Bir Tren Garı Ve…
Bir Tren Garı Ve…
Bir tren garı… Yolcu; kimisi umut dolu, kimisi hasretlikle,
kimisi yorgunlukla dolu... Garın kapısından içeri adım attığında önce koku
çarpar insana. Eski demirin, yağın ve tozun birbirine karıştığı o ağır koku…
Araya taze çayın buharı ve simidin susamlı sıcaklığı karışır. Bir köşede küçük
bir büfe, camının ardında dizilmiş gazeteler ve sararmış dergilerle zamanı
tutmaya çalışır sanki. Çay bardaklarının ince belli sesi, kaşıkların cam kenarına
vuruşuyla ritim tutar. Yüksek tavan, sesi büyütür. Her adım yankılanır;
ayakkabıların zemine değen sesi bile hikâye anlatır gibi uzar. Anonslar metalik
bir tonda, biraz soğuk, biraz mesafeli: “...sefer sayılı tren perona
yanaşmaktadır…” Cümle bitmeden herkesin kalbi bir an hızlanır. Kiminin gelişi,
kiminin gidişi yaklaşır. Perona çıktığında hava değişir. Rüzgâr daha açık, daha
serttir. Rayların üstünde ince bir titreşim hissedilir; henüz görünmeyen trenin
habercisi gibi. Uzakta küçücük bir ışık belirir, sonra büyür, yaklaşır, sesi
önce uğultuya, sonra gürültüye dönüşür. O an herkesin yüzünde aynı ifade
belirir: bekleyişin son anı. Banklar eskimiştir; boyası yer yer dökülmüş,
üstünde sayısız insanın izi kalmıştır.
Bir tren garı… Yolcu; kimisi umut dolu, kimisi hasretlikle,
kimisi yorgunlukla dolu... Garın kapısından içeri adım attığında ilk fark
ettiğin şey, havanın bile başka türlü olduğudur. Dışarının sıradanlığı burada
yerini yoğun bir yaşanmışlık hissine bırakır. Hafif bir demir kokusu sinmiştir
ortama; rayların, tekerleklerin ve yılların biriktirdiği o keskin ama tanıdık
koku. Buna taze çayın buharı karışır, simit kırıntılarının sıcaklığı eklenir.
Her şey biraz yorgun, ama bir o kadar da canlıdır.
Yüksek tavanlı salonun altında sesler yankılanır. Ayak sesleri,
bavulların sürüklenişi, arada bir yükselen çocuk kahkahası… Ve anonslar—her
seferinde aynı tonla, ama herkes için farklı bir anlam taşıyan o ses. Kimi için
bir başlangıcın çağrısıdır, kimi içinse vedanın kesinleştiği an. Peronlara
doğru yürüdükçe kalabalık yoğunlaşır. İnsanlar birbirine çarpmamaya çalışır ama
herkesin zihni başka bir yerdedir. Bir asker annesine sarılmıştır; o sarılışta
hem gurur hem korku vardır. Bir çift, veda-yı uzatmak ister gibi ağır
hareketlerle konuşur; aslında söyleyecekleri bitmiştir ama ayrılık henüz hazır
değildir. Bir çocuk, trenleri hayranlıkla izler; onun için burası bir maceranın
başlangıcıdır, henüz ayrılığın ne demek olduğunu bilmez.
Banklar soğuktur. Üzerine oturan herkes biraz kendi içine
çekilir. Çantalar ayak diplerinde bekler; içlerinde eşyadan çok, yarım kalmış
hayat parçaları taşır. Eski bir valizin köşesi aşınmıştır mesela; belli ki çok
yol görmüştür. Yeni bir sırt çantasıysa heyecanla doludur, daha ilk yolculuğuna
çıkıyordur. Rayların yanına yaklaştığında zaman sanki yavaşlar. Uzakta beliren
trenin ışıkları önce küçük bir umut gibi görünür, sonra büyür, yaklaşır,
gerçeğe dönüşür. O an herkes toparlanır; konuşmalar hızlanır, sarılmalar
sıkılaşır. Kalp atışları, trenin ritmine uyum sağlar gibi olur. Tren durduğunda
kısa bir karmaşa yaşanır. İnenler, binenler, birbirine karışan hikâyeler… Ama
bu karmaşa uzun sürmez. Herkes kendi yönünü bulur, kendi hikâyesine geri döner.
Ve sonra, o kaçınılmaz an gelir.
Düdük sesi.
Tren ağır ağır hareket ederken, peronda kalanların elleri
havada asılı kalır. Gidenler camdan bakar; bir yüzü, bir bakışı son kez
hafızalarına kazımak ister gibi. Mesafe büyüdükçe insanlar küçülür, ama
duygular büyür. O an, kimse konuşmaz. Çünkü bazı vedalar, kelimeleri çoktan
aşmıştır. Tren gözden kaybolduğunda gar bir anlığına boşalmış gibi hissedilir.
Ama aslında boşalmaz. Yeni yolcular gelir, yeni hikâyeler başlar. Aynı peron,
farklı duygulara ev sahipliği yapmaya devam eder. Ve sen orada dururken fark
edersin: Bu gar sadece bir geçiş noktası değildir. Burası, insanların en gerçek
hâlleriyle gelip geçtiği bir duraktır. Kim olduğunu, neyi özlediğini, neyi
geride bıraktığını en çok burada anlarsın. Çünkü tren garları, sadece yolları
değil, insanın içini de birbirine bağlayan yerlerdir. Ve her gelen, her giden… Aslında
biraz kendine doğru yol alır.
Bir tren garı… Yolcu; kimisi umut dolu, kimisi hasretlikle,
kimisi yorgunlukla dolu... Garda zaman farklı akar. Saatler ilerler ama
duygular bir yerde asılı kalır. İnsan yüzlerine baktığında, her birinin içinde
ayrı bir hikâye taşındığını hissedersin. Kimi bavulunu sıkıca tutar; sanki
içindeki eşyalar değil de geçmişi dağılacak diye korkar. Kimi gözlerini
uzaklara diker; henüz gelmemiş bir geleceği arar gibi. Ve kimisi sadece bekler…
Ne için beklediğini tam olarak bilmeden. Bir tren garı, insanın en çıplak
hâline en çok yaklaştığı yerlerden biridir. Çünkü vedalar burada daha ağırdır,
kavuşmalar ise daha gerçek. Sarılan iki insanın sırtındaki o hafif titreme,
söylenmeyen cümlelerin yüküdür. El sallayan birinin gözlerinde, gitmenin mi
kalmanın mı daha zor olduğu sorusu gizlidir.
Garlar biraz da hayatın kendisine benzer. Sürekli bir hareket
vardır ama kimse tam olarak nereye yetiştiğini bilmez. Herkes bir yere gider,
ama aslında herkes bir şeylerden kaçar ya da bir şeylere yetişmeye çalışır. O
yüzden bir trenin kalkış anı, sadece bir yolculuğun başlangıcı değil; aynı
zamanda bir vazgeçişin, bir umudun ya da bir yeniden başlayışın sessiz
ilanıdır. İnsanın en derin duyguları, kalabalıkların içinde en yalnız
hissettiği anlarda ortaya çıkar. Ve tren garları, tam da bu yüzden, insan
olmanın en sade ve en gerçek hâlini gösterir. Burada kimse tamamen güçlü
değildir, kimse tamamen kırık da değildir. Herkes biraz eksik, biraz
tamamlanmayı bekleyen bir hikâyedir. Belki de bu yüzden, bir tren garından
geçen herkes, farkında olmadan birbirine benzer. Çünkü umut da, hasret de,
yorgunluk da, eninde sonunda aynı yere çıkar: insanın kalbine.
Bir tren garı… Yolcu; kimisi umut dolu, kimisi hasretlikle,
kimisi yorgunlukla dolu... Ve garın o tanıdık uğultusu hiç dinmez. Anonslar
yankılanır, raylardan gelen metalik sesler birbirine karışır; ama bütün bu gürültünün
içinde garip bir sessizlik saklıdır. İnsan kendi içine döndüğünde, kalabalığın
ortasında bile yalnızlığını en net burada duyar. Bir bankta oturan yaşlı adam,
elindeki bilete defalarca bakar. Sanki gideceği yeri unutacakmış gibi değil;
belki de gerçekten gitmek isteyip istemediğinden emin değildir. Birkaç adım
ötede genç bir kadın, telefonuna sarılmış, gözlerini kaçırarak vedasını uzatır.
Sözcükler yetmez bazen; o yüzden susmak daha kolay gelir.
Garlar, yarım kalmış cümlelerin mekânıdır. “Keşke” ile başlayan
düşünceler, “belki” ile biten umutlar burada çoğalır. İnsanlar çoğu zaman trene
değil, ihtimallere biner. Bir şehirden diğerine giderken, aslında eski bir
hâlinden yeni bir hâline geçmeye çalışır. Ve tren hareket ettiğinde, geride
kalan sadece bir peron değildir. Bir bakış, yarım bir gülümseme, tutulamamış
bir el kalır. Giden için de kalan için de zaman bir anlığına kırılır. O an
uzar, genişler ve insanın içine yerleşir. Belki de bu yüzden, hayat biraz tren
garı gibidir. Sürekli bir ayrılık ve kavuşma hâli… Kimse tamamen kalmaz, kimse
tamamen gitmez. Herkes bir yerlerde, birilerinin anısında bekler. Ve biz… Her
seferinde bir bileti cebimize koyup, nereye vardığımızdan çok, içimizde neyi
taşıdığımızı bilmeden yola çıkarız. Çünkü asıl yolculuk, rayların üzerinde
değil; insanın kendi içinde başlar ve çoğu zaman hiç bitmez, vesselam.
Mehmet Aluç
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.