Sokak Lambalarının Sarı Işığı
Sokak Lambalarının Sarı
Işığı

Sokak lambalarının sarı
ışığı asfaltı ıslak göstermiyordu aslında; yağmur iki gündür dinmişti. Ama
herkesin ayakkabısı hâlâ ıslakmış gibi hafifçe yapışıyordu yere. Adımlar
yumuşak, temkinli, sanki kaldırım taşlarının altında bir şey uyuyormuş da
uyanmasın isteniyormuş gibi.
Kimse yüksek sesle konuşmuyordu.
Konuşsa bile kelimeler boğazda yarım kalıyor, dudaklar hareket ediyor ama ses
dışarı çıkmıyordu tam. Sanki herkesin dilinin ucunda aynı cümle bekliyordu:
“Şimdi söylesem… Her şey biter mi?”
Mahallede ilk yürüyüşe
başlayanlar çocuklar oldu. Beş-altı yaşlarında bir kız, elinde kırmızı saplı
beyaz bir poşet, annesinin elini bırakıp karşı kaldırıma koştu. Ama koşmadı
aslında. Koşar gibi yaptı. Adımları havada asılı kaldı bir an, sonra yere
değdiğinde ses çıkmadı. Annenin yüzünde o tanıdık panik geçti: “Dur!” demek
istedi ama sesi boğazında düğümlendi. Kız durdu zaten. Karşı kaldırımdaki
adamın gözlerine baktı. Adam kırklı yaşlarda, gri montlu, sakalı uzamış. Göz
göze geldiler. İkisi de gülümsemedi. İkisi de kaçırmadı bakışını. Sadece… Onayladılar
birbirlerini. Sonra adam başını hafifçe eğdi ve yürümesine devam etti.
O an anlaşıldı ki:
Yürümek artık sadece bir yerden bir yere gitmek değildi.
Yürümek, “Ben hâlâ
buradayım” demekti.
Ve bunu yüksek sesle
söylemek yasaktı.
Akşam ezanı okunmadı o
gün. Minarelerden ses gelmedi. Ama kimse bunu yüksek sesle sormadı. Soru sormak
da tehlikeliydi artık. Soru sormak, “Bir şey mi değişti?” demekti. Ve evet, bir
şey değişmişti. Ama ne olduğunu kimse tam olarak adlandıramıyordu.
Sokaklarda yürüyenler
birbirine bakarken aslında şunu soruyordu:
Sen de mi hissediyorsun?
Sen de mi boğazında o
ağırlığı taşıyorsun?
Sen de mi her adımda
“Acaba bu son mu?” diye düşünüyorsun?
Ve gözlerle cevap
veriyorlardı:
Evet. Ben de.
Ama susuyoruz.
Çünkü susmak, şimdilik en
güvenli eylemdi.
İkinci gün marketin önü
kalabalıktı. Ama kuyruk yoktu. İnsanlar öylece duruyordu. Kimse öne geçmeye
çalışmıyor, kimse itişmiyor, kimse “Benden önce vardı” demiyordu. Sadece
bekliyorlardı. Kasiyer kadın, gözleri şiş, makineye her şeyi tek tek okuturken
bir ara durdu. Elindeki sütü tarttı, sonra yavaşça tezgâha bıraktı. Müşteriye
baktı. Kadın da ona baktı. İkisi de aynı anda derin bir nefes aldı. Sonra
kasiyer fısıldadı:
“Birkaç tane daha alabilirsiniz.”
Müşteri cevap vermedi.
Sadece başını salladı. “Biliyorum” der gibi. Sonra poşeti aldı, döndü ve
yürüdü. Adımları yine sessizdi.
Üçüncü gün bir çocuk
bisikletini sürdü.
Normalde zili çalardı.
“Çekilin, geliyorum!” diye bağırırdı. Ama o gün zil çalmadı. Sadece pedalları
çevirdi. Zincir hafifçe tıkırdadı, o kadar. Büyükler ona bakarken gözleri
doldu. Çünkü o çocuğun bisiklet sürmesi, bir çeşit neşeydi artık. “Bakın, ben
hâlâ çocukluğumu yapabiliyorum” diyordu. Ve kimse onu durdurmadı. Kimse “Yavaş
git, dikkat et” demedi. Sadece izlediler. Ve o izleyişte garip bir gurur vardı.
Çocuk köşeyi dönüp gözden
kaybolduğunda, arkasından bir teyze iç çekti. Yavaşça mırıldandı:
“Keşke onun yaşında
olsaydım yine.”
Ama sesi o kadar alçaktı
ki, yanındaki adam ancak dudağının kıpırdadığını gördü. Anladı yine de.
Dördüncü gün bir adam
market poşetini yere bıraktı.
İçinden patatesler
yuvarlandı. Üçü kaldırıma, biri yola düştü. Adam eğilmedi toplamak için. Sadece
patateslere baktı. Sonra başını kaldırdı, karşı kaldırımdaki kalabalığa baktı.
Göz göze geldikleri herkes aynı şeyi hissetti:
Bırakmak istiyoruz.
Ama bırakamıyoruz.
Çünkü bırakırsak,
gerçekten biter.
Adam sonunda eğildi.
Patatesleri tek tek topladı. Her birini poşete koyarken parmakları titriyordu.
Kimse yardım etmedi. Ama kimse de alay etmedi. Sadece… Tanık oldular.
Beşinci gün bir kadın
apartman girişinde durdu.
Elinde anahtar vardı ama
kapıyı açmadı. Uzun uzun baktı kapıya. Sonra arkasını döndü ve ters yöne
yürümeye başladı. Kimse sormadı “Nereye?” Kimse durdurmadı. Sadece izlediler.
Kadın köşeyi dönene kadar herkes nefesini tuttu sanki. Kadın dönünce,
arkasından bir genç fısıldadı:
“Gitti.”
Tek kelime.
Ama o kelime bütün sokağı
doldurdu.
Gitti.
Ve kimse peşinden
gitmedi.
Çünkü gitmek de artık bir
seçimdi.
Ve seçmek, tehlikeliydi.
Günler geçti.
Yürümeye devam ettiler.
Adımlar hâlâ sessizdi.
Ama o sessizlik artık
başka bir şeye dönüşüyordu.
Bir çeşit anlaşma.
Bir çeşit yemin.
Bir çeşit “Henüz bitmedi”
deme şekli.
Çünkü yürümek, hâlâ nefes
alabilmekti.
Ve nefes aldıkları
sürece, bir yerlerde, bir gün, biri yüksek sesle konuşacaktı.
Belki bir çocuk.
Belki bir teyze.
Belki patatesleri yere
düşüren o adam.
Belki de hepsi birden.
O gün geldiğinde sokaklar
yeniden seslenecekti.
Ama o güne kadar…
Yürümeye devam
edeceklerdi.
Sessizce.
Dikkatle.
Birbirlerine bakarak.
Ve birbirlerini görerek.
Çünkü görmek, artık en
büyük direnişti.
Sokaklar hâlâ aynıydı,
ama artık aynı değildi.
Onuncu günün sabahında
hava ağırdı. Gökyüzü gri değil, griye yakın bir renkteydi; sanki biri bütün
maviyi emmiş, geriye sadece yorgun bir kül bırakmıştı. Rüzgâr yoktu. Yapraklar
bile kıpırdamıyordu. Ama insanlar yürüyordu.
Artık adımlar daha
kararlıydı. Hâlâ sessiz, hâlâ temkinli, ama bir önceki güne göre biraz daha
uzun atılıyordu. Sanki bedenler, “Daha fazla dayanabilirim” demeye başlamıştı.
Bir adam, ellili
yaşlarında, eski bir deri ceket giymiş, elinde hiçbir şey olmadan sokağın
ortasında durdu. Tam ortadan. Arabalar yoktu zaten; kimse araç kullanmıyordu
artık. Adam durdu, başını yavaşça kaldırdı, gökyüzüne baktı. Sonra gözlerini
kapattı. Uzun süre öyle kaldı. Kimse ona çarpmadı. Kimse “Çekil” demedi. Sadece
yanından geçerken herkes biraz yavaşladı. Bir nevi selam gibiydi bu yavaşlama.
“Görüyorum seni” diyordu.
Adam gözlerini açtığında
yanaklarından iki damla süzülüyordu. Ağlamıyordu yüksek sesle. Sadece
bırakıyordu akmasına izin veriyordu. Sonra elinin tersiyle sildi yüzünü, derin
bir nefes aldı ve yürümeye devam etti. O iki damla kaldırımda kaldı. Kimse
üstüne basmadı.
Öğleden sonra ilk kez
biri öksürdü.
Yüksek sesle.
Kocaman, boğazından
yırtılırcasına bir öksürük.
Herkes dondu.
Öksüren genç bir kadındı.
Yirmili yaşlarının sonunda, siyah bere, boynunda gri bir atkı. Elini ağzına
götürdü, utandı mı korktu mu belli değildi. Ama öksürük bitince etrafına baktı.
Bekledi. Ceza gelecek sandı belki. Ama hiçbir şey olmadı.
Sadece bir teyze, karşı
kaldırımdan yavaşça yaklaştı. Kadının omzuna dokundu. Çok hafif. Sonra kendi
boğazını temizledi ve o da öksürdü. Küçük, kontrollü bir öksürük. Ardından
yanındaki adam da öksürdü. Bir başkası hapşırdı. Sonra bir çocuk güldü – yüksek
sesle değil, ama duyulacak kadar.
Gülüş bir anda yayıldı.
Önce birkaç kişi, sonra
daha fazlası. Kahkaha değil. Sadece küçük, boğuk, birbirine karışan gülüşmeler.
Sanki herkes aynı anda hatırlamıştı: Ses çıkarmak yasak değilmiş aslında.
Sadece çok uzun zamandır yapmıyorduk.
O an, onuncu günün tam
ortasında, sokak ilk kez hafifçe uğuldadı.
Uğultu değildi belki.
Sadece nefeslerin, öksürüklerin, gülüşlerin, hışırtıların toplamıydı. Ama o
toplam, sessizliğin zırhını çatlatmıştı.
Akşamüstü bir grup genç,
eski bir apartmanın merdiven boşluğunda toplandı.
Normalde kimse durmazdı
orada. Ama o gün durdular. Bir tanesi, sırt çantalı, saçları dağınık bir
delikanlı, cebinden küçük bir kâğıt çıkardı. Katlanmış, buruşuk. Açtı. İçinde
tek bir cümle yazıyordu.
Yüksek sesle okumadı.
Sadece kâğıdı havaya kaldırdı.
Karşı kaldırımdakiler
gördü. Birkaçı yaklaştı. Okudu. Sonra bir başkası cebinden kendi kâğıdını
çıkardı. Aynı cümle değildi ama aynı duyguydu. Bir diğeri telefonunun ekranını
gösterdi – orada da benzer bir şey yazıyordu.
Kimse bağırmadı. Kimse
slogan atmadı.
Ama kâğıtlar yükseldi.
Bir anda yirmi, otuz,
belki daha fazla el havada.
Sokak lambaları yanmaya
başladığında, o kâğıtlar ışıkta titriyordu. Rüzgâr yoktu ama kâğıtlar
titriyordu. Sanki eller titriyordu.
Ve o titreyiş,
sessizliğin sonunu müjdeliyordu.
Gece yarısına doğru,
mahallenin en yaşlısı olan Emine Nine penceresini açtı.
Normalde açmazdı.
Perdeleri bile aralamazdı son günlerde. Ama o gece açtı.
Elinde eski bir gaz lambası
vardı. Elektrikler zaten kesik değildi ama o lamba hâlâ duruyordu evde. Yaktı.
Lambayı yavaşça dışarı uzattı. Sarı ışık sokağa düştü.
Aşağıda yürüyenler durdu.
Emine Nine konuşmadı.
Sadece lambayı tuttu.
Sonra biri aşağıdan el
salladı. Nine de salladı elini. Küçük, yaşlı bir el sallayışı. Ama o sallayış
bütün sokağı sardı.
Bir başkası evinin
ışığını açtı.
Bir diğeri balkona çıktı,
eline bir mum aldı.
On dakika içinde yarım
sokak mumlarla, lambalarla, telefon fenerleriyle aydınlandı.
Kimse bağırmıyordu hâlâ.
Ama ışık konuşuyordu.
Işık diyordu ki:
Biz buradayız.
Ve hâlâ buradayız.
Onuncu günün sonunda,
çocuklar yine bisiklet sürdü.
Ama bu sefer zil
çaldılar.
İnce, tiz, çocuk zilleri.
Kimse durdurmadı.
Kimse kızmadı.
Sadece dinlediler.
Ve bazıları, yıllardır
ilk kez, kendi içlerinde bir yer kıpırdadı.
O kıpırdanışın adı umuttu
belki.
Belki de sadece “yarın da
yürüyebiliriz” hissiydi.
Ama ne olursa olsun,
onuncu gün bittiğinde sokaklar aynı sokak değildi artık.
Sessizlik hâlâ oradaydı.
Ama artık sessizlik
korkudan değil, bekleyişten doğuyordu.
Ve bekleyiş, bir gün
patlayacaktı.
Belki on birinci günde.
Belki on ikinci.
Belki çok daha sonra.
Ama patlayacaktı.
Çünkü yürümeye devam
ediyorlardı.
Ve her adımda biraz daha
yüksek sesle nefes alıyorlardı, vesselam.
Mehmet Aluç
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.