Gönül Soframız...
Masalların sol yarım küresinde ışıyan
ateş böcekleri saklı, kondukları lahitin tam da sağında sırıtkan ve seğirten
hülasa karıncalar.
Üryan yalnızlık kadar korunaklı
dünyaları bir imlerin bir de mimlenmiş demli ömürlerin üstelik örtülü ödenek
misali, semiz ve temiz aksanlar doldurmakta içini dolma dudaklı hangi canlı ise
börtü böcek misali kaygan satırlardan kayma tehlikesi arz eden, görünmez
öznelerin kaygısı iken yine görünür bir kıvamda ve ağdalı bir aksanda şerh
düşmek güne ve tarihine insanoğlunun üstelik nezdinde mutluluk nidalarına eş
bir tat ise geride kalan.
Diyemediklerimin içini boş kümelerle
doldurdukça, ortak paydada buluşma gayreti ile önce özümsüyorum sonra küsüyorum
sonra da çekip gitmelerin derdindeyim. Var mı peki bir hal çaresi?
Sorumun odağında neşeli bir yüz kadar
yüreği ısıtan ne olabilir dememe kalmıyor ki, sarıdan bozma ve kırmızıya çalan
saçları ile ihbar etmeme ramak kala, sızılar ürüyor karınca kararınca.
Dergâhın son müridi o yalnızlık
katsayısı bir de boyasız duvarları saklı sandıkların çehresini bürümüş kıpırtı
yoksunu donuk vücutlar.
Düşüşlere kenetli nice yoksunluk
babında ama göreceli tahayyülü ile anlık bir kaygıyı terk edip dışa vurma içgüdüsü
belli ki yazmanın da yaşamın da temeli arz edilen o mutluluk arayışı.
Zinhar yalan, diye bir çığlık atma
ihtiyacından çıkıp da yola sıdkımızın sıyrıldığı o bilinçsizlikten çıkıp bir
hal çaresi arayışında ve her ne kadar yüksünsek de içimizin acılarını
kaynattığımız sevgi kazanında üreyen bir hale.
Hayli meşakkatli bir öncelik ya da öncesizliğin
yoksunluk babında, varlık olarak sunulduğu ve bizler ki; hiçliği mazeret bilip
ve her nasılsa yarım aklımızla vakıf iken tezahür eden o metanete.
Dibe vuran kaygılar bu da yetmezmiş
gibi h/alay çektiğimiz acılar hem de ne için?
Belki’lerin müşkül kıldığı; seçim
yapmakta zorlandığımız bu da yetmezmiş gibi olan şıkları da elediğimiz hani o
elek misali astığımız satırlar bir de ifşa etmenin özrüne sığınıp af
dilediğimiz.
Tokalaştığımız insanlık güdümlü mermi
misali, sevdiğimiz insanlar hatta karşılık beklemediğimiz basit bir selamın
tebessümüne sığınıp, yüceldiğimiz ve yüce kıldığımız katıksız ruhlar hele ki
biz de bir kırıntısı iken müptelası olduğumuz sevginin…
Göreceli kimine göre bir de kehanet
erbabı zaman ise. Ayıklarken pirincin taşını, boğulmalara rest çektiğimiz ve
gözümüz doymadan sevmelere yüklenip kıyama durduğumuz nice dürtü üstüne üstük
taviz vermediğimiz insanlık kadar da kıymete binmişken sevme de yanında yat
hayallerinin, dercesine.
Çehrelerde kimi zaman aksansız bir
hüzün kimi zamansa aksanlı bir yalnızlık şarkısı sanırsınız ki; mertebe
bildiğimiz değil de gömülü kaldığımız ama her nasılsa yüzeye çıkan baloncuklar
ihbar etmekte varlığımızın kutsandığını ve mutluluğun da arşı alaya çıkan
zaferini.
Sonlar mademki namert bir istila ve mademki
başlangıca meyledip yarım bırakıyoruz çoğu şeyi, zan altında kalmak da mı
kaçışın nüvesi hele ki hak etmediğimiz ama rücu eden belki de tasvip edilmeyip
için için örselendiğimiz ve hep o kaygı: Sevilmemenin maruzatı ne ola ki?
Pekişen kaçıncı dalya.
Hüzün balyaları ile kıt kanaat
mutluluğu eşleştirip kondurduğumuz bir buhran kadar da şahsına münhasır bir
pekiştireç.
Kaçmaktan telef olan benlik mi?
Yüz göz olduğumuz sevginin iz düşümü
mü belki de gönle konan bir bülbül belki de gül bahçesinde solmaya dair o
yalnız bırakılmış boynu bükük gül nezdinde bir inilti kadar da yüreği istila
eden, hazanın en yakın arkadaşı olarak telaffuz edilmeye mahkûm tek bir kelam…
Surelerde buluştuğumuz nice insan
üstelik adsız, tanısız ve kimine göre belirsiz ve tınısız yine de gönül
gözünden hallice bir tefrika iken dile getirmenin imkânsız olduğu.
Kanıtların kayıp, sevdaların ayıp ve
imkânsızlığın da baş tacı olduğu gelin görün ki; Allah katında nice mucizeden
uzak düşmüş hangi boynu büküğün duasının kabul olmayacağını kim iddia edebilir
ki?
Zaman aşımına uğrayan bir beden kadar
güçsüz belki de benliğin tahakkümü ile yeniden evrilmeye müsait bir kimlik
babında o görünmez gücün de ihbarı iken; geceye umut, güne aşk, yüreğe bereket
eken güçsüz addedilen ama potansiyelin de aralıksız sevgi pompaladığı İlahi
Aşkın da en eşsiz kuramı yine mucize babında üstelik tüm soyutlu kimliğin
yeniden diri bir sunumla evrene hediye edildiği kimine göre imkânsızın zaferi.
Zanların korkutucu iniltisi.
Zamanın mağfireti.
Yüreğin zaferi.
Zaferin dibinde biten yeni filizler.
Başak yüzlü çocuklar belli ki umudun
nazenin dalgalanışı hele ki örsün namert; kazanın sükûta devrildiği bir de
nefreti çarçur etme sevdasıyla sevgi ile düşmüşsek yola.
Gönül gözü ne kadar açıksa hatta bir
o kadar yorgun, bir de eşrafı yüreğin ne denli kalabalık ve coşkulu ise bir de
eklendi mi mahremin kutsanan doğasına o İlahi Adalet…
Bereketin en şaşalı sunumu yine
mübarek bir kelamda ve mübarek bir rotada buluşan beşerin sessiz zafer
nidalarına eşlik ederken evren ve Yaratıcı üstelik soluksuz bir miraç kadar da
kayıtsız hatta kayıt dışı onca yapıcı etmeni de ihtiva eden: tıpkı dostluk gibi
tıpkı kesişen iki köprü gibi belki de görünmezin mecali iken görünür kılınan o
aşk ateşi ile evreni de buyur ettiğimiz gönül soframız.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.