Kırmızı Fesli Fesi Altın Dizili Nineler
KIRMIZI FESLİ, FESİ ALTIN DİZİLİ NİNELER
Nergisleri andıran sarı küçük çiçeklerle bezeli pazen kumaş, parmaklarının arasından tek bir noktaya hizalanıyordu. Kol çevrildikçe ilerleyen ip, iğnenin insafına bırakılan kumaşın teninde art arda kesikli çizgiler bırakıyordu. Bu sabah sanki saat işlemiyordu, her şey durmuş gibiydi. Ne kuşların ne horozların ne de sıra sıra servi çam ağaçlarının arasından ıslık çalan rüzgârın sesi duyuluyordu.
Dağların arkasından açık pembe kendini göstermeye başlayan güneş, Zeynep’in düşünceli yüzündeki kara bulutları aralayabilirmiş gibi kendinden emindi. Kumaşı dikiş makinesinin ağzından aldıktan sonra bakışlarını mutfak rafının ikinci katındaki kutuya çevirdiğinde kırmızı fesli, fesi altın dizili ninelerle tanıştığı günlere, çocukluğuna gitmişti Zeynep..
Adana’nın sıcağında olaylar, insanlar hatta düşünceler bile kaynıyordu. Göz alabildiğine karpuz tarlaları, sayılarını kimsenin tam olarak bilemediği küçükbaş ve büyükbaş hayvan sürülerinin yanı sıra kocaman bir şekerci dükkânını andıran üzüm bağları ve safkan atlarıyla nam yapmış varlıklı bir ailenin kızı olarak doğmuştu Zeynep.
Kim bilir ne büyük sofralar kurulmuştu, ne coşkulu kutlamalar yapılmıştı onun için. Babası iri kıyım, kara yağız bir adamdı. Her an yoğun olması Zeynep’in ona yaklaşmasını zorlaştırıyordu. Akşamları kendisiyle vakit geçirdiği o kısacık zamanları öyle çok özlüyordu ki.
Varlıklı insanların dostu da düşmanı da çok olurdu. Babasının kaç tane düşmanı kaç tane dostu olduğunu hiç bilmiyordu Zeynep. Bir gün köydeki düğün kalabalığını fırsat bilen bir yabancı babasının canına kıyınca, en az bir düşmanı olduğunu öğrenmişti. Çok kötü günlerdi; annesi her gün ağlıyordu, bir dağ gibi duran babası artık baktığı hiçbir yerde yoktu. Aynı yıl içinde Cumali dayısının yanına taşındılar. Kendisini yoksun ama huzurlu hissettiği günleri dayısının yanında yaşamıştı Zeynep. Bir dediğinin iki olduğunu hiç bilmezdi.
Kendini bildiği ve çevresini, olayları, insanları algılamaya başladığı zamanlarda Zeynep’in yolu, kırmızı fesli, fesi altın dizili ninelerle kesişmişti. Çevre köyler de dâhil, atın yetişebildiği her yere şifa, intizam ve sulh dağıtmaya niyet eden bu ninelerin önce çırağı sonra da sağ kolu olmuştu Zeynep.
İğne vurmaktan doğum yaptırmaya, yaralara ilaç hazırlamaktan kız istemeye, tavukların ne zaman kuluçkaya yatırılacağından kurbanlık seçimine ne çok şey öğrenmişti. Bunlardan başka düğün ve cenaze yemeklerini yapıp sofra donatmaya, köye gelen giden misafirlerin ağırlanma işinden bayramlarda özel günlerde gelenek ve göreneklerin usulüne uygun yapılmasına, büyük kararların – tarla alım satımı, kız alıp verme, ailelerin içindeki huzuru otoriteyi sağlama- alınmasına kadar birçok iş bu ninelerin çabalarıyla gerçekleşiyordu.
Zeynep’in mahareti, zekâsı, el çabukluğu ve bilgiye aç hali ninelerin takdirini her gün kazanmaya devam ediyordu. Yeni şeyler öğrendikçe koluna eklenen altın bilezikler artık diğer kadınları kıskandırmaya başlamıştı. Hali vakti yerindeydi işte, neden bu işlerle kendini yoruyordu ki! Bunu anlamak mümkün değildi.
Müşkül durumda olana yardım ettiği gün, kendini bir nehrin üzerinde kanatlarını çırpan kuşlar gibi hissediyordu. İşte tüm tasası bu nehrin sularına karışıp uzaklara akıp gidiyordu. Bu kırmızı fesli, fesi altın dizili ninelerin en kıdemlisi olan Emiş Nine: “Bizim yaşımız ortada kızım, hak vaki olup da diğer âleme göçersek, sen bizim bayrağımızı evelallah yere düşürmezsin. Ben buna inanıyorum.” dediğinde Zeynep o gün sanki yirmi yaş büyümüştü. Dünyaya ekilecek iyilik tohumlarının dağıtıcısı olmak herkese nasip olmazdı çünkü. On altı yaşına kadar hayatı böyle dolu dolu geçmişti.
Annesi Hanife Hanım’ın evlendirilmesi aile büyükleri tarafından uygun görülünce anne ve kızın hayatı bambaşka bir seyir almıştı. Hatay’ın köyüne gelen Hanife Hanım ve Zeynep, yeni bir düzene ayak uydurmak zorunda kalmışlardı. Adana’daki zenginlik ve bolluğa alışmış bir kadın olması Hanife Hanım’ın bir süre yabancılık çekmesine sebep olmuştu. Kocası rençperlik ve odunculuk yaparak, Suriye’den kaçak mal (kahve, çay, renkli porselen fincan takımları, içi çiçek desenli emaye tabaklar, kadınlar için sürme ..) getirmeye giderek geçimini sağlarken, boş kalan vakitlerinde de imece usulü köyün işlerine yardım ederdi.
Hem kafasını dağıtmaya hem de aile bütçesine katkı sağlamak için Hanife Hanım dikiş dikerdi. Zeynep’in Adana’da çok faal bir hayatı vardı ama Hatay’a geldikten sonra bir arkadaş bile edinememişti. İnsanlar ona amaçsız ve sığ gelmişti. Haklarına razı gibiydiler. Yıllar geçtikçe evin içindeki koşuşturan insan sayısı da artacak, Zeynep’in beş kız, iki erkek kardeşi olacaktı.
Bir gün Zeyneplerin evine beş tane kırmızı fesli, fesi altın dizili nine geldi. Zeynep koşarak kapıyı açtığında bir süre şaşkınlık yaşamıştı ama bu sevinçle karışık bir duyguydu.
Onları içeriye buyur ettikten sonra ninelerden biri “Kızım hele bir şerbet yap da biz de biraz soluklanalım.” dedi.
Zeynep “Hoş geldiniz, şeref verdiniz. Ben şimdi geliyorum.” deyip mutfağa geçti. Şerbetleri taşırken, oturup, kalkarken bu nineler kızı baştan aşağıya incelediler. Zeynep ise Adana’da bıraktığı ninelerden burada da olduğunu görmenin heyecanıyla büyülenmiş gibiydi. Nineler gittikten on gün sonra haber geldi “Müsaitseniz hayırlı bir iş için kahvenizi içmeye geleceğiz.” diyorlardı. Ninelerin neden Zeynepleri ziyaret ettiği artık belli olmuştu.
Gelmeler, gitmeler, tanışmalar, hediyeler, davullar derken Zeynep karşı köye gelin gitmişti. Gittiği köyde Zeynep’in yolu kırmızı fesli, fesi altın dizili ninelerle yeniden kesişti. Elif, Rüzgâr ve Ateş Nine, Zeynep’i yanlarına almışlardı ve böylece o da eski faal hayatına yeniden dönmüştü. Bilgisine bilgi katmaya devam ederken kısa sürede köyün ve ninelerin göz bebeği olmuştu.
Zeynep’in kocası Ali, öksüz büyümüş kendi halinde çalışkan bir duvar ustasıydı. Zeynep’in bu evlilikten beş kızı ve iki oğlu olacaktı. Kimse sağlık durumunun bu kadar doğuma uygun olup olmadığını önemsememişti. Zaman zaman nefesi daralır, ayakları şişerdi. Doktora gidince kalp hastası olduğu ortaya çıkmıştı. Yine de görevlerine hiç ara vermez, yaşlılarla muhabbet etmeyi de ihmal etmezdi. Onlar da Zeynep Bacı’ya gelip geçerken mutlaka uğrarlardı. Akşamları bile oturmaya gelirlerdi. Sözü doğru, zeki, ileri görüşlü, hünerli bir kadındı vesselam.
Karşı köyle aralarında akan büyük bir dere vardı. Bu dere kışın daha şiddetli akar ve çocukların karşı köydeki okula gitmelerinde zorlukların yaşanmasına sebep olurdu. Hayvanı olanlar hayvanla, olmayanlar da kendi sırtında her gün çocuklarını karşı tarafa geçirmeye çalışırlardı. Belli ki devletin daha gelmek için vakti vardı.
Zeynep Bacı bir gün kırmızı fesli, fesi altın dizili ninelerle istişare yaptı ve bu sorunu çözmek için ilk adımını attı. Köylüler her gün bu zorluğu yaşamalarına rağmen, bir çözüm olabileceğini düşünmekten acizlerdi. Zeynep bunu anlamakta zorluk çekiyordu. Köyün ileri gelenlerinin üzerine ölü toprağı serpilmiş gibiydi. Bu bananecilik ne kadar da konforlu bir şeydi. Görünüşe göre hiç kimse onun yanından ayrılmak istemiyordu. “Devlet dururken, bu işlere soyunmak size mi kaldı?” demeleri de cabası.
Zeynep, ninelerin izniyle Adana’daki dayısından yardım istedi. Cumali dayısının adamları geldiler, dereyi incelediler, planlarını çizip ivedilikle çalışmaya başladılar. Özverili ve hakkıyla görevlerine devam eden bu adamlar sonunda insanların karşı köye güvenle geçebileceği ahşaptan sağlam bir köprü yaptılar. Köylü artık rahata ermişti. Çocuklar yanlarında büyükler olmadan okula gidip gelebiliyorlardı. Bu durum çocukların özgüvenini de güçlendirmişti. Köprü yapıldıktan on üç yıl sonra da Köy Hizmetleri gelip, hayvanların ve arabaların geçebileceği kalıcı bir köprü yapacaktı..
Zeynep’in hayatı gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçmişti. Artık kırk sekiz yaşındaydı ve hastalığının da etkisiyle eski takati kalmamıştı. Evi, tarlayı, hayvanların bakımını uzun zamandır kızları idare ediyordu. Güneş çoktan doğmuş, tozu dumana katarak koşan bir atlı bahçe çitini geride bırakmıştı. Karşı köyden doğum haberi gelince, Elif Nine Zeynep’i almaya gelmişti. Hazırlanıp apar topar yola çıktılar..
Sofadaki sedirde iki gündür dinleniyordu Zeynep, giderek gücünün azaldığını hissediyordu. Evin işleriyle ve gelen gidenle ilgilenen ortanca kızı Kamer annesinin bu durumuna çok üzülüyordu. Annesini kafasında kırmızı fesiyle çalışmaya devam eden bir nine olarak ne çok hayal etmişti oysa.
Kamer bir gün annesinin yanına gelip, uyumadığını görünce, “Bir şey istiyor musun anne?” diye sormuştu. Zeynep “Yok kızım sağ ol. Ellerine sağlık evi çok güzel çekip çeviriyorsun.” dedi. Kamer bir konuyu annesiyle konuşmak istiyordu ama bir türlü söyleyemiyordu. Bir an cesaretini toplayıp “Anne sana bir konudan bahsedeceğim ama önce beni bir dinle lütfen.” diyerek anlatmaya başladı:
“Beni yanlış anlama olur mu? Sen artık ninelerle göreve gidemiyorsun, ablalarımın bu konulara zaten ilgisi yok. İznin olursa senin yolundan yürümek istiyorum. Ama senin düşüncelerin benim için çok önemli. Bu konuyu bir düşün lütfen.”
Zeynep şaşkın ve heyecanlı dinledikten sonra yorgun sesiyle “Tamam kızım düşüneyim.” deyip yeniden dinlenmeye devam etti.
Köyün sakinleri yediden yetmişe Zeynep Bacı’yı ziyarete geliyorlardı. Onu çok yormadan beş on dakika da olsa uğrayıp teselli vermek, moralini yükseltmek istiyorlardı. Kırmızı fesli, fesi altın dizili nineler de her gün uğrayıp nefesini rahatlatmaya çalışıyorlardı. Zaten ellerinden daha fazlası da gelmiyordu.
Durumu kötüleşince, kocası Zeynep’i Adana’ya doktora götürmüştü. Köyde herkesin yüreği ağzında “Allah vere de kötü bir haber gelmeye!” sözü dolanmaya başladı. Zeynep’e dua eden o kadar çok insan vardı ki, böyle bir sevgiye bu köyde daha önce hiç kimse şahit olmamıştı.
Doktor, Zeynep’i muayene ettikten sonra “Sen bir kalp hastasısın ama bunu unutup, kendini haddinden fazla yormuşsun. Dinlenmen lazım artık senin.” uyarısında bulunmuştu.
Hastaneden geldikten sonra Kamer annesini bir kuş gibi besleyip biraz toparlanmasını sağlamıştı. Sakin bir günde Zeynep kızı Kamer’i çağırdı. Mutfak rafının ikinci katındaki ahşap kutuyu getirmesini söyledi. Kamer elindeki kutuyu annesine verirken, Zeynep karşısındaki sandalyeye oturmasını işaret etti.
“Hatırlarsan bana sorduğun bir soru vardı. Sen haklısın biliyor musun kızım. Bu yolda ben artık yürüyemiyorum. Benim şifa dağıtmaya başladığım yıllardaki o heyecanı ve ışıldayan gözleri sende görüyorum.” derken kutuyu açıp içindeki kırmızı fesi çıkarttı. Kamer’in kalbi bir at gibi koşmaya, dereleri, vadileri, gelincik tarlalarını geride bırakmaya başladı..
“Aldığın sorumluluğun her zaman farkında ol. Nenelerin sözünden hiç çıkmadan görevlerini yerine getirmeye çalış. Hal ve hareketlerinle de beni utandırma kızım. Senin bu yolda yürümene ben gönülden razıyım.”
Zeynep, kırmızı fesi Kamer’e uzatırken o da başını eğdi ve Zeynep fesi kızının başına giydirdi. Kamer öyle mutlu olmuş öyle gururlanmıştı ki gözlerinden iki tane yağmur damlası yanaklarına düştü.
Tülay Mavi Yıldırım
Kırmızı Fesli Fesi Altın Dizili Nineler başlıklı yazı TülayMaviYıldırım tarafından
13.03.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir.
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.
İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
- Yorumlar 5
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yükleniyor...
Yorum yazmak için giriş yapın.