Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Deve Tüccarı

Erken kalkmıştım.Sabah ezanından sonra pazara gidip bir deve alıcaktım.Karımın sağsalim bebeyimizi doğurmasından ötrü Allahın yolunda bir deve alıp,kestirip,etinide hem kasabada hem de civar köylerde yoksullara dağıtacaktım.Kurban olduğumun işine bak ki henüz bebeyin doğumuna üç gün kalmasına rağmen karımın sancıları üç gün erkenden gelmiş,kasaba merkez hastanesine yetişmiyeceğinden korkarak karşı köyün ebesine haber salmıştıktık.Ebe Hanife kadının eve varmasıyla içerideki telaş bir kat daha artmıştı. Ocağın üzerindeki güğümler fokurdamaya, odadan odaya sıcak su leğenleri taşınmaya başladı. Ben ise kapı eşiğinde, elim ayağım birbirine dolanmış vaziyette bir içeri bir dışarı bakıyordum. İçeriden gelen o boğuk iniltiler yüreğime bir bıçak gibi saplanıyor, her seferinde "Ya Rabbim, sen yardım et," diye mırıldanıyordum.


Güneş henüz dağların arkasından yüzünü göstermemişti. Ortalıkta serin, insanı ürperten bir sabah ayazı vardı. Aklım bir yandan içerideki can pazarında, bir yandan da verdiğim sözdeydi. "Hele bir sağsalim kurtulsunlar," diyordum kendi kendime, "Pazardaki en semiz deveyi gözümü kırpmadan alacağım."


Öğleye doğru Hanife kadın kapıya çıktı. Yüzündeki terleri tülbendinin ucuyla sildi, yorgun ama mağrur bir sesle:


— Gözün aydın evlat, dedi, aslan gibi bir oğlun oldu. Anası da iyidir, korkma, biraz dinlensin kendine gelir.


Dünyalar benim olmuştu. Sanki üzerimdeki o ağır yük bir anda kalkıp gitmiş, dizlerime derman gelmişti. Hiç vakit kaybetmeden ahıra koştum, emektar beygiri eyledim. Hanıma bir görünüp helallik alacak vaktim bile yoktu; adak bekletmeye gelmezdi.


Kasaba pazarına vardığımda ortalık ana baba günüydü. Toz toprak birbirine karışmış, hayvan bağırtıları insan seslerini bastırmıştı. Kalabalığın arasında omzunda yamalı bir ceket, elinde gürgen asasıyla duran Deveci Nuri’yi gördüm. Suratsız, hilekar bir adam olarak bilinirdi ama elindeki develer de bölgenin en iyileriydi.


Yanına yaklaştım:


— Selamünaleyküm Nuri Ağa, dedim.


Nuri, gözlerini kısmış, elindeki çubuğuyla toprağı eşelerken kafasını ağır ağır kaldırdı:


— Aleykümselam... Hayırdır, ne işin var senin burada bu vakit?


— Bir niyetimiz vardı ağa, nasip oldu. En semizinden, eti bol bir deve bakıyorum. Keseceğim, yoksula dağıtacağım.


Nuri, pis bir gülüşle yan tarafta çökmüş duran boz bir deveyi işaret etti:


— Al bak, bu tam senin dişine göre. Eti yumuşaktır, boyu posu yerindedir. Ama parası da ona göredir ha!


Deveyi muayene etmeye başladım. Hayvanın gözlerinde derin bir keder vardı sanki. Bakışları, az önce evde bıraktığım karımın o çaresiz bakışlarını anımsattı bana. Nuri’yle pazarlığa oturduk. Adamın gözü doymuyordu; altını üstüne getirdi, cebimdeki son kuruşa kadar göz dikti. En sonunda el sıkıştık ama içimde tarif edemediğim bir sızı peydah oldu. 


Devenin yularından tutup pazardan ayrılırken, kasabanın çıkışındaki yıkık dökük kulübenin önünde oturan kör topal Ali’yi gördüm. Yanında üç tane çıplak ayaklı çocuk, tozun içinde oynaşıyorlardı. Deveyi görünce çocukların gözleri parladı. En küçüğü yanıma koşup:


— Amca, bu koca hayvanı nereye götürüyorsun? Bizim hiç devemiz olmadı, dedi.


Boğazım düğümlendi. Nuri Ağa’ya verdiğim paranın, aslında bu çocukların rızkından ne kadar uzak olduğunu düşündüm. Kurbanın eti karın doyururdu elbet, ama bu adaletsiz dünya kurban kesmekle düzelir miydi?


Deveyi köyün yoluna doğru sürdüm. Hayvanın adımları ağır, benim düşüncelerim ondan da ağırdı. Köye vardığımda kasap Şükrü beni bekliyordu. Bıçakları bilemiş, önlüğünü takmıştı. 


— Getirdin mi emaneti? dedi Şükrü.


— Getirdim, dedim kısık bir sesle.


Şükrü devenin etrafında bir tur attı, eliyle butlarını yokladı:


— Güzel hayvanmış. Hadi, yatıralım da işimize bakalım. Akşama kadar köylere ulaştırmamız lazım.


Köylüler yavaş yavaş toplanmaya başlamıştı. Herkesin elinde bir kap, bir torba... Kimi gerçekten muhtaç, kimi ise "bedava et"in peşindeydi. Tam o sırada karşıdan birinin koşarak geldiğini gördüm. Bu, bizim köyün muhtarıydı. Nefes nefese yanıma geldi:


— Dur! dedi, kesme şu hayvanı hemen.


— Ne oldu muhtar? Hayırdır?


Muhtar soluklanıp elindeki kağıdı bana uzattı. Yüzü kireç gibiydi.


— Nuri Ağa... dedi, o sattığı deve...


Hıçkırık gibi bir ses boğazımdan kaçtı. Devenin o mahzun gözlerine baktım. Şükrü elinde bıçakla sabırsızlanıyordu. Köylüler fısıldaşmaya başlamıştı.


Muhtar elini omzuma koydu, gözlerimin içine bakarak fısıldadı:


— Bu iş sandığın kadar kolay olmayacak.


****


Şükrü sabırsızlıkla bıçağını masatladı, çıkan tiz ses içimi ürpertti. Muhtarın elindeki kağıt rüzgarda hışırdıyor, etrafımızı saran köylülerin meraklı bakışları üzerimizde geziniyordu.


— Ne demek kolay olmayacak muhtar? dedim, parasıyla almadık mı? Nuri Ağa ile helalleşip el sıkışmadık mı?


Muhtar kağıdı katlayıp cebine koydu, sesi titreyerek cevap verdi:


— Mesele para değil evlat. Nuri o deveyi sana sattı ama deve aslında onun değilmiş. Kasabanın zengini, o meşhur tefeci Hacı Ömer’in alacağına karşılık rehin bıraktığı hayvanmış bu. Hacı Ömer haberi almış, "Benim rızam olmadan kimse o hayvanın kanını akıtamaz, akıtan bedelini ağır öder" diye haber salmış.


Etraftaki kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Şükrü bıçağı bir kenara bırakıp önlüğünü çözmeye yeltendi. Kasabada Hacı Ömer’in adını duyup da geri adım atmayacak adam az bulunurdu. Benimse başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Evde karım yeni doğum yapmış, bebeyimiz dünyaya gözlerini açmışken; ben Allah yoluna verdiğim sözü yerine getirmeye çalışırken, karşıma yine bu dünyanın kirli hesapları çıkmıştı.


— Ben bu hayvanı adak niyetine aldım muhtar, dedim sesimi yükselterek. Hacı Ömer’in alacağı vereceği beni bağlamaz. Ben hakkımı verdim, bu devenin boğazı bugün burada kesilecek!


Tam o sırada kalabalığın arasından bir atlı belirdi. Atın nal sesleri taşlı yolda yankılanıyordu. Gelen, Hacı Ömer’in kahyasıydı. Atını tam önümüzde durdurup aşağılayıcı bir bakışla süzdü bizi:


— Kimmiş o Hacı Ömer’in malına el süren? diye bağırdı. Nuri hilebazın tekidir, kendi olmayan malı satmış size. Şimdi ya o deveyi bana teslim edersiniz ya da ödediğiniz paradan daha fazlasını kapımıza getirirsiniz.


Devenin yularına daha sıkı sarıldım. Hayvan, sanki üzerindeki bu pazarlığı anlıyormuş gibi boynunu büküp yere çöktü. Gözlerindeki o mahzun ifade şimdi yerini derin bir teslimiyete bırakmıştı. Kahya atından inip yanıma yaklaştı, kirli elleriyle yuları elimden çekmeye çalıştı:


— Bırak şunu efendi! Başına iş alma. Senin gibi bir garibanın gücü Hacı Ömer’e yetmez. Git karının çocuğunun yanına, bu işlere bulaşma.


Elim ayağım titriyordu. Bir yanda verdiğim söz, diğer yanda karşımdaki bu devasa adaletsizlik. Köylüler yavaş yavaş geri çekilmeye başladı; az önce kaplarıyla et bekleyen yoksullar, şimdi korkudan birbirlerinin arkasına saklanıyordu. Şükrü bile çoktan dükkanın içine sığınmıştı.


Kahyaya sertçe baktım:


— Ben bu parayı dişimden tırnağımdan artırdım. Çocuğumun sağlığı için niyet ettim. Sizin o tefeci ağanızın parası zaten yetim hakkıdır, şimdi gelip benim adağıma mı göz dikiyor?


Kahya güldü. O kadar çirkin, o kadar insanlıktan uzak bir gülüştü ki bu, insanın ruhunu kirletiyordu. Belindeki kırbacı düzelterek:


— Adakmış... dedi. Bu dünyada adalet de, ibadet de parası olanın elindedir. Sen çok istiyorsan git Nuri’den paranı iste. Ama bu deve bizimle gelecek.


Yuları bırakmadım. Aksine diz çöküp devenin boynuna sarıldım. Hayvanın sıcaklığını, o ağır kokusunu içime çektim. O an anladım ki, bu mesele sadece bir deve meselesi değildi. Bu, bizim gibi insanların haysiyet meselesiydi. 


Kahya hışımla kırbacını havaya kaldırdı. Tam o anda köyün çıkışından bir toz bulutu daha yükseldi. Hanife kadının oğlu, nefes nefese koşarak yanımıza geliyordu:


— Abi! Abi çabuk gel! dedi hıçkırarak, hanımın durumu ağırlaştı, ebe kadın "doktor lazım" diye feryat ediyor!


Dünya başıma yıkıldı. Deveyi, kahyayı, adağı... Her şeyi o tozlu meydanda bırakıp eve koşmak geçti içimden. Ama bir adım bile atamadım. Dizlerimin bağı çözülmüş, devenin yanında öylece kalakalmıştım. Kahya yuları elimden sertçe çekti, deve haykırarak ayağa kalktı.


Muhtar yanıma gelip eğildi:


— Git evlat, dedi, git ailene bak. Bu deve işini biz bir şekilde...


Sözünü tamamlayamadı. Ben ayağa kalkıp kahyanın karşısına dikildiğimde, gözlerimdeki yaşlar öfkeden kurumuştu. Uzaktan ezan sesi duyuluyordu. Güneş iyice yükselmiş, köyün kerpiç evlerinin gölgeleri kısalmıştı.


— Bu deveyi al götür, dedim kahyaya. Ama unutma, bu hayvanın boğazına vurulacak her bıçak darbesi, senin o ağanın boğazına vurulmuş sayılır. Ben sözümü tuttum, gerisini Allah bilir.


Kahya deveyi sürükleyerek uzaklaşırken, ben arkalarından bakakaldım. Kalabalık dağılmış, meydan ıssızlaşmıştı. Şükrü’nün kapı önünde bıraktığı kanlı bıçak güneşte parlıyordu. Koşarak eve doğru yöneldim. Bahçe kapısından girdiğimde içeriden gelen o keskin ilaç kokusu ve kadınların ağlamaklı sesleri havayı ağırlaştırmıştı. 


Odaya daldığımda hanım yatakta sapsarı yatıyor, ebe kadın ise bebeği kundağa sarmış, çaresizce başını sallıyordu. Bebek ağlamıyordu. Hiç ses çıkmıyordu odada.


— Ne oldu? dedim, sesim çıkmıyordu sanki.


Hanife kadın yavaşça ayağa kalktı, kucağındaki kundağı bana doğru uzattı. Elleri titriyordu. Tam o sırada pencereden dışarı baktım; uzaklarda, tepeyi aşan deve kafilesinin çıkardığı toz bulutu hala görünüyordu.


İçerideki sessizlik, dışarıdaki o gürültülü haksızlıktan daha ağır gelmeye başladı göğsüme. Kundağa uzandım ama parmaklarımın dermanı kesilmişti. 


Tam o anda hanım hafifçe kıpırdadı, gözlerini aralayıp bana baktı. Dudakları kupkuruydu, bir şeyler söylemek istiyor ama gücü yetmiyordu. Eğilip kulağımı ağzına yaklaştırdım. Söylediği tek bir kelime, bütün o sabahı, pazarı ve deveyi unutturdu bana.


Dışarıda rüzgar sertleşmiş, az önceki toz bulutunu her yana dağıtmıştı. Pencerenin önündeki o eski ahşap masanın üzerinde, kurban için hazırladığım ipler öylece duruyordu. 


Kapı tekrar aralandı, muhtar içeri girdi. Yüzünde tuhaf, korkuyla karışık bir ifade vardı. Elinde tuttuğu o kanlı yular parçasını masanın üzerine bıraktı.


****


Muhtarın masaya bıraktığı yular parçası hala sıcaktı, ya da bana öyle geliyordu. Üzerindeki taze kan lekesi, ahşabın damarlarına yavaşça sızarken muhtar yutkundu. Boğazındaki düğüm o kadar belirgindi ki, konuşmak için harcadığı çaba yüzündeki her çizgiyi derinleştiriyordu.


— Olmadı evlat... dedi muhtar, sesi bir kuyunun dibinden geliyormuş gibi boğuktu. Kahya deveyi alıp köyün çıkışındaki virajı dönerken, hayvan birden şahlandı. Öyle bir haykırdı ki, sanırsın yer gök inledi. Kahya yuları sıkıca kavramış, hayvanı zapt etmeye çalışıyordu ama nafile... Deve, o hırsla kendini uçurumun kenarındaki sivri kayalıklara vurdu. Ne olduğunu anlayamadık. Hayvan oracıkta can verdi.


Nefesim kesilmişti. Hanımın yatağının başucunda diz çökmüş halde kalakaldım. Hanife kadın kucağındaki bebeği sıkıca göğsüne bastırdı. O sessiz bebek, sanki dışarıdaki fırtınayı hissetmiş gibi birden cılız, ama inatçı bir sesle ağlamaya başladı. Bu ses, odadaki o ölüm kokan havayı bir bıçak gibi yardı geçti.


Hanım, gözlerini muhtara dikmiş, olan biteni anlamaya çalışıyordu. Ben ise masadaki yulara bakıyordum. Adak niyetine aldığım, kanını yoksula akıtmak istediğim o can, kendi kanını toprağa, zalimin eline geçmemek için bırakmıştı. 


— Kahya ne yaptı? diye sordum, sesim yabancı birinin sesi gibi soğuktu.


— Kahya korktu be evlat, dedi muhtar. Hacı Ömer’e "ölü hayvanı mı götüreyim" dedi herhalde, deveyi orada öylece bırakıp atını sürdü kasabaya. Şimdi köylüler... Köylüler başına toplanmış. Senin niyetini bilirler. "Bu adak sahibinindir, mundar olmasın" deyip parçalamaya başladılar bile. Etini kapış kapış ediyorlar.


İçimde bir şeylerin kırıldığını, ama aynı zamanda yerli yerine oturduğunu hissettim. Allah’ın işine bak... Ben deveyi pazarda hileyle kaybetmiştim, ama hak yerini bulmuştu. Zalim payını alamamış, et yine yoksulun tenceresine girmişti; ama benim elimle değil, kaderin o şaşmaz adaletiyle.


Hanımın elini tuttum. Eli sıcaktı, ter içindeydi ama yaşıyordu. Bebek ağlamaya devam ediyordu, sesi her geçen saniye daha da güçleniyordu. Sanki dünyaya "ben buradayım" diyordu, "tüm bu kargaşaya, bu yoksulluğa ve bu haksızlığa rağmen buradayım."


Dışarı çıktım. Bahçedeki o eski dut ağacının altına oturdum. Güneş şimdi tepedeydi, her şeyi olanca çıplaklığıyla aydınlatıyordu. Uzaktan, köyün çıkışındaki o kalabalığın uğultusu geliyordu kulağıma. İnsanlar paylarını almış, evlerine dağılıyorlardı. Birazdan her evden dumanlar yükselecek, kurbanın eti fakir sofralarına bereket olacaktı.


Cebimdeki son kuruşları çıkardım. Nuri Ağa’ya verdiğim paranın acısı geçmişti. Evdeki canların sağlığı, o tozlu yoldaki ölü deveden daha kıymetliydi. Ama içimdeki o burukluk, o "insan" olma sancısı geçmiyordu. Bizim gibi adamların kaderi bu muydu? Hep bir şeyleri feda etmek, hep uçurumun kenarında yürümek mi?


Muhtar yanıma gelip oturdu. Bir sigara çıkardı, titreyen elleriyle yaktı. Uzun bir süre ikimiz de konuşmadık. Gözlerimi karşıdaki tepelere, o tozlu yollara diktim.


— Bak evlat, dedi muhtar dumanı ciğerlerine çekerken, dünya dediğin işte böyle bir yer. Sen iyilik edersin, birileri gelir çöker üzerine. Ama günün sonunda, o devenin bile bir haysiyeti varmış ki, teslim olmadı. Sen de teslim olma.


Kafamı salladım. Teslim olmaya niyetim yoktu. İçeriden gelen bebek sesine kulak verdim. İsmini ne koyacağımızı düşündüm o an. Adaletin bu kadar zor olduğu bir dünyada, ona hangi ismi verirsem versem yükü ağır olacaktı.


Akşam serinliği çökerken, köyün sokaklarından et kokusu yükselmeye başladı. Benim adağım, benim elimden çıkmamıştı ama yerini bulmuştu. Lakin Hacı Ömer’in adamlarının bu işi burada bırakmayacağını, o devenin bedelini başka bir yerden çıkarmaya çalışacaklarını biliyordum.


Pencerenin kenarına yaklaştım, hanımın uykuya daldığını gördüm. Bebek ise Hanife kadının kucağında, süt kokulu uykusuna dalmıştı. 


Tam o sırada kapı tekrar vuruldu. Bu sefer gelen ne muhtardı, ne de kahya. Kapının eşiğinde, elinde bir parça etle o kör topal Ali’nin en küçük oğlu duruyordu. Gözleri parlayarak bana bakıyordu.


— Amca... dedi çocuk, babam gönderdi. "Onun hakkıdır, buyursun yesin" dedi.


Çocuğun elindeki o bir parça ete baktım. Devenin kederli gözleri geldi aklıma. Elimle yüzümü kapattım. Gökyüzü kararmaya başlıyordu ve dağların arkasından yeni bir fırtınanın kokusu duyuluyordu.


Muhtarın cebindeki kağıdı hatırladım. Hacı Ömer'in asıl niyeti sadece deve değildi elbet. O kağıtta başka ne yazıyordu?


****


Çocuğun uzattığı o bir parça et, sanki avcumun içinde ağırlaştı, kocaman bir taş oldu. "Sağ ol oğlum," diyebildim sadece, sesim boğazımdaki o tozlu yumruyu geçemedi. Çocuk, bir şeylerin ters gittiğini sezer gibi ürkekçe arkasına bakıp karanlığın içine karıştı, gitti.


Muhtarın yanına, ocağın başına döndüm. Ateşin cılız ışığı muhtarın yüzündeki derin yarıkları daha da belirginleştiriyordu. Elini cebine attı, o kırışmış kağıdı tekrar çıkardı. Parmaklarının arasında kağıdı evirip çevirirken gözlerini ateşten ayırmıyordu.


— Bu sadece bir deve borcu değil be evlat, dedi fısıltıyla. Nuri o hilebazlığı yapmış yapmasına da, kağıdın altında senin tarlanın hudutları yazılı. Nuri, kendi borcuna karşılık senin yol üstündeki o iki dönüm bayırı da rehin göstermiş. Hacı Ömer deveyi alamayınca, yarın güneş doğmadan kapına dayanıp "Toprak benimdir" diyecek.


Dizlerimin bağı bir kez daha çözüldü. O iki dönüm toprak, babamdan kalan tek mirastı; taştı, kayaydı ama benimdi. Onca yıl o toprağın kahrını çekmiş, her karışına alnımın terini dökmüştüm. Şimdi bir devenin inadı yüzünden, bir tefecinin hırsı yüzünden elimden mi kayıp gidecekti?


— Nasıl olur muhtar? Benim imzam yok, rızam yok! diye bağırdım.


Muhtar acı acı güldü:


— Burası kasaba evlat, burası kanunların değil, güçlerin konuştuğu yerdir. Hacı Ömer’in elindeki kağıtta Nuri’nin şahitliği var. Nuri, "Bu tarlayı bana borcuna karşılık verdi, ben de Hacı’ya devrettim" derse, hangi hakim senin sözüne inanır?


İçeriden hanımın iniltisi duyuldu. Bebek susmuştu ama evin içindeki o ağır hava sanki duvarları üzerimize yıkacak gibi daralıyordu. Bir yanda canım, bir yanda toprağım, bir yanda da göğsüme oturan o çaresizlik... Sabah ezanında hayırlı bir iş için çıktığım yollar, beni gecenin bu zifiri karanlığında bir uçurumun kenarına getirip bırakmıştı.


— Ne yapacağım muhtar? dedim, çaresizce ellerimi açarak.


Muhtar yavaşça ayağa kalktı, omuzları çökmüştü. 


— Nuri’yi bulman lazım, dedi. Güneş doğmadan Nuri’yi bulup o kağıdın yalan olduğunu söyletmen lazım. Yoksa yarın bu evde huzur kalmaz. Hacı’nın adamları kapıya dayandığında bebek feryadı dindirmez onların iştahını.


Beygiri tekrar eyledim. Hanife kadın kapıya çıkıp "Nereye bu vakit?" diye seslendi ama cevap verecek takatim yoktu. Kasabanın yoluna vurdum kendimi. Gece, her zamankinden daha karaydı. Yol kenarındaki çalılar, rüzgarda hışırdayarak sanki arkamdan bir şeyler fısıldıyordu. "İnsan," diyordum kendi kendime, "insan ne kadar çiğ süt emmiş bir mahluktur ki, birinin saadeti diğerinin felaketi üzerine kurulur?"


Kasaba merkezine vardığımda sokaklar ıssızdı. Nuri’nin kaldığı o yıkık dökük hanın kapısına dayandım. İçeriden ağır bir tezek ve tütün kokusu geliyordu. Kapıyı yumrukladım. Bir süre ses çıkmadı, sonra içeriden bir öksürük sesi duyuldu.


— Kim o? diye bir ses geldi içeriden, hırıltılı ve korkak.


— Ben geldim Nuri Ağa! Aç kapıyı!


Kapı gıcırdayarak açıldı. Nuri, elinde bir gaz lambasıyla karşımda duruyordu. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı; belli ki olanları, devenin akıbetini çoktan duymuştu. 


— Evlat... dedi, senin burada ne işin var? Deve... Deve ölmüş diyorlar.


— Deveyi geç Nuri Ağa, dedim üzerine yürüyerek. O kağıdı, benim tarlamı nasıl rehin verirsin? Hangi hakla, hangi vicdanla yaptın bunu?


Nuri lambayı titreyen eliyle masanın üzerine bıraktı. Yüzü kireç gibiydi. Köşedeki eski sedire çöktü, ellerini başının arasına aldı.


— Mecburdum... dedi hıçkırarak. Hacı Ömer canımı alacaktı. "Ya malını getir ya canını" dedi. Benim malım mı kalmıştı? Deveyi verdim, yetmedi. Senin tarlayı o bayırda sahipsiz sanır, bir şey olmaz dedim. Niyetim seni yakmak değildi, kendimi kurtarmaktı.


Öyle bir hırsla yakasına yapıştım ki, adamın ayakları yerden kesildi. Gözlerimden ateş çıkıyordu sanki.


— Benim toprağım sahipsiz değil! Benim toprağım helaldir! Şimdi benimle geliyorsun. Hacı Ömer’in kapısına gideceğiz, bu kağıdın yalan olduğunu söyleyeceksin!


Nuri başını yana çevirdi, gözyaşları kirli sakalından aşağı süzülüyordu:


— Gidemem... dedi. Gidersem beni yaşatmazlar. Hacı’nın gazabı büyüktür.


O an anladım ki, adaleti kimseden beklemeyeceksin. Nuri gibi korkakların, Hacı Ömer gibi zalimlerin arasında sıkışıp kalmıştı bizim hayatımız. Kolunu bıraktım, kapıya doğru yöneldim. Ama tam o sırada hanın avlusundan at kişnemeleri duyuldu. Birden fazla atlı, hanın kapısına doğru yaklaşıyordu.


Nuri dehşetle ayağa kalktı:


— Geldiler... dedi fısıltıyla, parayı almaya geldiler!


Dışarıdaki ayak sesleri kapıya yaklaştıkça kalbim göğüs kafesime vurmaya başladı. Elimdeki o yular parçasını cebimde hissettim. Gece henüz bitmemişti.


****


Nuri’nin odasındaki o sarı, cılız ışık, duvarda ikimizin devasa gölgelerini birbirine karıştırıyordu. Dışarıdaki atlıların durduğunu, eyerlerin gıcırtısını ve sert çizmelerin hanın taş avlusuna inişini duyduk. Nuri’nin dizleri birbirine vuruyor, dişleri tıkırdıyordu. Bir insan bu kadar mı küçülür, bu kadar mı ufalanırdı korkudan?


— Saklan! dedi Nuri fısıltıyla, beni de yakacaksın, saklan şuraya!


Ama ben kımıldamadım. Ne kaçacak yerim kalmıştı, ne de korkacak takatim. Hanımın o bitkin yüzü, bebeyin ilk cılız ağlaması ve o kör topal Ali’nin oğlunun elindeki et parçası gözümün önüne geldi. Her şeyimi almışlardı; huzurumu, adağımı, uykumu... Şimdi de toprağıma, o bir avuç helal kayalığıma göz dikmişlerdi.


Kapı, menteşelerinden sökülecekmiş gibi bir tekme ile ardına kadar açıldı. İçeri giren, kasabadaki kahyadan başkası değildi. Arkasında da iki iri kıyım adam, ellerinde kalın sopalarla duruyorlardı. Kahya, ocağın ışığında beni görünce durakladı, yüzüne o meşhur, insanı aşağılayan sırıtışı yayıldı.


— Bak sen şu işe, dedi alayla, deve tüccarı da buradaymış. Ne o, Nuri’den devenin yasını mı tutuyorsun, yoksa helva mı kavuracaksınız?


Nuri yerlere kadar eğilerek:


— Aman ağam, dedi, çocukcağız gelmiş öyle dertleşiyorduk... Vallahi bir niyetimiz yok.


Kahya, Nuri’yi bir kenara itip tam karşıma dikildi. Ağzından yayılan o ucuz tütün ve bayat içki kokusu midemi bulandırdı. Elini göğsüme doğru uzatıp beni geri itmeye çalıştı:


— Seninle işimiz bitti sanıyordum ben. Ama Hacı Ömer Efendi dedi ki, "O çocukta toprak hırsı vardır, gidip bir yoklayın." Şimdi dinle beni... O tarla dediğin taşlık yer artık Hacı’nın mülküdür. Yarın sabah güneşle beraber oraya çitler çekilecek. Eğer bir daha o taraflarda görülürsen, sonun o uçurumdaki deve gibi olur.


İçimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. O ana kadar sabreden, boyun eğen, "Allah büyüktür" diyen yanım sustu. Elimi cebime attım, o kanlı yular parçasını çıkarıp kahyanın suratına fırlattım.


— Toprak da benimdir, adalet de! dedim, sesim hanın taş duvarlarında yankılandı. Nuri’nin hırsızlığıyla, sizin tefeciliğinizle ne benim rızkım kesilir, ne de bebeyimin geleceği kararır!


Kahya afalladı. Hiç beklemediği bu çıkış karşısında yüzündeki sırıtış dondu, yerini safi bir öfkeye bıraktı. Tam elindeki kırbacı havaya kaldıracaktı ki, dışarıdan, avludan bir başka gürültü daha koptu. Bu seferki sesler, birinin can havliyle feryat edişi değil, kalabalık bir grubun kararlı ayak sesleriydi.


Hanın avlusuna köylüler doluşmuştu. En önde muhtar, elinde feneriyle duruyordu. Yanında ise kurban etinden pay alan o yoksul köylüler, ellerinde tırpanlar, kürekler, sopalarla toplanmışlardı. Kör topal Ali bile oradaydı, bastonuna yaslanmış, gözlerini bir yere dikmişti.


Muhtar içeri girdi, kahyanın elindeki kırbacı eliyle indirdi:


— Bu kadar yetti kahya, dedi vakur bir sesle. Kasabada yaptığınız haksızlıkları sustuk, yediğiniz yetim hakkına göz yumduk ama bu delikanlının toprağı, bu köyün onurudur. Nuri’nin yalanına şahitlik edecek birini arıyorsanız, işte buradayız; hepimiz Nuri’nin nasıl bir hilebaz olduğunu, toprağın kime ait olduğunu biliyoruz.


Kahya arkasındaki adamlarına baktı, sonra dışarıdaki kalabalığa. O meşhur kibiri, yavaş yavaş yerini bir endişeye bırakıyordu. Köylüler, sadece etin değil, o devenin hakkının da peşindeydiler. Bir sessizlik çöktü hanın içine; sadece uzaktan gelen köpek havlamaları ve gece rüzgarının uğultusu duyuluyordu.


Kahya, hırsla tükürdü yere:


— Bu iş burada bitmez! dedi, Hacı Ömer bu köyü başınıza yıkar!


Ama kimse kımıldamadı. Kahya ve adamları, kalabalığın arasından omuz yiyerek, küfürler savurarak geçip atlarına bindiler. Atların nal sesleri kasabanın karanlık sokaklarında uzaklaşırken, Nuri olduğu yere çökmüş ağlıyordu.


Muhtar yanıma geldi, elini omzuma koydu:


— Hadi evlat, dedi, güneş doğmadan eve dön. Hanım bekler, bebek bekler. Toprağın yerinde duruyor, ama bu gece öğrendiklerini sakın unutma.


Beygire atladım. Köyün yoluna vurduğumda, gökyüzü yavaş yavaş ağarmaya başlamıştı. Hafif bir yağmur çiselemeye başladı; hani o tozlu toprağın kokusunu çıkaran, insanın ruhunu yıkayan cinsten.


Eve vardığımda Hanife kadın kapının önünde oturuyordu. Beni görünce hafifçe gülümsedi. "Uyuyorlar," dedi. Sessizce içeri girdim. Hanım derin bir uykudaydı, yüzüne bir huzur gelmişti. Bebek ise kundağında büzülmüş, sanki bu fırtınalı dünyayı çoktan kabullenmiş gibi mışıl mışıl uyuyordu.


Yatağın kenarına oturdum. Dışarıda sabah ezanı okunmaya başladı. Düşündüm; bir deve almıştım, kestirememiştim; bir söz vermiştim, tutamamıştım... Yoksa tutmuş muydum?


Pencereden dışarı baktım. Tepelerin ardındaki o bayırda, babamdan kalan o iki dönüm taşlık toprak, sabahın ilk ışıklarıyla parlıyordu. Bir yerlerde birileri hala o devenin etini kaynatıyor, çocuklarına yediriyordu.


Cebimdeki son kuruşları masanın üzerine bıraktım. Gece bitmişti ama hayatın o bitmek bilmeyen adaletsizliğiyle olan kavgamız yeni başlıyordu.


****


Ezanın sesi kerpiç duvarlarda yankılanırken, içimdeki o fırtına biraz dindi ama geçmedi. Hanımın uykudaki nefes alışlarını dinledim. Her şey yerli yerindeydi, evet; toprak duruyordu, bebek nefes alıyordu, karım kurtulmuştu. Ama bir şeyler eksilmişti benden. O pazara giden, deveyi alan, dünyaya safça bakan adam o gece o hanın avlusunda kalmıştı.


Güneş iyice yükselip odayı aydınlatmaya başlayınca dışarı çıktım. Kapının önünde Hanife kadın hala duruyordu. Elinde bir kase süt vardı, bana uzattı:


— İç şunu evlat, dedi, yüzün kireç gibi. Gece bitmiş olabilir ama senin derdin bitmemiş.


Sütü bir dikişte bitirdim. Tadı saman gibi geldi. Tam o sırada köyün aşağısından bir toz bulutu daha kalktı. "Yine mi?" dedim kendi kendime. Bu sefer gelenler Hacı Ömer’in adamları değil, köyün gençleriydi. Ellerinde bir çift öküz, arkalarında da köhne bir kağnı vardı.


— Hayırdır? dedim yanlarına varınca.


Gençlerden en önde olanı, Ali’nin büyük oğlu, boynunu büküp konuştu:


— Abi, dedi, muhtar haber saldı. "Onun tarlası taşlıktır, sürülmez, ekilmez diye tefeci göz dikmiş; gidin o tarlayı bugün hep beraber temizleyelim, sürülür hale getirelim" dedi.


Öküzlerin boyunduruğundaki gıcırtı, sanki bir zafer marşı gibi geldi kulağıma. Beraberce o iki dönümlük bayıra doğru yola koyulduk. Taşlı, dikenli, bakımsız toprağıma vardığımızda güneş tepemizde parlıyordu. Herkes bir ucundan tuttu. Kimi koca kayaları kaldırdı, kimi dikenleri söktü. 


Öğlene doğru, tarlanın tam ortasında duran o koca ardıç ağacının gölgesinde oturduk. Herkes yorgundu ama kimsede şikayet yoktu. Ali’nin oğlu yanıma yaklaştı, sesini alçaltarak:


— Abi, dedi, dün gece o deveden pay alanlar var ya... Hepsi bugün dua ediyor sana. Hacı Ömer’in adamları eti almaya çalıştığında kadınlar bile sokağa dökülmüş. O et, senin niyetinden çoktan çıkmış, bütün köyün helali olmuş.


Kafamı salladım. İnsan, kendi eliyle verince sadaka olurdu da, kaderin eliyle verilince sanki bir başka oluyordu. Daha ağır, daha anlamlı. 


Akşama doğru tarla tanınmayacak hale gelmişti. Kayalar kenara dizilmiş, toprak havalanmıştı. Gençler kağnılarıyla dönerken, ben bir süre daha orada kaldım. Toprağın kokusu, yağmurun nemiyle birleşmiş, genzimi yakıyordu.


Eve döndüğümde hanım uyanmıştı. Bebeği kucağına almış, pencereden dışarı bakıyordu. Yanına gittim, alnından öptüm.


— Ne olacak şimdi? diye sordu kısık bir sesle. Hacı Ömer peşimizi bırakır mı?


— Bırakmaz, dedim. Ama artık biz de eski biz değiliz. Köy arkamızda, toprak altımızda. Bebek de büyüyecek elbet.


O gece deveyi rüyamda gördüm. Pazardaki o kederli gözleri gitmiş, uçurumun kenarında bembeyaz bir bulutun üzerinde duruyordu. Bana bakmıyordu bile, gökyüzünün sonsuzluğuna doğru yürüyüp gidiyordu.


Ertesi sabah kasaba meydanına gitmeye karar verdim. Korkarak yaşanmazdı bu dünyada. Nuri’nin hanına uğradım; han mühürlenmişti. Hacı Ömer’in kahyası, Nuri’yi kasabadan sürmüş diyorlardı. Kendi kazdığı kuyuya düşmüştü hilebaz.


Kasaba çarşısında yürürken insanların bana bakışları değişmişti. Kimi saygıyla selam veriyor, kimi ise "İşte o deve tüccarı" diye fısıldaşıyordu. Adaleti kendi arayan adamın şanı, adaletinden daha hızlı yayılırdı buralarda.


Tam kasabanın çıkışındaki kahvehanenin önünden geçiyordum ki, Hacı Ömer’in atlı arabası durdu. Camı yavaşça aşağı indi. O sapsarı, bakmaktan bile insanın tiksindiği yüzüyle bana baktı Hacı. Gözlerinde ne öfke vardı ne de pişmanlık; sadece bitmek bilmeyen bir hırs...


— Toprağı temizletmişsin evlat, dedi hırıltılı bir sesle. İyi yapmışsın. Toprak bakarsan bağ olur. Ama bakamazsan...


Sözünü tamamlamadı. Arabacı kamçıyı şaklattı, araba gürültüyle uzaklaştı. Hacı Ömer’in o yarım kalmış cümlesi, rüzgarda asılı kaldı. 


Eve doğru yürürken adımlarım daha sert basıyordu yere. Yolun kenarındaki bir taşın üzerine oturdum. Cebimden o kanlı yular parçasını çıkardım, toprağa bir delik açıp içine gömdüm. Üzerine de ağır bir taş koydum.


Köyün dumanları tütmeye başlamıştı. Her bacadan çıkan duman, bir evin hikayesini anlatıyordu. Benim hikayem ise, o toprağın altına gömdüğüm yularla beraber yeniden başlıyordu.


Eve yaklaştığımda kapının önünde muhtarı gördüm. Yüzü asıktı. Elinde yeni bir kağıt vardı.


— Yine ne var muhtar? dedim, sesimdeki yorgunluğu gizleyemeden.


Muhtar kağıdı uzatırken elleri titriyordu:


— Bu seferki başka evlat, dedi. Bu seferki Hacı’dan değil...


Kağıdı aldım, okumaya başladım. Okudukça gözlerim karardı. Her şeyin bittiğini sandığım noktada, asıl düğümün şimdi atıldığını anladım.


Yolun sonu görünmüyordu.


****


Muhtarın uzattığı kağıdı alırken parmaklarımın ucunun karıncalandığını hissettim. Kağıt, Hacı Ömer’in o süslü, hileli senetlerine benzemiyordu; üzerinde resmi bir mühür, soğuk ve ruhsuz bir yazı vardı. Gözlerim satırların üzerinde gezinirken dünya bir kez daha ayaklarımın altından kaydı.


— Bu ne muhtar? dedim, sesim kendi kulağıma bile yabancı bir feryat gibi geldi.


Muhtar kağıdı elimden alıp katlarken bakışlarını benden kaçırdı:


— Devletten gelmiş evlat... dedi. "Yol geçecek" diyorlar. Kasabayı köye bağlayan, oradan da ovaya inecek olan o yeni şose yolu tam senin o bayırdan, o iki dönümlük tarlanın ortasından geçecekmiş. Kamulaştırma mı ne derler, öyle bir zıkkım işte.


Donup kalmıştım. Hacı Ömer’in hilesinden, kahyanın kırbacından, Nuri’nin kahpeliğinden koruduğumuz o bir avuç toprak, şimdi bir mürekkep damlasıyla elimizden alınıyordu. Köylülerin bütün gün uğraşıp temizlediği, taşını ayıklayıp sürdüğü o toprak, şimdi kazmalarla, küreklerle boydan boya yarılacaktı.


— Ama muhtar, dedim, daha bugün temizledik. Herkes el birliği etti...


— Biliyorum evlat, biliyorum, dedi muhtar içini çekerek. Ama devletin yolu bu, dur denmez. Üstelik... Üstelik kağıdın altında bir şerh var. "Yolun geçeceği arazinin üzerinde hak iddia edenlerin borç ve rehin durumları incelenecektir" yazıyor. Hacı Ömer o kağıdı boşuna imzalatmamış Nuri’ye. Yol parasını, o kamulaştırma bedelini kendi cebine indirmek için yapmış planını.


Dizlerimin üzerine çöküverdim. Bahçedeki tozlu toprağa ellerimi daldırdım. Sabahın o taze umudu, yerini akşamın bu zifiri çaresizliğine bırakmıştı. İçeriden bebeyin ağlaması duyuldu; bu sefer daha gür, daha hesap sorar gibi bir ağlamaydı bu. Sanki o da dışarıdaki bu adaletsizliği, babasının elinden kayıp giden geleceği hissetmişti.


— Ben şimdi ne derim karıma? dedim. Oraya ekeceğimiz ekinin hayaliyle uyumuştu.


Muhtar elini omzuma koydu ama bir şey demedi. Ne diyebilirdi ki? Bu dünyada bizim gibi adamların nasibi, hep başkalarının çizdiği yolların altında kalmaktı. 


Ertesi gün, güneş doğmadan tarlaya gittim. Yanımda ne kazma vardı ne kürek. Sadece o ardıç ağacının gölgesine oturdum. Uzaktan, kasaba yolundan gelen o ağır iş makinelerinin gürültüsü duyulmaya başlamıştı bile. Toz bulutları, gökyüzüne doğru birer ejderha gibi yükseliyordu.


Tam o sırada, tarlanın kenarında bir karaltı belirdi. Gelen, kör topal Ali’ydi. Bastonuna yaslanarak yanıma kadar geldi, soluk soluğa yanıma oturdu.


— Üzülme evlat, dedi Ali, kör gözlerini ufka dikerek. Yol geçer, han biter, kervan gider... Ama toprak kalır.


— Toprak kalmıyor baba, dedim, yolun altında kalıyor.


— Altında kalsın, dedi Ali acı bir gülüşle. Üstünden binlerce insan geçecek, binlerce kervan geçecek. Ama o toprağın senin alın terinle ıslandığını, o deveyi yoksula vermek için verdiğin kavgayı kimse silemeyecek. Hacı Ömer parayı alsa da, senin o tarladaki hakkını yutamaz. O lokma onun boğazına elbet dizilir.


Ali’nin bu sözleri içimi serinletmedi ama bir şeyi fark etmemi sağladı. Ben o deveyi alırken "Allah rızası için" demiştim. Allah rızası için verilen şeyin pazarlığı olmazdı. Eğer o yol oradan geçecekse ve ben bu yüzden bedel ödeyeceksem, bu da benim kurbanım olacaktı.


İşçiler tarlanın sınırına vardığında ayağa kalktım. Başlarındaki mühendis, elindeki haritaya bakıp tarlanın tam ortasına kırmızı bir kazık çaktı. Kazık, sanki benim göğsüme çakılmış gibi canımı yaktı. Mühendis beni görünce:


— Geçmiş olsun hemşerim, dedi, devlet yolu işte. Ama bak, yol geçince senin buralar değerlenir. Kenarına bir aşevi, bir dükkan açarsın.


Mühendisin yüzüne baktım. O kadar temiz, o kadar bu işlerden uzak görünüyordu ki... Ona "ToloşBeer" hayalimden, yoksullara dağıtılan etten, Hacı Ömer’in karanlık yüzünden bahsetmedim. Sadece kafamı sallayıp tarladan uzaklaştım.


Eve dönerken yolda Nuri’ye rastladım. Kasabadan kovulmuş, eşyalarını bir eşeğe yüklemiş gidiyordu. Beni görünce yolunu değiştirmeye çalıştı ama çağırdım:


— Nuri Ağa! Dur hele!


Nuri korkuyla durdu. Yanına gittim, cebimdeki o son bir parça kuru ekmeği çıkarıp ona uzattım:


— Al, dedim, yolun uzun. Senin hilen yolun altında kaldı, benim toprağım da... Ama bu ekmek helaldir, ye de öyle git.


Nuri ekmeğe baktı, sonra bana. Gözlerinde ilk defa korkudan başka bir şey, belki bir parça insanlık parladı. Ekmeği alıp hıçkırarak yürümeye devam etti.


Eve vardığımda bahçede bir kalabalık vardı. Bizim köylüler toplanmış, kapının önüne çuvallar yığmışlardı. Muhtar öne çıktı:


— Evlat, dedi, tarlan gitti biliyoruz. Ama bu köyün insanı, o devenin etini unutmadı. Herkes ambarından bir ölçek buğday, bir avuç tohum getirdi. Bu sene senin toprağın bizim hepimizin tarlasıdır. Sen ekmesen de, biz senin için biçeceğiz.


Gözlerim doldu. Hanım, kucağında bebekle eşikte duruyordu. Gülümsemiyordu ama gözlerinde o eski direnç vardı. Bebeğe baktım; ismi artık belliydi. "Hak" koyacaktım adını. Dünyada bulması zor, ama uğruna dövüşmesi güzel olan o şeyin adını...


Uzaklardan bir patlama sesi geldi. Yol yapımı için kayaları patlatıyorlardı. Yer sarsıldı, pencereler titredi. Ama ev yıkılmadı.


Gece olduğunda, ocağın başında hanımla otururken dışarıdan bir at sesi geldi. Kapıyı açtığımda kimse yoktu; sadece eşiğe bırakılmış, üzerinde Hacı Ömer’in mühürü olan o yırtılmış kamulaştırma kağıdı duruyordu. Kağıt ortadan ikiye bölünmüştü.


Anladım ki, birileri gece yarısı hesabı kesmişti. 


Sabahın ilk ışıklarıyla beraber, tarlanın olduğu yere doğru yürüdüm. Yolun geçeceği yerdeki toz bulutu dağılmıştı. Kazılan toprağın içinden, hiç umulmadık bir şey fışkırıyordu.


****


Kazılan toprağın, o iş makinelerinin acımasızca yardığı derin yarıkların arasından sızan şey, ne bir su kaynağıydı ne de bir maden. Toprağın bağrından, sanki yıllardır hapsedildiği karanlıktan kurtulmak ister gibi parıldayan eski, paslı bir küpün kenarı görünüyordu. İşçiler gürültüyle çalışmaya devam ederken, mühendis elindeki haritaya bakmaktan başını kaldırmamıştı ama ben o parıltıyı görmüştüm.


Yavaşça eğilip elimle toprağı eşeledim. Parmaklarımın ucuna değen o soğuk metal ve pişmiş toprak hissi, babamın anlattığı eski hikayeleri getirdi aklıma. "Bu toprakların altında sadece taş yoktur evlat," derdi rahmetli, "nice canların ahı, nice yiğitlerin saklısı vardır." Küpün ağzı kırılmıştı ve içinden dökülenler, sabah güneşinin altında çiğ damlaları gibi ışıldayan eski gümüş sikkelerdi.


O an başımda bir gölge hissettim. Mühendis yanıma gelmiş, şaşkınlıkla yere bakıyordu.


— Bu da ne? dedi sesi titreyerek.


— Toprağın hakkı, dedim. Bizim koruyamadığımızı toprak kendi bağrında saklamış.


İş makineleri durdu. Köylüler birer birer tarlanın kenarına birikti. Hacı Ömer’in kahyasının da atını kan ter içinde oraya sürdüğünü gördüm. Haberi nasıl da çabuk almıştı... Gözleri küpten dökülen gümüşlere bakarken hırsla parlıyordu. Attan atlayıp kalabalığı yararak yanıma geldi:


— Çekilin bakayım! dedi bağırarak. Bu toprak Hacı Ömer Efendi’nin hakkıdır! Kağıtlar, senetler onda! İçinden ne çıkarsa onundur!


Muhtar öne çıktı, göğsünü siper etti:


— Dur orada kahya! dedi. Bu toprak kamulaştırıldı, artık devletin yoludur. Ama bu çıkanlar... Bu çıkanlar bu toprağın asıl sahibinindir. Devletin yolu geçer ama toprağın bereketi sahibine kalır.


Kahya, elindeki kırbacı hırsla yere vurdu:


— Hacı Ömer bunu yanınıza bırakmaz! Bu gümüşler borca karşılıktır!


Tam o sırada mühendis, elindeki resmi kağıdı kahyanın gözüne sokarcasına uzattı:


— Bak efendi, dedi, bu kazı resmi bir yol çalışmasıdır. Buradan çıkan her tarihi eser devletin envanterine girer. Ama bulan kişiye ve tarla sahibine de hakkı olan ikramiye ödenir. Kayıtları ben tutuyorum. Hacı Ömer’in senedi tarlanın üstü içindir, altındaki tarih için değil!


Kahya küfrederek atına bindi ve toz bulutu çıkararak uzaklaştı. Köylüler sevinçle birbirine sarılırken, ben o kırık küpün yanına çöktüm. Gümüşler belki beni zengin etmeyecekti ama o kamulaştırma bedelinden gelecek paradan çok daha fazlasını fısıldıyordu: Adalet, bazen bir devenin inadıyla, bazen de bir dozerin kazmasıyla gelirdi.


Eve döndüğümde hanıma olanları anlattım. Hanife kadın bebeği kundağından çıkarmış, ayaklarını toprağa değdiriyordu. "Bak," dedi, "oğlun toprağa basıyor."


O gümüşlerden payıma düşecek olanla, kasaba girişinde o hayalini kurduğum aşevini açacaktım. Adını da "Adak" koyacaktım. Kapısından giren hiçbir yoksul, hiçbir aç kalmış çocuk, hiçbir yolu düşmüş gariban eli boş dönmeyecekti. O deve kurban edilememişti belki ama onun bereketi bütün bir kasabayı doyuracak bir çeşmeye dönüşmüştü.


Akşam olup el ayak çekilince, tarlanın ortasından geçen o yarığa, yolun tam başlayacağı yere gittim. Mühendisin çaktığı o kırmızı kazığı yerinden çıkardım. Yerine, o gece gömdüğüm kanlı yuların tam üzerine, bahçemden getirdiğim bir zeytin fidanını diktim. 


Yol oradan geçecekti, kamyonlar fidanın yanından süzülecekti. Ama her geçen, o fidanın gölgesinde bir adamın haysiyetini korumak için verdiği kavgayı görecekti.


Uzaklardan, kasabanın içinden bir feryat koptu. Hacı Ömer’in konağından dumanlar yükseliyordu. Kimin yaktığı, niye yandığı bilinmezdi ama o gece kasabanın havası her zamankinden daha temizdi.


Cebimden bir gümüş sikke çıkardım, havaya fırlatıp tuttum. 


"Dünya," dedim kendi kendime, "sen ne kadar karanlık olsan da, güneş her sabah o bayırın ardından doğmaya devam edecek."


Bebeğin ağlaması kesilmişti. Gece, ilk defa bu kadar sessiz ve bu kadar umutluydu.


Fidanın dibine bir avuç su döktüm ve arkama bakmadan eve, canlarımın yanına yürüdüm. Yol bitmişti ama hayat, o geniş ve tozlu şosenin kenarında yeniden çiçekleniyordu.


****


Ertesi günün sabahı, kasaba meydanına indiğimde havada tuhaf bir ağırlık vardı. Hacı Ömer’in konağından yükselen dumanlar kesilmiş, geriye simsiyah, isli bir enkaz kalmıştı. Kasabalılar ocağın başında fısıldaşıyor, beni görünce dillerini yutuyorlardı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu ama herkesin gözünde aynı soru vardı: "Şimdi ne olacak?"


Kahvehanenin önünden geçerken muhtarı gördüm. Bir kenara çekilmiş, tespihini her zamankinden daha hızlı çekiyordu. Beni görünce kaşlarını kaldırıp yanına çağırdı.


— Otur hele evlat, dedi sesi titreyerek. Hacı Ömer geceyi sağ çıkamamış. Dumandan mı, yoksa o hırsından mı bilinmez; ama o dev gibi adam bir gecede kül olup gitmiş. Şimdi mirası için akbabalar üşüşür kasabaya. Ama o yol... O yol senin tarladan geçmeyecekmiş.


Duyduklarıma inanmak güçtü. Şaşkınlıkla muhtarın yüzüne baktım:


— Nasıl geçmez muhtar? Mühendis kazığı çaktı, işçiler yolu yardı ya?


— Gece yarısı Ankara’dan telgraf gelmiş mühendise, dedi muhtar. Güzergah değişmiş. Yol, o yanan konağın olduğu yerden, kasabanın tam içinden geçecekmiş. Senin tarla, o gümüşlerin çıktığı o yer ise "sit alanı" mı ne diyorlar, öyle bir şey ilan edilmiş. Yani artık ne dokunabilirler, ne de bir taşını yerinden oynatabilirler.


Bir kahkaha atmak istedim ama boğazıma bir hıçkırık düğümlendi. Bizim iki dönüm taşlık, devletin eliyle kutsanmıştı sanki. Eve dönerken adımlarım yere vurmuyor, adeta uçuyordum. Tarlanın başına vardığımda işçilerin makinelerini topladığını, mühendisin ise o yardığı yarığın başında mahzun mahzun durduğunu gördüm.


Mühendis beni görünce gülümsedi, elini uzattı:


— Senin toprak inatçı çıktı hemşerim, dedi. Biz yardık, o bize hazinesini verdi. Sonunda da bizi kovdu. O gümüşler için bugün yarın müzeden adamlar gelir. Sen de payını alırsın elbet.


Ona teşekkür ettim. Mühendis gittikten sonra, dün diktiğim zeytin fidanının yanına çöktüm. Toprak henüz nemliydi. Cebimden, karımın bebeyi sararken kullandığı o eski yazmanın bir parçasını çıkardım. Fidanın en sağlam dalına bağladım. Bu, benim bu dünyaya bıraktığım tek senetti.


Eve vardığımda hanımı bahçede, güneşin altında buldum. Bebek kucağında, bir yandan ona ninniler söylüyor bir yandan da Hanife kadının getirdiği taze yoğurdu çalkalıyordu. Beni görünce yüzündeki o yorgun ifade dağıldı.


— Bitti mi? dedi sadece.


— Bitti hanım, dedim. Ne yol geçecek, ne de Hacı Ömer kapımıza dayanacak. Toprak bizimdir, gümüşü de bereketi de bebeyimizindir.


O günün akşamı, köylüler yine bizim bahçede toplandı. Ama bu sefer ellerinde hüzün değil, neşe vardı. Şükrü kasap, elinde bir kuzuyla çıkageldi. "Deveyi kesemedik ama bu da bizim adağımız olsun," dedi. Ateşler yakıldı, kazanlar kuruldu. 


O gece, ocağın başında otururken bebeyin yüzüne baktım. İsmi "Hak" demiştik ya, sanki o isimle beraber büyümüştü bir günde. 


Fakat gecenin ilerleyen saatlerinde, kasaba yolundan gelen tek bir atlı, bahçenin kapısında durdu. Gelen, Nuri Ağa’nın o küçük, her şeyden habersiz çırağıydı. Elinde tozlu bir mektup vardı. Mektubu bana uzatıp, arkasına bakmadan atını mahmuzladı.


Mektubu açtığımda, içinden sadece tek bir anahtar çıktı. Üzerinde de Nuri’nin o yamuk yumuk yazısıyla bir not:


"Hakkını helal et evlat. Hanın altındaki gizli bölmede, senin devenin parası ve daha fazlası durur. Ben gidiyorum, bir daha dönmemek üzere. O gümüşleri bulduysan, benim günahımı da onlarla yıka."


Anahtarı avcumun içinde sıktım. Metalin soğukluğu canımı yaktı. Gözlerimi gökyüzüne, o parlak yıldızlara diktim. İnsan ne kadar kaçarsa kaçsın, vicdanı peşinden geliyordu.


Sessizce yerimden kalktım. Herkes uykudaydı. Elimde fenerle, o mühürlü hanın yoluna koyuldum. Kasaba sessizdi, sadece uzaklarda bir yerlerde bir baykuşun sesi duyuluyordu. Hanın kapısına vardığımda anahtarı kilide soktum. Kilit gıcırdayarak döndü.


İçeride beni neyin beklediğini bilmiyordum ama bu hikayenin henüz son cümlesinin yazılmadığını hissediyordum. Tozlu rafların arasından süzülen ay ışığı, yerde duran o eski deve yularını aydınlatıyordu.


Merdivenlerin altına yöneldim..


****


Merdivenlerin altındaki rutubetli karanlıkta, Nuri’nin bahsettiği o gizli bölmeyi bulmak uzun sürmedi. Gevşemiş birkaç taşın arkasına gizlenmiş ahşap bir kapak... Kapağı kaldırdığımda, içinde sadece bir kese para ve Nuri’nin yıllardır biriktirdiği birkaç parça eşya bulacağımı sanıyordum. Ama feneri içeri tuttuğumda, gözlerime inanamadım.


Kapağın altındaki boşlukta, Nuri’nin pazardan pazara kaçırdığı, hileyle topladığı malların arasında, benim o uçurumdan düştü sandığım devenin yuları ve üzerinde hala kurumuş çamurları duran bir heybe vardı. Heybenin içinden bir kağıt daha çıktı; Hacı Ömer’in kasabadaki tüm toprakları nasıl parsellediğini, kimlerin canını yaktığını tek tek anlatan bir defterdi bu. Nuri, korkusundan bu defteri bir sigorta gibi saklamıştı.


Parayı elime bile sürmedim. Sadece o defteri aldım ve hanın o ağır kapısını arkamdan çekip kilitledim.


Sabah olduğunda doğruca muhtara gittim. Defteri masanın üzerine bıraktım. Hacı Ömer ölmüştü ama geride bıraktığı o karanlık miras bu defterle beraber darmadağın olacaktı. Muhtar yazıları okudukça yüzü aydınlandı, "Bu sadece senin tarlanı değil evlat, bütün kasabayı kurtarır," dedi.


Eve dönerken yolun kenarında durup bizim tarlaya baktım. İş makineleri gitmişti. Toprak, o derin yarıklarıyla beraber öylece duruyordu ama artık yaralı gibi değil, dinlenmiş gibi görünüyordu. Gümüş sikkelerin çıktığı o yarık, devlet tarafından koruma altına alınmıştı.


Bahçeye girdiğimde karım bebeyi emziriyordu. Yanına oturdum, elini tuttum.


— Artık korkacak bir şey kalmadı, dedim. Nuri’nin bıraktığı para emanettir, onu kasabadaki öksüzlerin okumasına harcayacağız. Bizim rızkımız o taşlı tarlada, emeğimizdedir.


Hanım hafifçe gülümsedi. "Önemli olan o zaten," dedi, "başkasının hakkı giren sofrada bereket olmazdı."


Zaman geçti... Bebek büyüdü, tarladaki zeytin fidanı boy verdi. O taşlık bayır, köylülerin yardımıyla ve toprağın altından çıkan o bereketle kasabanın en güzel bahçesi oldu. Ne yol geçti o tarlanın kalbinden, ne de bir zalim el uzatabildi bir daha.


Bir akşamüzeri, ocağın başında otururken bebeye o günü anlattım. Bir deveyle başlayan, uçurumun kenarında biten ama sonunda bizi biz yapan o uzun günü... Bebek, babasının elindeki o eski yular parçasını tutup çekiştirirken güldü. 


Eskiden "dünya adaletsiz" derdim. Şimdi biliyordum ki; adalet gökten zembille inmiyordu. İnsan, kendi sözünü tuttuğunda, toprağına sahip çıktığında ve zalimin karşısında dik durduğunda, dünya yavaş yavaş düzeliyordu.


Dışarıda hafif bir yağmur başladı. Toprak kokusu odaya dolarken, huzur içinde gözlerimi kapattım. Biz sözümüzü tutmuştuk, toprak da sözünü tutmuştu. Her şey, olması gerektiği gibi, sade ve helalinden son bulmuştu.


SON


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Deve Tüccarı

murad-gozelov murad-gozelov