgınlıkla, bindiriyorum edilgen yoksunluklarımı
her bir adımıma atılan çalımın silik ve yorgun izbelerinde göğüs gerilen
anlamsızlık kadar sıdkım sıyrılmışken.
Yüreğin tecellisi gönül
yorgunluğum, soğuk kış güneşinin en naif izdüşümü.
Büründüğüm kozamın
ıssızlığı fazlasıyla tehlikeli ve bıkkın gölgelerin nüans bellediği kadar
muğlak bir öngörünün tek kanıtı.
Tarde’nin irdelediği
cümle takılıyor birden aklıma:’’Hayat, yararsız olandan geçerek imkânsız
ulaşmaya çalışmaktan ibarettir. Madem kaderimiz bu, öyleyse daima imkânsızı
arayalım…’’
Kadersiz addedilen o
şanssız toz bulutunda kaybolmuşluğum belli ki en mantıklı tevafuk dönemecim ki
haybeden kaybettiğime inandırmışken kendimi, sanırım gıyabında tüm
çekincelerimi bertaraf ettiğim en mantıklı ve kabul görür açılımı ahir ömrün.
Sakıncaları ya da
eşleşen anlam zerrecikleri kadar edilgen olmuş olmanın en bariz yansıması. Ömür
boyu kaybetmişliğimin, gönül koymuşluğumun yüz görümü sevdası yürekten taşan.
Şairin şerh düştüğü o
bıkkınlık mı yoksa bezgin bir çehre ile arz-ı endam etmem her kavşakta ve beni
zora koşan ne ise pes edip, kocaman bir iç dökümüne yansıttığım tırsak düşlerimin
bitiminde, anlamsızlığı sırdaş bilip de tüm yanılmışlığımın yorgun izdüşümüne
sığdırdığım gözyaşlarım.
Kendimi bildim bileli
bir koşulmuşluk yüklenmem belli ki silik ve sıra dışı yaptırım gücü toplumun.
Belirsizliğin kol gezdiği, gölgelerin sahibini terk ettiği ve aşkların yaptırım
gücüne istişare eden dürtüler ve egolar iken tüm sırıtkanlığı ile bir avazda
tüketirken insanlığımızı.
Israr eden insanoğlu ve
ne yazık ki her yeni hayal kırıklığında isyan bildiği imgelere yüklenirken, göz
ardı ettiği maneviyatı, yüksüntü yüklü bir çaresizliğe sığdırırken pişmanlık ve
öfkesini.
Gönüllü gönülsüz,
bağnaz ya da yırtık bir lehçe ile nasıl ki görmezden gelmekte inancı istismar
eden din tüccarları, geçmek bilmez saatler ve günler boyunca, azalan sabrı ve
kaybettikleri ile rövanşına hazırlanmak kadar beyhude bir o kadar.
Dünyanın bilincine
varmaktan da zor/muş o iç sesin çığırtkanlığında körelen bir mağdurluğa yüz
çevirip hakkaniyetten uzak çalıntı yaşamlara yüklediğimiz anlam.
Gün doğuyor doğmasına
da eşlik eden ne bir neşe zerresi var ne de umuda göz kırpan yalın bir ışık
huzmesi.
Ruhun sığlıklarından
taşan, kaçık aklımızın kim bilir hangi izbesinde ne gibi bir yetersizliğe
sığdırıyoruz da muhalif benliğimizi, tıkış tıkış iken cehennem kapısında varsıl
bir varlığa anlam yükleyip de kaçıyoruz kendi gerçekliğimizden hatta
karanlığımızdan. Kör kuyularda boğulmuş münafık düşlerin peşi sıra eşleştiğimiz
karanlıklara artık nasıl bir sıfat yüklüyorsak…
Psişik ve
kanıksadığımız kokularımız kim bilir kaç milyon yaşa erişmiş o kolektif
bilinçaltının ezelsiz ikrarını belgelendirmek adına bir nebze de olsa saklanmış
olmasının getirdiği ezikliğe dirayetsiz bir güdüme sebebiyet verip.
An’ı yetkin, dünü
yorgun ve yarını muğlâk hey gidi insanlık hey…
Gönlü silik, gözleri
perdeli ve düşleri münafık bir telaşla örselenmiş…
Ya hissettiğimiz
minnete ne demeli üstelik anlamsız bir serzenişe yüklediğimiz o ısrarlı
yoksunluğun çatısında soluklandığımız ve her nasılsa kaybolmuşluğun rehavetinde
birbirimize attığımız çamurun dibindeki o yosun tutmuş vicdanların
kırsallarında boğulan merhametin gözden ırak tesellisini yâd ettiğimiz her yeni
gün.
Serkeş ve sefil
varlıkların şatafatlı yoksunluğunda kurban verdiğimiz hayallerimiz belli
belirsiz elimizden kayarken ses çıkarmaktan dahi aciz olduğumuz ve aniden o
öfkeli kalabalığa sırt çeviren sakıncalı azınlık tüm kırılganlığını sineye
çekip, toz konduramazken asalet yüklü yalnızlığına: Biraz benden, biraz sizden
ve alabildiğine yoksun kılındığı o mertebe iken ulaşmasının mümkün olmadığı.
Mesafeli
bağımsızlıklarımı korumak mı yoksa tek tesellimiz yoksa korunaklı ve sağaltan
dünyalarımızın mağrur ve mağdur merkezine yığdığımız bir menkıbe kadar anlam
yüklü suskunluğumuz mu her yeni gün, tüketilmeye aday vaadi iken Yaradan’ın…
O zaman çabuk
tutmalıyız elimizi ve yıkmalıyız koşullu esaretini yüreğin.
İhtiyaçlarımızı mümkün
olduğunca aza indirip sadece kıralım zincirleri, hiçbir konuda başkalarına
bağımlı olmadan düşelim peşine gün ışığının olmadı imkânsızlığın telaffuzundaki
o yeknesak dirayetsizliği de tehir edip yorgunluğun tecellisine yığdığımız bir
düş kadar ulaşılmazlığı yetkin kılan bir gerçeğe dönüştürelim hem de vakit
kaybetmeden. İmkânsız seyri mademki telaşlı yalnızlığımızın gözden düşen tek
somut göstergesi, o zaman baş koyalım baş başa kalmadan ölüm denen illeti konuk
etmeden hanemize.