
Ortaokulda
Ereğli’de okurken, hafta sonları köye dönmek benim için hem özlem, hem de umut
demekti. Köyümüzün minibüsü yoktu, sadece Yusuf Amca’nın ve Mehmet Amca’nın at
arabaları vardı. Ama onlar da erken giderdi, çoğu zaman yetişemezdim. Ben de
yaya düşerdim yola, tek başıma, Ereğli’den Halaçlı’ya doğru…
Özellikle
pancar zamanı, amcamlar traktörle pancar çekerlerdi. Ali Amcam’ın traktörü öyle
güçlüydü ki, sesi Ereğli’den bile duyulurdu. Hele direksiyonun başında amcam
varsa, motorun sesi daha bir tok, daha bir tanıdık gelirdi bana.
O sesi duyar duymaz içimde bir umut kıpırdanırdı:
“Belki de bugün beni görür, birlikte gideriz köye.”
Ve bazen
gerçekten de öyle olurdu.
Dek gelirdi…
Amcam beni bulur, traktörün römorkuna alırdı. Pancar fabrikasına birlikte
gider, pancarları boşaltır, sonra köy yoluna koyulurduk. Ama o yolun en tatlı
durağı vardı: Çimen ekmek!
Her seferinde amcam bana çimen ekmek ısmarlardı. O ekmeğin sıcaklığı, o lezzet,
o samimiyet…
Ne zaman ısırırsam, çocukluğumu ısırırdım sanki.
O ekmeğin tadı damağımda kaldı, amcamın yüreği kalbimde.
Amcam
olmadığında…
Yine düşerdim yollara. Ama yol uzardı, sessizleşirdi.
O zaman yürümek daha zordu. Çünkü özlem sadece mesafeden değil, eksik kalan
bir yürek sesinden olur bazen.
İnsan
çocukluğundaki sesleri, kokuları, o küçük mutlulukları…
Hiç unutmaz.
Ben de unutmadım… Ali Amcam’ı da, çimen ekmeği de…