Uçsuz bucaksız bir çölün ortasında, susuzluktan ölmek üzere olan bir adam düşün. Kılını dahi kıpırdatacak mecali yok.
Ve bir şey olur. Gözlerinin parlamasını, kalbinin hızlanmasını sağlayan, umut dolu bir şey... İlerisinde bir vaha görür.
Bilmez ki, seraptır. Lakin ölümü def eder de ayaklanır. Az önce kılını kıpırdatamayan adam, koşar büyük bir umutla.
Koşar da, yine kuru ve sıcak kumlar karşılar irileşen gözlerini. Şaşkın ve bitiktir. Lakin bir damla su görür yerde, o da kendi gözlerinden düşen.
İşte sen o vaha... Kendimi kandırdığım o zehirli umut... Kurduğum o en büyük hayal... Ve koşarak kucakladığım sonum...
Ve Düşün ;
Tüm insanların aynı göründüğü ve paranın tedavülden kaldırıldığı bir dünya düşünün. Çirkinliğin ve güzelliğin gözlerle görülmediği, eşitliğin hüküm sürdüğü bir dünya...
Ancak böyle bir dünyada bulunur o ağızlarınızdan düşürmediğiniz aşk. Ve ancak böyle bir dünyada bulunur o meşhur özgürlük...ve adalet. Lakin görünen o ki, biz insanlar -ebediyete dek- tüm bu kavramlara uzak ve hasret öleceğiz.
Ve Düşünmemek için ;
Bir anlık cesaret gerekiyordu belki de, hayalleri gerçek kılmak, veyahut altlarında ezilmek için. Lakin bu denli büyük bir hayal kırıklığını kaldıramayacak kadar güçsüzdü omuzlarım. Korkaklık bu, biliyorum. Ama sen bilmiyorsun; ihtimalinin her gün bana nefes aldırttığını ve ''hayat'' denen bu sahteliğe katlanmama vesile olduğunu. Fakat bu da bir bahane değildi elbet. Ki seni içimde öyle büyüttüm ki, -kahretsin!- aslın ile yetinemezdim artık.
Aşk, bir kişiyi fazlaca sevmek mi sadece? Yoksa o kişiyi şablon kılıp, elden geldiğince kutsayıp, gereksizce, -hak etmese de- yüceltmek mi? Bir korkak için belki de fazla büyük laflar bunlar.
Mazur görünbeni.
Hayır! Anmayacağım onu.
Öyle bir kelime ki, -telaffuzu halinde dahi- terkettiği dudağı yakan o üzgünüm mesajı , düşüncesi düşünce akla, içten içe insanı kemiren, ürpertici, korkutucu, karanlık ve ıssız bir kelime. Hayır...Ölmekten çok, yaşayamamak gibi o kelime ''üzgünüm'' ...
''Eline kalem yakışıyor'' diyenlerim var. Elime kalem yapışıyor, bilmiyorlar. -ki bahsi geçen o kelimeden- Kaçmanın mümkün olmadığını fark ettiğim zamandan bu yana yazıyorum. Bir şeyleri biriktirmeyi ve saklamayı hiç mi hiç sevmiyorum.
Varlığını hissedebiliyorum. Etrafımda, aklımda... İçime çektiğim kirli metropol havasında... Odam da bilhassa. Duvarlarda... Tavanda... Kafamı içine gömdüğüm yorganda... Varlığımı bana hatırlatan her şeyde hissedebiliyorum onu.
Bu hayat, neye sahip olmamıza izin veriyor? Sadece zaman... Miktarı muamma, azıcık ve kontrolü dahi bizde olmayan zaman... İşte size ''ömür'' dedikleri şey bu. Freni patlamış bir kamyon, pimi çekilmiş bir bomba... Ve tüm bu ihtişamın içinde bir de o kelime ''üzgünüm''...
Hayır! Anmayacağım onu. Masumiyetine kanmayacak, kurşuna dizeceğim. Suçlu değil, bir vebalıdır o. Akla bulaştığı vakit, insanı eriten, sonsuz bir geceye sevk eden bir illet. Güçsüzce bir bünyeyi en yakın binaya tırmandıracak ve akabinde onu ölüme davet edebilecek kadar centilmen bir musibet. Ama hayır... İntihar değil bu. Var olmanın dayanılmaz yükü altında ezilmek, ''düşünmek'' denen işkenceye çokça maruz kalmaktır.
Korktuğum şey o değil. Haşa! Bana düşündürdükleri ve hissettirdikleri... İşte asıl bundan ödüm kopuyor. Mermilerden korkmanın saçma olması gibi. Ki ben, namlulardan korkarım üzerime doğrultulan. Ve o kelime... Soğuk, sahipsiz, saldırgan, umursamaz ve kör bir düşmandır bana.
Tesiri ile esiriyim onun. Geçiciliğin verdiği büyük hayal kırıklığı içinde, endişeli ve korkak. Lakin o var, biliyorum. Ve bu beni büyütüyor. Halbuki erimek istiyordum ben. Küçülmek ve mümkünse yok olmak istiyordum. Gözüm yükseklerde değildi oysa. Hoş, olsaydı da... Oradan atlamak içindir boşluğa. İşte o, bunu bana yaptırabilirdi. Ama artık çok geç. Ben... Kalabalığım.
Ona rağmen.