
Travmalarla örülü
ve korkunç olarak nitelendirilebilecek bir yaz mevsiminin ardından sonbaharın
gelmesiyle birlikte okullar açılmış ve okulun ilk gününde Murat dedesinin
elinden tutmuş okula doğru gitmekteydi. Bu yaz neler olmamıştı ki? Murat’ın
annesinin evi terk etmesinin ardından boşanma süreci nihayete ermiş ve Murat’ın
anne babası boşanmıştı. Murat’ın velayetini babası almış ve zaten annesi
gönüllü olarak Murat’ı babasına vermişti. Murat annesinin evi terk etmesinden bu
yana hem annesiz hem de babasız kalmıştı. Bu mahkeme kararı yalnızca bir
boşanma kararı değil aynı zamanda Murat’ın müebbet annesizlik kararıydı da.
Elbette Murat bunların yaşandığı o yaz mevsiminde yalnızca küçücük bir çocuktu
ve tüm bu yaşananların vahametinin farkında değildi.
Murat’ın anne ve
babası boşanmış olsa da Murat hala canı yandığında anne diyerek ağlıyordu. O
yaz apar topar sünnet ettirildiğinde de aynı şekilde ağlamıştı. Altı yaşına
kadar yanında olan, onu besleyen, temizleyen, giydiren, uyutan annesi artık yanında
değildi ve hiç yanında olmayacaktı. Bu olağandışı olayı inanlar ne kadar da
olağan karşılamıştı. O boşanma kararını
veren hâkim örneğin hiç annesiz kalmış mıydı ya da altı yaşlında bir anda
annesiz kalıvermenin ne anlama geldiğini biliyor muydu? Anne kelimesinin Murat’ın
boğazında ömrünün sonuna kadar yutkunamadığı ve söyleyemediği bir kelime olarak
kalacağını biliyor muydu peki? Elbette bilmiyordu ve asla bilemeyecekti. Ancak
Murat’ın bunu öğrenmesine az bir zaman kalmıştı.
Dedesi Murat’ın
elinden tutmuş ağır adımlarla ilerlerken yolda gördüğü insanlarla selamlaşıyordu.
Bir elinde Murat’ın küçük eli ve diğer elinde ise hiç bırakmadığı Samsun
sigarası vardı. Murat dedesini hep sigara ile hatırlamaktaydı. Sanki dedesinin
sigarası hiç sönmüyor gibi hissediyordu. Murat’ın spor ayakkabıları, siyah
önlüğü, beyaz yakası ve okul çantası yeniydi. Murat bunun içinde çok
sevinçliydi ve bir o kadar da heyecanlıydı. Heyecanlıydı ama korkmuyordu.
Yalnızca olacakları merak ediyordu. Biraz daha yürüdükten sonra okula
ulaştılar.
Murat ömrü boyunca
böyle büyük bir yapı ve böyle bir kalabalık görmemişti. Okulun koskoca kapıları
vardı. Birçok öğrenci oradan oraya koşuşturuyordu. Hepsinin Murat gibi siyah
önlüğü ve beyaz yakası vardı. Bir gürültü, bir kaos, sanki sonu kesilmeyecek
bir karışıklık. Okulun bahçesinde çam ağaçları vardı, büyük bir futbol sahası
vardı ve bir de basketbol sahası. Murat hayretler içerisinde etrafı
izlemekteydi. Bina eski ama ihtişamlı bir binaydı.
Dedesiyle birlikte
okul müdürünün odasına girdiler. Murat’ın dedesi okul Müdürüne selam verdi.
Ardından Okul Müdürü de “Hoş geldin Osman Ağa.” Diyerek dedesini karşıladı.
Biraz sohbet ettikten sonra Murat’ı Sarı Hoca olarak bilinen Hasan Hüseyin
Hoca’nın sınıfına verdiğini söyledi Okul Müdürü. Okul Müdürü de Sarı Hoca
olarak bilinen Hasan Hüseyin Hoca da Murat’ın yaşadığı ilçede doğmuşlardı. Murat’ın
dedesini de, Murat’ı da ve hatta Murat’ın o yaz yaşadıklarını da biliyorlardı.
Biraz daha sohbet ettikten sonra dedesi Murat’ın elinden tutup Sarı Hoca’nın
sınıfına götürdü. Sarı Hoca ile de biraz sohbet ettiler ve dedesi Murat ile
vedalaşıp okulu terk etti.
Murat sanki
koskocaman bir dünyanın içerisinde girmişti. Sınıfta birçok öğrenci vardı. Hiç
bu kadar çocuğu bir arada görmemişti. Hepsi de kendisi gibi siyah önlük giymiş
ve beyaz yaka takmıştı. Kimisi ağlıyor, kimisi bağırıyor, kimisi koşuyor ve
kimisi de oyun oynuyordu. Murat arka sıralardan birine oturmuş etrafı
izliyordu. Ahşap sıralar çok büyük ve soğuk gelmişti Murat’a. Kimi öğrencinin
annesi ve babası sınıfın kapısında beklemekteydiler. Murat korkmuyordu ama çok
heyecanlıydı. Biraz sonra ön sıralardan bir bağırtı koptu, herkes ön sıraya doğru
toplanmaya başladı. Murat’ta merak etti ve ön sıraya doğru gitti. Kalabalığı
biraz yarınca gördü ki bir kız çocuğu altına çişini yapmış ağlıyor. Hemen
öğretmen geldi, çocuğun annesi ve babası çağrıldı ve problem halledildi. Murat
merakla olup biteni izliyordu. Ardından okul hademesi zil çalmaya başladı. Bu
zil teneffüs ziliydi. Tüm öğrenciler okul bahçesine koşmaya başladılar. Murat’ta
diğer öğrencileri takip etti ve okul bahçesine çıktı.
Hava günlük
güneşlikti. Her yeri çocuk sesleri sarmıştı. Kimisi koşuşturuyor, kimisi ip
sekiyor, kimisi top oynuyor kimisi de geziniyordu. Bu kalabalık ve kaos Murat’ın
çok hoşuna gitmişti. Biraz etrafı izledikten sonra o da okul bahçe duvarının
altındaki çam ağacının altında çam kozalakları ve toprakla oynamaya başladı.
Okul ne de eğlenceli bir yerdi böyle.
Murat oyun
oynamaya daldığından tekrar zilin çaldığını duymadı. Bir an oyundan kafasını
kaldırdığında etrafında çocuk seslerinin ve çocukların olmadığını gördü. İçindeki
heyecan ve sevinç bir anda keskin bir korkuya dönmüştü. Telaşla ayağa kalktı ve
okul bahçesinde koşturdu. Okul bahçesi bomboştu. Okulun devasa kapısına doğru
koştu. Kapının önünde muhtemelen beşinci sınıf öğrencisi olan iki çocuk
duruyordu. Murat o iki öğrenciyi geçip sınıfına gitmekten korktu. Biraz sonra muhtemelen
nöbetçi öğretmen olan bir adam okul kapısından çıktı. Murat’ın korkusu iyice
artmıştı. Koşarak okul bahçesinden çıktı ve evine gitti.
Eve bahçe
kapısından girdiğinde Murat’ın içindeki korku dinmiş gibiydi. Zira evin bahçesi
ve ev alışık olduğu, bildiği ortamlardı. Hava güneşli ve sıcak olduğundan eve
girdi. Babaannesi mutfakta yemek yapmakla uğraşıyordu. Bir anda Murat’ı
karşısında görünce şaşırdı;
-
Ne
oldu oğlum, neden geldin okuldan? Diye sordu.
Murat’ın bu soruya
verecek bir cevabı elbette yoktu. Okuldan kaçtım da diyemezdi babaannesine.
Kendini suçlu çıkarmayacak bir cevap vermeliydi bu soruya ve hiç duraksamadan;
-
Öğretmen
beni okuldan kovdu. Dedi.
Babaannesi şaşırmış
ve öfkelenmişti. Zira bu cevap hiç de beklemediği bir cevaptı. Öksüz kalmış
torununu hangi öğretmen okuldan kovacaktı ki? Hem de okulun ilk günü. Sanki
Murat’ın söylediğini anlamamış gibi tekrar sordu;
-
Okuldan
seni öğretmen mi kovdu?!
Murat babaannesinin
ses tonundaki öfkeyi ve sertliği hemen anladı ve durumun ciddiyetinin farkına
vararak titreyen bir sesle cevap verdi;
-
Evet
babaanne, öğretmen beni okuldan kovdu. Bir daha gelme dedi.
Bunun üzerine babaannesi
öfke içinde söylenmeye başladı. Murat’ın içini bir korku sarmıştı. Yalan
söylemişti Murat ve yalanıyla eninde sonunda ifşa olacaktı. Babaanesi
söylenmeye ve bağırmaya başladı;
-
Gözü
kör olası öğretmen, ne istemiş benim öksüz yavrumdan da okuldan kovmuş.
Osmaaaaan! Neredesin Osmaaaaaaan! Bak çocuğu okuldan kovmuşlar Osmaaaan!
Murat’ın dedesi Osman bir işçiydi ve işçi olması sebebiyle o zamanın işçi babası Karaoğlan lakaplı Bülent Ecevit’in tarafındaydı. Dolayısıyla da tüm aile Ecevitçi yani Halk Partiliydi. Esasında siyasetten pek anlamayan insanlardı ama ülkenin kurucu öğelerine saygı duyan vatanseverlerdi hepsi. 1980 darbesinden birkaç ay evvel Ecevit iktidardan düşmüş ve bir sağ parti iktidar olmuştu. Sağ parti iktidar olunca da elbette tüm devlet kademelerini sağcı memurlarla değiştirmişlerdi. Özellikle idareler tamamen sağ görüşlü memurların eline geçmişti. Murat’ın babası da o dönemde lise öğrencisiydi. Okuduğu okulun idaresi de sağ görüşlü öğretmenlerin eline geçmişti ve sol görüşlü öğrencileri okuldan uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapıyorlardı.
İşte böyle gergin bir ortamda Murat’ın babası Yaşar okulun koridorunda yürürken okulun sağ görüşlü öğretmenlerinden birisi olan Mücahit Hoca tarafından durdurulur. Mücahit Hoca sağ görüşlü bir öğretmendir, cumhuriyet karşıtıdır ve şeriatçıdır. Ayrıca ülkenin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten de nefret etmektedir. Yaşar’a baştan ayağa şöyle bir süzdükten sonra Yaşar’ın ceketinin yakasındaki Atatürk rozetini görür. Yüzünü nefretle buruşturduktan sonra Yaşar’ın yakasındaki Atatürk rozetini söker, alır ve yere fırlatır. Atatürk rozeti yere düştükten sonra üzerine tükürür ve ayağıyla rozeti ezer. Elbette Murat’ın babası Yaşar bu hakaret karşısında sessiz kalmaz ve Mücahit Hocaya bir yumruk atar. Yumruğun şiddetiyle Mücahit Hoca dengesini kaybeder ve biraz ilerdi merdivenden aşağıya düşer ve kolu kırılır. Bunun üzerine Murat’ın babası Yaşar’ı disiplin kuruluna sevk ederler, disiplin kurulu da bir üst disiplin kuruluna sevk eder ve Yaşar ilçenin sağ görüşlü okul müdürleri ve ilçe milli eğitim müdürü tarafından bir daha Türkiye’nin hiçbir okulunda başlamamak üzere okuldan kovar. İşte bu kovulma üzerine Murat’ın babası parlak bir öğrenci olmasına rağmen okula devam edemez. Gerçi Yaşar’ın babası Osman işi mahkemeye taşır ama bu sırada 1980 Askeri Darbesi olur. Yaklaşık iki üç sene sonra mahkeme disiplin üst kurulunun kararını bozar. Ama bu sırada Yaşar evlenir, askere çağrılır derken okul unutulur gider. Aslında Murat’ın babası Yaşar’ın okuyamamasının ve evlenmesinin dolayısıyla da boşanmasının nedeni de bu okuldan kovulmadır. Bu sebepten okuldan kovulmak meselesi Murat’ın hem dedesi Osman hem de babaannesi Havva için derin bir travmadır. Bu travmanın da etkisiyle Murat’ın okuldan kovulma yalanı büyütülecektir. Murat küçük bir çocuk olduğundan ne bu travmanın ne de bu olayların farkındadır. Eğer farkında olsaydı kuşkusuz başka bir yalan uydururdu.
Murat’ın
babaannesinin bu feryatlarının ardından dedesi aynı sabahleyin olduğu gibi
torunu Murat’ın elinden tuttu ve okula doğru yürümeye başladı. Tek farkı bu kez
daha seri adımlarla yürümekteydiler. Murat’ın içinde heyecan değil keskin bir
korku büyümekteydi. Murat’ın dedesi Osman sigara üzerine sigara yakıyordu. Bir
yandan da Murat’a soruyordu;
-
Öğretmen
mi kovdu oğlum seni okuldan?
-
Evet
dede, öğretmen kovdu.
-
Hangi
öğretmen kovdu oğlum?
-
Sarı
kafalı öğretmen kovdu dede.
-
Niye
kovdu seni? Yoksa yaramazlık mı yaptın?
-
Yok
dede yaramazlık yapmadım.
-
Peki
ne dedi öğretmen?
-
Git
dedi okuldan, bir daha gelme dedi.
-
Yaaa.
Biraz sonra okul
göründü. Okulun büyük kapısının kenarında yine iki öğrenci duruyordu. Murat’ın
dedesi direk okul müdürünün odasına girdi. Girmeden önce de Murat'ı okul
Müdürünün kapısının önünde bıraktı ve burada bekle dedi. Murat o sırada okul
duvarındaki resimlere dalmıştı. Resimlerde Osmanlı padişahları tasvir edilmişti.
Biraz sonra okul müdürünün kapısı açıldı ve müdür kapının önündeki öğrencilerden
birisine;
-
Oğlum
Hasan Hüseyin Hoca’yı çağırın bana. Diye seslendi.
Öğrenci çocuk
muhtemelen beşinci sınıftaydı ve nöbetçi öğrenciydi. Koşa koşa Hasan Hüseyin
Hoca’nın sınıfına gitti. Biraz sonra da Hasan Hüseyin Hoca sınıftan çıkıp
koridorda belirdi. Murat çok utanıyordu. Hoca ilerlerken müdürün odasının
kapısı açıldı ve dedesi Murat’ı içeri çağırdı. Müdür tok bir ses tonuyla;
-
Sen
neden eve gittin evladım? Diye sordu.
Murat korkuyla titriyordu.
Ne diyeceğini bilemiyordu. Korku küçük bedeninin her zerresini sarmıştı. Yalanından
dönmek istemiyordu. Yalan da söylemek istemiyordu. İki arada bir derede kalmıştı.
Titreyen bir ses tonuyla;
-
Evet.
Dedi.
Müdür ise;
-
Korkma
oğlum hangi öğretmenin seni okuldan kovdu? diye sordu.
Murat korkudan
bayılmak üzereydi ve yine aynı titrek ve ürkek sesle;
-
Sarı
Öğretmen dedi.
Tam da o sırada kapı
çalındı ve içeri Sarı Öğretmen lakaplı Hasan Hüseyin Hoca girdi. Murat
öğretmenini karşısında bayılacak gibi oldu ve ağlamaya başladı. Bunun üzerine Müdür
dedesine Murat’ı dışarı çıkarmasını söyledi. Murat dışarı çıkarıldı. Lavaboda
elini yüzünü yıkadı. Korkuyordu. Sonra dedesi de müdürün odasına girdi. Biraz
zaman geçtikten sonra Murat’ın dedesi Osman ve Hasan Hüseyin Hoca müdürün
odasından dışarı çıktılar. Hasan Hüseyin Hoca Murat’ın dedesiyle konuşuyordu;
-
Sen
merak etme Osman Ağa, bu çocuk okulun ilk günü korkmuştur. Ondan öyle demiştir.
Şimdiye kadar biz hangi çocuğu okuldan kovmuşuz ki senin torununu okuldan kovalım?
Kimi çocuk ağlar, kimi çocuk bağırır, senin torun da böyle deyivermiş işte.
Murat, Murat’ın
dedesi ve Hasan Hüseyin Hoca sınıfın kapısına kadar geldiler. Murat korkudan ve
utancından tir tir titriyordu. Yere bakıyordu. Sınıfa girerken dedesi;
-
Haydi
oğlum geç sınıfına, okul bitmeden eve gelme dedi.
Ardından Murat’ın
başını okşayıp oradan ayrıldı. O sırada Hasan Hüseyin Hoca da içeri girip
sınıfın kapısını kapattı. Murat yerine oturmuştu ama hem korkuyor hem de
utanıyordu. Öğretmen sınıfa girince sınıfın gürültüsü biraz kesilmişti.
Öğretmen masasına oturdu ve Murat’a baktı. Bir iç çektikten sonra;
-
Murat!
Murat! Kalk bakalım ayağa! Dedi.
Murat korku ve
utanç içerisinde ayağa kalktı. Ardından Öğretmen;
-
Murat,
ben seni okuldan mı kovdum? Diye sordu.
Murat ne
diyeceğini bilmiyordu. Dili damağı kurumuştu. Sesi çıkmıyordu. Ağlamaya başladı.
Utancından ağlıyordu. Öğretmen Murat’ın ağlamasına aldırış etmeden tekrar soru;
-
Murat!
Söylesene oğlum ben seni okuldan mı kovdum?
Öğretmen biraz
daha sert bir ses tonuyla sormuştu bu soruyu. Utancına korku da karıştı Murat’ın
ve;
-
Kovmadınız
öğretmenim. Diye cevap verdi ağlayarak.
Öğretmen de öfkeli
bir şekilde;
-
O
zaman ne diye dedene beni öğretmen kovdu dedin oğlum?
Aslında bu sorunun
cevabını Murat’ta bilmiyordu. Deyivermişti işte, söyleyivermişti. Ağzından öyle
çıkmıştı. Şimdi ise yalanı ortaya çıkmıştı ve ne diyeceğini bilmiyordu. Ömrü
boyunca da böyle bir durumda ne diyeceğini bilemedi zaten.
Bir şekilde zaman geçmişti
her zamanki gibi ve o günde akşam olmuştu. Dedesi Murat’ın yalan söylediğine inanmıştı
ama babaannesi inanmamıştı.
-
Oğlum
neden yalan söylesin, yalanı nereden bilsin küçücük çocuk? Öğretmen kovmuştur
sonrada korkusundan kovmadım demiştir. Demişti.
Bu olay öylesine
yaşanmış ve zamanın silik sayfalarında unutulmaya yüz tutmuştu ama yalnızca
Murat’ın zihninde unutulmaz bir iz bırakmıştı. Hatta bir travmaya dönüşmüştü ve
her defasında Murat’ın karşısına tekrar ve tekrar çıkmıştı. Çözümlenmeyi
bekleyen bir düğüm olarak Murat’ın kafasında ömrünün sonuna kadar yaşayacaktı
bu okulun ilk günü anısı.