Tema
Üye Ol Giriş Yap
Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Sesli Şiirler Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Bir Tren Garı Ve…

Bir Tren Garı Ve…



Bir Tren Garı Ve…

Bir tren garı… Yolcu; kimisi umut dolu, kimisi hasretlikle, kimisi yorgunlukla dolu... Garın kapısından içeri adım attığında önce koku çarpar insana. Eski demirin, yağın ve tozun birbirine karıştığı o ağır koku… Araya taze çayın buharı ve simidin susamlı sıcaklığı karışır. Bir köşede küçük bir büfe, camının ardında dizilmiş gazeteler ve sararmış dergilerle zamanı tutmaya çalışır sanki. Çay bardaklarının ince belli sesi, kaşıkların cam kenarına vuruşuyla ritim tutar. Yüksek tavan, sesi büyütür. Her adım yankılanır; ayakkabıların zemine değen sesi bile hikâye anlatır gibi uzar. Anonslar metalik bir tonda, biraz soğuk, biraz mesafeli: “...sefer sayılı tren perona yanaşmaktadır…” Cümle bitmeden herkesin kalbi bir an hızlanır. Kiminin gelişi, kiminin gidişi yaklaşır. Perona çıktığında hava değişir. Rüzgâr daha açık, daha serttir. Rayların üstünde ince bir titreşim hissedilir; henüz görünmeyen trenin habercisi gibi. Uzakta küçücük bir ışık belirir, sonra büyür, yaklaşır, sesi önce uğultuya, sonra gürültüye dönüşür. O an herkesin yüzünde aynı ifade belirir: bekleyişin son anı. Banklar eskimiştir; boyası yer yer dökülmüş, üstünde sayısız insanın izi kalmıştır.

Bir tren garı… Yolcu; kimisi umut dolu, kimisi hasretlikle, kimisi yorgunlukla dolu... Garın kapısından içeri adım attığında ilk fark ettiğin şey, havanın bile başka türlü olduğudur. Dışarının sıradanlığı burada yerini yoğun bir yaşanmışlık hissine bırakır. Hafif bir demir kokusu sinmiştir ortama; rayların, tekerleklerin ve yılların biriktirdiği o keskin ama tanıdık koku. Buna taze çayın buharı karışır, simit kırıntılarının sıcaklığı eklenir. Her şey biraz yorgun, ama bir o kadar da canlıdır.

Yüksek tavanlı salonun altında sesler yankılanır. Ayak sesleri, bavulların sürüklenişi, arada bir yükselen çocuk kahkahası… Ve anonslar—her seferinde aynı tonla, ama herkes için farklı bir anlam taşıyan o ses. Kimi için bir başlangıcın çağrısıdır, kimi içinse vedanın kesinleştiği an. Peronlara doğru yürüdükçe kalabalık yoğunlaşır. İnsanlar birbirine çarpmamaya çalışır ama herkesin zihni başka bir yerdedir. Bir asker annesine sarılmıştır; o sarılışta hem gurur hem korku vardır. Bir çift, veda-yı uzatmak ister gibi ağır hareketlerle konuşur; aslında söyleyecekleri bitmiştir ama ayrılık henüz hazır değildir. Bir çocuk, trenleri hayranlıkla izler; onun için burası bir maceranın başlangıcıdır, henüz ayrılığın ne demek olduğunu bilmez.

Banklar soğuktur. Üzerine oturan herkes biraz kendi içine çekilir. Çantalar ayak diplerinde bekler; içlerinde eşyadan çok, yarım kalmış hayat parçaları taşır. Eski bir valizin köşesi aşınmıştır mesela; belli ki çok yol görmüştür. Yeni bir sırt çantasıysa heyecanla doludur, daha ilk yolculuğuna çıkıyordur. Rayların yanına yaklaştığında zaman sanki yavaşlar. Uzakta beliren trenin ışıkları önce küçük bir umut gibi görünür, sonra büyür, yaklaşır, gerçeğe dönüşür. O an herkes toparlanır; konuşmalar hızlanır, sarılmalar sıkılaşır. Kalp atışları, trenin ritmine uyum sağlar gibi olur. Tren durduğunda kısa bir karmaşa yaşanır. İnenler, binenler, birbirine karışan hikâyeler… Ama bu karmaşa uzun sürmez. Herkes kendi yönünü bulur, kendi hikâyesine geri döner. Ve sonra, o kaçınılmaz an gelir.

Düdük sesi.

Tren ağır ağır hareket ederken, peronda kalanların elleri havada asılı kalır. Gidenler camdan bakar; bir yüzü, bir bakışı son kez hafızalarına kazımak ister gibi. Mesafe büyüdükçe insanlar küçülür, ama duygular büyür. O an, kimse konuşmaz. Çünkü bazı vedalar, kelimeleri çoktan aşmıştır. Tren gözden kaybolduğunda gar bir anlığına boşalmış gibi hissedilir. Ama aslında boşalmaz. Yeni yolcular gelir, yeni hikâyeler başlar. Aynı peron, farklı duygulara ev sahipliği yapmaya devam eder. Ve sen orada dururken fark edersin: Bu gar sadece bir geçiş noktası değildir. Burası, insanların en gerçek hâlleriyle gelip geçtiği bir duraktır. Kim olduğunu, neyi özlediğini, neyi geride bıraktığını en çok burada anlarsın. Çünkü tren garları, sadece yolları değil, insanın içini de birbirine bağlayan yerlerdir. Ve her gelen, her giden… Aslında biraz kendine doğru yol alır.

 

 

Bir tren garı… Yolcu; kimisi umut dolu, kimisi hasretlikle, kimisi yorgunlukla dolu... Garda zaman farklı akar. Saatler ilerler ama duygular bir yerde asılı kalır. İnsan yüzlerine baktığında, her birinin içinde ayrı bir hikâye taşındığını hissedersin. Kimi bavulunu sıkıca tutar; sanki içindeki eşyalar değil de geçmişi dağılacak diye korkar. Kimi gözlerini uzaklara diker; henüz gelmemiş bir geleceği arar gibi. Ve kimisi sadece bekler… Ne için beklediğini tam olarak bilmeden. Bir tren garı, insanın en çıplak hâline en çok yaklaştığı yerlerden biridir. Çünkü vedalar burada daha ağırdır, kavuşmalar ise daha gerçek. Sarılan iki insanın sırtındaki o hafif titreme, söylenmeyen cümlelerin yüküdür. El sallayan birinin gözlerinde, gitmenin mi kalmanın mı daha zor olduğu sorusu gizlidir.

Garlar biraz da hayatın kendisine benzer. Sürekli bir hareket vardır ama kimse tam olarak nereye yetiştiğini bilmez. Herkes bir yere gider, ama aslında herkes bir şeylerden kaçar ya da bir şeylere yetişmeye çalışır. O yüzden bir trenin kalkış anı, sadece bir yolculuğun başlangıcı değil; aynı zamanda bir vazgeçişin, bir umudun ya da bir yeniden başlayışın sessiz ilanıdır. İnsanın en derin duyguları, kalabalıkların içinde en yalnız hissettiği anlarda ortaya çıkar. Ve tren garları, tam da bu yüzden, insan olmanın en sade ve en gerçek hâlini gösterir. Burada kimse tamamen güçlü değildir, kimse tamamen kırık da değildir. Herkes biraz eksik, biraz tamamlanmayı bekleyen bir hikâyedir. Belki de bu yüzden, bir tren garından geçen herkes, farkında olmadan birbirine benzer. Çünkü umut da, hasret de, yorgunluk da, eninde sonunda aynı yere çıkar: insanın kalbine.

Bir tren garı… Yolcu; kimisi umut dolu, kimisi hasretlikle, kimisi yorgunlukla dolu... Ve garın o tanıdık uğultusu hiç dinmez. Anonslar yankılanır, raylardan gelen metalik sesler birbirine karışır; ama bütün bu gürültünün içinde garip bir sessizlik saklıdır. İnsan kendi içine döndüğünde, kalabalığın ortasında bile yalnızlığını en net burada duyar. Bir bankta oturan yaşlı adam, elindeki bilete defalarca bakar. Sanki gideceği yeri unutacakmış gibi değil; belki de gerçekten gitmek isteyip istemediğinden emin değildir. Birkaç adım ötede genç bir kadın, telefonuna sarılmış, gözlerini kaçırarak vedasını uzatır. Sözcükler yetmez bazen; o yüzden susmak daha kolay gelir.

Garlar, yarım kalmış cümlelerin mekânıdır. “Keşke” ile başlayan düşünceler, “belki” ile biten umutlar burada çoğalır. İnsanlar çoğu zaman trene değil, ihtimallere biner. Bir şehirden diğerine giderken, aslında eski bir hâlinden yeni bir hâline geçmeye çalışır. Ve tren hareket ettiğinde, geride kalan sadece bir peron değildir. Bir bakış, yarım bir gülümseme, tutulamamış bir el kalır. Giden için de kalan için de zaman bir anlığına kırılır. O an uzar, genişler ve insanın içine yerleşir. Belki de bu yüzden, hayat biraz tren garı gibidir. Sürekli bir ayrılık ve kavuşma hâli… Kimse tamamen kalmaz, kimse tamamen gitmez. Herkes bir yerlerde, birilerinin anısında bekler. Ve biz… Her seferinde bir bileti cebimize koyup, nereye vardığımızdan çok, içimizde neyi taşıdığımızı bilmeden yola çıkarız. Çünkü asıl yolculuk, rayların üzerinde değil; insanın kendi içinde başlar ve çoğu zaman hiç bitmez, vesselam.

Mehmet Aluç

 

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Bir Tren Garı Ve…

Bir Tren Garı Ve…

kul mehmet kul mehmet