İki Kırık İnsan
İki Kırık İnsan
İstanbul’un arka sokaklarından birinde, Kadıköy’ün biraz daha
tenha bir köşesinde, “Eski Sayfa” adlı küçük bir kitapçı dükkânı vardı.
Dükkânın sahibi Ahmet, kırk iki yaşındaydı. Saçlarının yarısı ağarmış,
gözlerinin kenarlarında ince çizgiler oluşmuştu. Yirmi yıl önce karısını ve doğmamış
çocuğunu bir trafik kazasında kaybettiğinden beri, hayatı kitapların arasında
geçmişti. İnsanlara gülümsüyor, kahve ikram ediyor, ama kimseyle gerçekten konuşmuyordu.
Kalbi, uzun zamandır sadece sayfalara açılıyordu.
Bir kasım sabahı, yağmur çiselemeye başladığında dükkâna bir
kadın girdi. Üzerinde eski bir trençkot, başında ıslak saçlarını örten yün bir
bere vardı. Elleri titriyordu, ama bakışları dimdikti. “Merhaba,” dedi yumuşak
bir sesle. “Burada ‘unutulmuş mektuplar’ diye bir bölüm var mı?” Ahmet başını
kitaptan kaldırdı. Kadının gözleri yeşildi; ama o yeşilin içinde bir yorgunluk,
aynı zamanda tuhaf bir ışık vardı. Adı Elif’ti. Otuz sekiz yaşındaydı. Beş yıl
önce kocası tarafından terk edilmiş, ardından annesini kaybetmişti. Şimdi ise
bir mimarlık ofisinde yarı zamanlı çalışıyordu ve geceleri eski evlerdeki
unutulmuş eşyaları toplayıp restore ediyordu. “İnsanların geride bıraktığı
parçaları kurtarmak, kendimi kurtarmak gibi geliyor,” demişti bir gün.
İlk karşılaşmaları sadece on dakika sürdü. Elif bir kitap
aldı, parasını ödedi ve gitti. Ama ertesi hafta yine geldi. Sonra bir daha.
Zamanla dükkânda kalmaya, Ahmet’in demlediği ada çayını içmeye, rafların
arasında sohbet etmeye başladılar. Konuşmaları önce kitaplardan, sonra hayattan
açıldı. Ahmet ona karısını anlattı ilk kez. Elif de gözyaşlarını saklamadan
kocası tarafından nasıl yalnız bırakıldığını, annesinin son günlerini. İkisi de
birbirlerinin yaralarını örtmeye çalışmıyordu; sadece dinliyorlardı. Bu, Ahmet
için yepyeni bir duyguydu. Yirmi yıldır ilk defa biri onu “kırık” haliyle kabul
ediyordu. Kış ilerledikçe ilişkileri derinleşti. Bir akşam dükkânı kapattıktan
sonra birlikte Boğaz’a yürüdüler. Rüzgâr sertti. Elif birden durdu, Ahmet’in
elini tuttu. “Ben… Sana bir şey söylemek istiyorum,” dedi titreyen sesle. “Ama korkuyorum.
Ahmet bekledi. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Ben sağlıklı değilim, Ahmet. İki yıl
önce lösemi teşhisi kondu. Kemoterapi gördüm, ama… Doktorlar tam garanti
veremiyor. Seninle vakit geçirirken bunu söylememeyi düşündüm. Çünkü ilk defa
kendimi canlı hissediyorum. Ama yalan söyleyerek başlamak istemiyorum.
”Ahmet’in dünyası bir an durdu. Sonra Elif’in elini daha sıkı
sıktı. Gözyaşları yağmura karıştı. Ben de yirmi yıldır ölüyüm Elif,” dedi. “Sen
geldin, beni dirilttin. Kalan her saniyeyi birlikte yaşayacağız. Ne olursa
olsun.”O kış en güzel kışları oldu. Ahmet dükkânı erken kapatmaya, Elif de
işten izin almaya başladı. Birlikte Üsküdar’daki eski evlere gidiyorlar, tozlu
sandıklardan çıkan mektupları okuyorlardı. Bir tanesi 1940’lardan kalma bir aşk
mektubuydu; genç bir asker sevgilisine yazmıştı. “Eğer dönmezsem, beni unutma
ama yaşa,” diyordu. Elif o mektubu okuyunca ağladı. Ahmet de ona sarıldı. O
gece ilk kez öpüştüler. Öpücükleri acemi, korkak ama inanılmaz derecede samimiydi.
İlkbahar geldiğinde birlikte Karadeniz’e gittiler. Küçük bir pansiyonda
kaldılar. Sabahları deniz kenarında yürüyor, akşamları mangal yakıyorlardı.
Elif’in saçları dökülmeye başlamıştı yine. Bir akşam aynanın karşısında
ağlarken Ahmet kapıyı çaldı. İçeri girdi, hiçbir şey söylemeden Elif’in
saçlarını öptü, sonra da makas istedi. Ben keseyim,” dedi gülümseyerek.
“Seninle her halini yaşamak istiyorum. Elif önce güldü, sonra hıçkıra hıçkıra
ağladı.
Ahmet onun saçlarını özenle kesti, kalanları da tıraş etti.
Sonra birlikte aynaya baktılar. Elif kel kafasıyla bile güzeldi. Ahmet’in
gözlerinde ise tarifsiz bir sevgi vardı. Yarın İstanbul’a dönüyoruz,” dedi
Elif. “Kontrolüm var. Kontrol kötü haber getirdi. Hastalık geri dönmüştü.
Doktorlar yeni bir kemoterapi önermişti ama başarı şansı düşüktü. Ahmet o gece
eve giderken yolda diz çöktü ve saatlerce ağladı. Sonra kalktı, kararını verdi.
Ertesi sabah Elif’in kapısındaydı. Elinde bir çanta ve bir yüzük kutusu. Evlen
benimle,” dedi. “Bugün. Yarın. Ne zaman istersen. Hastanede, pansiyonda,
burada… Nerede olursa. Ben sensiz bir gün daha geçirmek istemiyorum. Elif şok
oldu. Sonra gülümsedi. O gülümseme acıyla karışıktı ama gerçekti. Tamam,” dedi.
“Ama bir şartım var. Düğünümüz kalabalık olmasın. Sadece biz ve en sevdiklerimiz.
Ve… Balayımızı dükkânında geçirelim. Rafların arasında. Düğünleri küçük bir
camide, sadece dört beş arkadaşın katılımıyla oldu.
Elif başında
çiçeklerden bir taç, üzerinde sade beyaz bir elbise vardı. Ahmet ise lacivert
takımını giymişti; ilk kez yirmi yıldır kravat takmıştı. Nikâh memuru sorunca
ikisi de “Evet” dediler ve birbirlerine sarıldılar. O an herkes ağlıyordu.
Balayı gerçekten kitapçıda geçti. Ahmet dükkânın ortasına bir yatak serdi,
raflara mumlar koydu. Gece yarıları kitap okuyorlar, bazen de sadece
birbirlerine bakıyorlardı. Elif’in gücü giderek azalıyordu ama mutluluğu
artıyordu. Bir gece Ahmet’e fısıldadı: “Biliyor musun? Ben aslında seni ilk
gördüğüm gün âşık oldum. O eski kazağının delik olduğunu fark etmiştim. O kadar
güzeldik ki… Ben de o anda ‘Bu adam beni kırık halimle sever’ diye düşündüm.” Ahmet
güldü, sonra ağladı. “Ben de seni ilk gördüğümde içimde bir şeylerin
kırıldığını hissettim. Meğer o kırıklar yerlerine oturuyormuş. Yaz ortasında
Elif’in durumu ağırlaştı. Hastaneye yattı. Ahmet her gün başucundaydı. Elif’in
elini tutuyor, ona kitap okuyordu. Bir akşam Elif gözlerini açtı ve gülümsedi.
Bir sürprizim var,” dedi zayıf sesiyle. “Sandığın kadar hasta değilim aslında…
Hayır, şaka yapmıyorum. Doktorlar son kontrollerde inanılmaz bir iyileşme
gördü. Vücudum… Savaşı kazanıyor gibi. Ama ben sana bunu söylemedim. Çünkü eğer
ölseydim, beni sonuna kadar sevmeni istedim. Eğer yaşarsam… O zaman da seni
sonsuza kadar seveceğimi kanıtlamak istedim. Ahmet dondu kaldı. Sonra
kahkahalarla güldü. Hem ağlıyor hem gülüyordu. Hem öfkelendi hem de tarifsiz
bir rahatlama yaşadı.
Elif’e sarıldı, o kadar sıkı ki neredeyse kıracaktı. Sen… Deli
kadın,” dedi gülerek. “Ben de sana bir şey söyleyeyim mi? Ben de evlenmeden
önce vasiyetimi hazırladım. Her şeyi senin adına yazdırdım. Çünkü bensiz bir
hayat düşünemiyordum. İkisi de uzun uzun güldüler. Hastane odası ilk defa o
kadar çok kahkaha sesiyle doldu. Elif taburcu olduğunda sonbahar gelmişti.
Birlikte dükkâna döndüler. Ahmet kapıya yeni bir tabela astı.
Yıllar geçti. Elif tamamen iyileşti. Birlikte bir kız evlat
edindiler; adı Defne’ydi. Defne büyüdükçe onlara “Anne, baba, siz niye hep
birbirinize öyle bakıyorsunuz?” diye soruyordu. Onlar da gülümseyip “Çünkü biz
birbirimizi ikinci kez bulduk,” diyorlardı. Ahmet altmışına geldiğinde bir
akşam dükkânı kapattıktan sonra Elif’e döndü: “Hâlâ şaşırıyorum,” dedi. “Bunca
yıl geçti, hâlâ her sabah uyandığımda yanımda olmana şaşırıyorum. Elif onun
elini öptü. Ben de… Her gece rüyamda seni kaybediyorum. Sonra uyanıyorum ve
yanımda olduğunu görünce ağlıyorum. Sevinçten. Yağmur yine çiseliyordu
dışarıda. Ama içerisi sıcaktı. İki kırık insan, birbirlerini tamamlamış, artık
tek bir bütün olmuşlardı. Hayatın en büyük sürprizi buydu: En derin acılardan
en güçlü sevgiler doğabiliyordu. Ve “Eski Sayfa” dükkânı, hâlâ açık. İçeride
hâlâ eski kitapların kokusu, hâlâ iki kişinin kahkahası ve ara sıra duyulan bir
fısıltı: “Sen varsan, her şey var der gibi, vesselam.”
Mehmet Aluç
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.