Girelim Güzel Sözlerle Kelâmın Akışına


Girelim Güzel Sözlerle Kelâmın Akışına

 

Girelim güzel sözlerle kelâmın akışına, takılalım bakışına… Gönlümün kıyı köşesinden çekip çıkardığım bir rüzgâr, adını bilmediğim limanlara savuruyor beni. Her kayıp, cebimde bir ağırlık; her anı, kalbimin iç cebine ilişmiş yamalı bir mendil sanki. Duvar diplerine yazılmış şarkı sözleri gibi, içimde eksik bir ezgi dolaşıyor. Zamansa, kırık bir pusula gibi—nerede duracağını bilmeyen, yönünü şaşırmış bir saat kolu. Bazen bir martının çığlığına denk düşüyor içimin sustukları; bazen de bir pazarcı tezgâhında unutulmuş solgun bir karanfile... Ve ben, yandan çarklı hayallerimle seğirtirken düşlerimin kıyısında, her şey biraz eksik, biraz fazla, biraz da hiç olmamış gibi. Geriye düşen her zaman kırıntısı, sanki eski bir ansiklopedi sayfasında altı çizili bir kelime gibi—anlamı unutulmuş, ama izi baki. Gönül tezgâhında sergilikten düşmüş bir iç çekişim var, üstünde toz, altında umut biriken… İçimde büyüyen her sessizlik, aslında kelime bekleyen bir çığlık gibi büyüyor.

Zihnimin kıyılarında yosun tutmuş cümleler var; çocukluğumdan kalma, geceyle al takke ver külah olmuş düşler... Ahşap bir sandığın dibinde bulunmuş bir resim gibi solgun ama hâlâ sitemli. Yanan gemiler var hâlâ, kimi inadına, kimi adanmışlığıyla. Kimi bir bakışta alev almış, kimi bir gülüşte küle dönmüş. Ve ben, limanlarımı kendim yakıp kendim yıkan, Kaf Dağı’ndan devrilmiş hayallerle baş başa kalan... Gölgesinden kaçan bir çocuğun izinde yürüyorum sanki—her adımda bastığım taş, geçmişten fısıldıyor. Hatırlamakla unutmak arasında salınan o ince çizgide, zaman kirli bir cama yazılmış “gel” kelimesi kadar silik ama hâlâ çağıran.

Sırtımda kırık saatlerin yorgunluğu, cebimde sayamadığım düş kırıklarım var… Her biri, bir pazartesi sabahına sıkışmış pazar hüznü gibi. Yazdıkça dökülmüyor içimdekiler, tam tersine çoğalıyor: her kelime bir sis halkası, her bir tütün sarısı gibi çökmüş yüreğimin kıyısına… Ve sevda... Eh, o da artık bir yaldızlı kartpostal belki; köşesi kıvrılmış, kenarında tarih yazılı ama gönderilmemiş. Bakışlarımda bir sefer tası nostaljisi, gözümün önünde yanan gemilerin külünden doğan bir sessizlik. Sanki her kelime, bir rüzgâr sokağında unutulmuş yağmurluk; ne korur ne bırakır. İçimde bir yankı, sustukça büyüyen, bir radyo frekansında gecikmeli çalan eski bir türkü gibi. Ne zaman başlasa, içimden biri hep kalkıp pencereyi aralıyor, bekler gibi, kim olduğunu hatırlamadığı birini.

Kalbimde bir çay demliği buharı; ince belli hatıralar dökülüyor bardağa, şekersiz ama sıcak. Her yudumda başka bir zamanın lekesi kalıyor dudaklarımda. Şehrin kornaları bile anlaşılmış bir suskunluk gibi geliyor, o kadar alışmışım ki gürültüyü duymamaya. Ve yol… Hep bir çıkmaz sokağa varıyor. Ama belki de biz, yolları çıkmaz sanarak yürümeye alıştık. Belki de yönsüzlüğümüz, bizi en gerçek limanlara taşıyor ve limandaki son gemide beni bekliyor size ulaştırmak için. Bir bankta unuttuğum düşler var—rengi solmuş, köşesi yırtık ama hâlâ kıymetli. Üzerinden martı geçmiş, biraz deniz kokmuş, biraz da geçmişle ıslanmış. İçimde konuşmaktan yorulmuş bir şair oturuyor sanki elinde boş bir sayfa, içine hep bizi yazıyor, yazdıkça siliyor. Kalem kâğıda küsmüş belki, ama kalp hâlâ ısrarla çırpınıyor. Ayakkabılarım çamurlu, çünkü yürüdüğüm yol suskunlukla döşeli. Her adımda içime batan sorular, her köşe başında bekleyen yarım kalmış vedalar… Ve gözlerimde bir gece lambasının yorgun ışığı, ne aydınlatır ne karanlığa katılır. Belki şair geçmişte mahsur kalmış ama yazıya sığınmış birini yazıyordur.

İçini açan başka cümleler var elinde. Pas tutmuş bir kapı kolu mu, rutubetli bir istasyon bekleme salonu mu, yoksa kendi gölgesine küs bir sokak lambasının karanlığında mı yazıyor bilinmiyor, kalemin gönülle atan sesi duyuluyor uzakta.

Yarım kalmış vedalar gibi oturuyor satır aralarına bazı cümleler; söylenmemiş bir “özür”, unutulmuş bir “hoşça kal” gibi. Kalbimde, eski bir posta kutusunun paslı kapağı var—içinde okunmamış mektuplar, üstünde “adresine ulaşamadı” damgası. Belki de kelimeler, ulaşamadığımız hislerin tek tanığıdır. Bir sigara dumanı gibi yükseliyor imgeler zihnimde, dağılıyor sonra—tutulamayan bir düşün peşindeyim sanki. Ay sonu gibi tükenen umutlar var, her yeni sabaha borçlu bir uykusuzluk hâliyle. Ve hâlâ, geçmişin camında buğudan bir isim: silmek istedikçe daha görünür olan…

Sokak lambalarıyla sırdaş oldum; onlar da tıpkı benim gibi, sabaha kadar yanıp duran ama kimseyi beklemeyen. İçimde büyüyen bu hikâyeyi nereye koysam bilemiyorum: ne zamana ait, ne de geleceğe hazırlıklı. Yalnızca şimdiye sığınmış, bir denemenin içinde nefes alan solgun bir gölge gibi. Çünkü kelimeler bazen sadece söylenmek için değil, dayanmak için var olur. Ve biz—harf harf dökülen bu yorgun yoldaşlar—bir cümlenin gövdesinde dururuz. Bazılarını tutarız, bazılarını bırakırız. Ama hiçbirini heder etmeyiz; çünkü kırılmadan yazmanın yolu, kendini saklamamaktan, yıkılmadan anlatmanın yoluysa, her kelimeye bir parça kalp vermekten geçer.

Sustuğum her şey, yazdığımda kendini affettiriyor gibi... Vesselam.

Mehmet Aluç

 

 

 


( Girelim Güzel Sözlerle Kelâmın Akışına başlıklı yazı kul mehmet tarafından 16.06.2025 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu