Tayin Kâğıdı
Tayin kağıdımı aldığım gün o,kadar heyacan doluydum ki,içini açıp bakmaya bile mecalim kalmamışdı.Yalnız akşama doğru arkadaşlarla kutlamadan çıkıp eve giderken yolda bakmayı akıl ettim.O yaz üniversiteyi bitirip öğretmen çıkmıştım.Bir ay gibi bir süre geçtikten sonra devlet idaresine bizi çağırıp tayin kağıtlarımızı vermişlerdi.O bir ay boyunca ise bir fabrikada vardiya görevlisi olarak çalışmıştım.Ne hikmetse akıl ettimse kağıda bakmayı ama geç ettim ya.Ben şehir beklerken devlet tayinimi öğretmen olarak Eskişehirin taşralı olan bir köyüne vermişti.Hey Allahım gerçi kadere isyan edilmezdi ama böylede beklemiyordum işte.Devlet kutsaldır sonuçta bir öğretmene nerede ihtayaç varsa oraya gitmek boynumuzun borcudur neticede.
****
Cebimdeki zarfın ağırlığı, az evvelki kutlamanın neşesini bir anda silip süpürmüştü. Sokak lambalarının ölgün ışığı altında, kağıdın üzerindeki o kuru ibareye bakarken boğazımda bir yumru büyüdü. "Eskişehir..." dedim fısıltıyla. Şehir merkezinin o kalabalık, hareketli caddeleri değil, adını daha evvel hiç duymadığım, haritada yerini dahi kestiremediğim bir köy; Sivrihisar taraflarında, bozkırın ortasında unutulmuş bir nokta.
Ertesi gün erkenden kalktım. Fabrikadaki o kirli, gürültülü vardiya odasına son kez uğrayıp helalleştim. Ustabaşı İzzet Efendi, ellerimi sıkarken "Hoca efendi," dedi, "devlet kapısı ekmek kapısıdır ama dikkat et, taşra insanı sessiz akan suya benzer, derindir. Sesini hemen duyuramazsın." İzzet Efendi’nin o nasırlı elleri, fabrikanın yağlı kokusu geride kalırken, kendimi Haydarpaşa’nın o devasa merdivenlerinde buldum.
Eski bir bavul, içince birkaç gömlek, üniversite yıllarından kalma üç beş yıpranmış kitap ve annemin gitmeden elime tutuşturduğu bir kavanoz peynir... Tren bozkıra doğru süzülürken camdan dışarı bakıyordum. Ankara’yı geçtikten sonra manzara bütünüyle değişti. Yeşilin her tonu yerini sapsarı, çıplak bir düzlüğe bıraktı. Gökyüzü o kadar genişti ki, insan bu uçsuz buçaksızlıkta kendini bir karınca kadar yalnız hissediyordu.
Eskişehir garında indiğimde hava serinlemeye başlamıştı. Köy dolmuşuna binmek için köhne bir yazıhaneye gittim. Yazıhaneci Şevket, ağzındaki sigaranın dumanını savururken tayin kağıdıma bakıp güldü:
— Oraya mı beyim? Oraya kuş uçmaz, kervan geçmez. Hele bir de kış çöktü mü, dünya ile bağın kopar. Ama insanı iyidir, ekmeğini paylaşır da derdini paylaşmaz.
Dolmuş, sarsıla sarsıla tozlu yollara daldı. İki saatlik yol bitmek bilmedi. Yol boyunca yanımda oturan yaşlı bir amca, kucağındaki tavuk küfesiyle birlikte uyukluyordu. Köye vardığımızda güneş dağların arkasına çoktan çekilmiş, gölgeler uzamıştı. Tozlu bir meydanda indim. Kerpiç evlerin arasından yükselen tezek kokusu, akşam ezanının uzaklardan gelen sesi ve meydandaki kahvehanenin camından sızan sarı ışık...
Kahvehanenin kapısını araladığımda içerideki gürültü bir bıçak gibi kesildi. Onca baş, aynı anda kapıya döndü. Kasketli, yanık tenli, elleri toprağa bulanmış adamlar beni süzüyordu. İçlerinden biri, muhtar olduğunu sonradan öğrendiğim sakallı, vakur bir adam ayağa kalktı:
— Buyur evlat, yolun nereye?
— Ben yeni gelen öğretmenim Muhtar Bey, dedim. Sesim beklediğimden daha titrek çıkmıştı.
Muhtar’ın yüzünde belli belirsiz bir acıma duygusu belirdi. Yanındakilere dönüp "Hocaya yer açın!" dedi. Bana bir sandalye çektiler, önüme dumanı tüten bir çay koydular. O çay, ömrümde içtiğim en acı ama en gerçek çaydı. Muhtar Hüseyin Efendi, cebinden çıkardığı tütünü sararken konuştu:
— Hoş geldin öğretmen bey. Bizim köy küçüktür, mektebimiz ise senden daha yorgundur. Camları kırıktır, çatısı akar ama çatısı altında bekleyen yirmi otuz tane masum can vardır. Sen şehirli bir çocuksun, buralar seni sıkar mı bilmem ama kaderin bizi birleştirdiği bir hakikattir.
O gece beni köyün eski bir odasına yerleştirdiler. Odanın içinde sadece tahtadan bir kerevet, bir kilim ve köşede sönmeye yüz tutmuş bir soba vardı. Bavulumu bir köşeye bıraktım. Pencerenin önünde oturdum, dışarıdaki zifiri karanlığa ve o karanlığın içinde uluyan rüzgara kulak verdim. Fabrikadaki o ağır makine seslerini özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi. Orada hiç değilse akşam olunca gidecek bir evim, konuşacak bir dostum vardı. Burada ise sadece gökyüzündeki yıldızlar ve yarın sabah mektep kapısında beni bekleyecek olan o meçhul çocuklar vardı.
Ertesi sabah, güneş bozkırın üzerine soğuk bir ışıkla doğduğunda mektebin yolunu tuttum. Yol kenarındaki kurumuş dikenler pantolonuma takılıyor, rüzgar ceketimin içine sızıyordu. Mektep, köyün biraz dışarısında, tek katlı, sıvası dökülmüş bir binaydı. Bahçesinde hiçbir ağaç yoktu. Kapıya yaklaştığımda, yaşları yedi ile on iki arasında değişen, üstü başı yamalı, ayaklarında lastik pabuçlar olan bir grup çocuğun beni izlediğini gördüm. Hiçbiri konuşmuyordu. Sadece o iri, kapkara gözleriyle bana bakıyorlardı. O bakışlarda hem bir merak hem de daha evvel gidenlerin bıraktığı o buruk terk edilmişlik hissi vardı.
Anahtarı kilide soktum, kapı gıcırdayarak açıldı. İçerisi yoğun bir rutubet ve toz kokuyordu. Sınıfa girdiğimde kürsüye yürüdüm. Tahtada eski bir yazı kalmıştı, yarım bırakılmış bir cümle gibi... Çocuklar birer birer içeri süzülüp sıralara yerleştiler. En önde oturan, burnu soğuktan kızarmış küçük bir kız çocuğu parmağını kaldırdı:
— Öğretmenim, dedi, siz de kar yağınca gidecek misiniz?
Soru odanın içinde asılı kaldı. Bir an duraksadım. Kendi heyecanımı, hayal kırıklığımı, Eskişehir’in o uzak köyündeki yalnızlığımı unuttum. Cebimdeki o tayin kağıdının sadece bir kağıt parçası olmadığını, bu çocukların hayatındaki bir umut kırıntısı olduğunu o an anladım. Pencereden dışarı baktım, ufukta bulutlar toplanıyordu. Kış kapıdaydı ama içimde tarif edemediğim, belki de ilk defa hissettiğim o tuhaf mesuliyet duygusu ısınmaya başlamıştı.
— Hayır, dedim çocuklara bakarak. Kar yağsa da, yollar kapansa da buradayız. Dersimize başlayalım mı?
Çantadan kitabımı çıkardım. Sayfaları çevirirken ellerim artık titremiyordu. Fakat köyün içine sızan o derin sessizlik, insanların bakışlarındaki o çözülmesi zor keder ve devletin beni gönderdiği bu ıssız coğrafyanın gerçek yüzü, daha yeni tanışacağımız pek çok hadisenin habercisi gibiydi. Muhtarın o akşamki uyarısı zihnimde yankılandı: "Sesini hemen duyuramazsın…”
****
Sınıftaki o derin sessizliği bozan tek şey, eski sobanın içinde çıtırdayan birkaç parça çalı çırpıydı. Çocuklar gözlerini kırpmadan bana bakıyor, sanki ağzımdan çıkacak her kelimenin bu köhne binanın duvarlarını yıkıp onları başka dünyalara götürmesini bekliyorlardı. İlk günün ağırlığı omuzlarımda, dersi bitirip çocukları dağıttığımda vakit akşama yaklaşıyordu.
Okulun hemen yanındaki küçük, tek odalı öğretmen lojmanına geçtim. Lojman demek bin şahitti; tavanı islenmiş, tabanı gıcırdayan, içini ne yapsan ısıtamadığın bir yerdi. Gaz lambasını yaktım. Işık, duvardaki çatlaklarda oynaşırken masanın başına oturdum. Fabrikadaki vardiya saatlerimi düşündüm; o zamanlar yorgunluğum bedenseldi, akşam olup iş bitince kafam boşalırdı. Şimdi ise ruhumun üzerine çöken bu ıssızlık, makinelerin gürültüsünden daha ağır geliyordu.
Bir hafta kadar sonra, köylülerle yavaş yavaş tanışmaya başladım. Akşamları kahvehaneye uğradığımda artık kimse yabancı birine bakar gibi bakmıyordu ama aradaki o ince mesafe de bir türlü kalkmıyordu. Köyün delisinden velisine kadar herkesin yüzünde, toprağın sertliğinden sirayet etmiş bir ifade vardı.
Bir gün okul çıkışı, elinde bir bakraç yoğurtla lojmanın kapısında bekleyen küçük Hasan’ı gördüm. Hasan, sınıfın en zeki ama en az konuşan çocuğuydu.
— Buyur Hasan, bir şey mi oldu? dedim.
— Babam gönderdi öğretmenim, dedi başını öne eğerek. "Hoca şehirli çocuktur, buraların ayazında midesi bozulur, taze yoğurt yesin" dedi.
Yoğurdu alıp onu içeri davet ettim. Hasan çekine çekine girdi, köşedeki kitaplarıma baktı. Gözleri parlıyordu.
— Okuyacak mısın sen Hasan? dedim.
— Okuyacağım öğretmenim. Babam "Senin ellerin toprağa değil, kaleme yakışır" diyor ama bazen de tarlada adam lazım oluyor, okuldan alırım diye korkutuyor.
O an anladım ki bu köyde cehalet, kötü niyetten değil; çaresizlikten, toprağın insanı kendine mahkum etmesinden doğuyordu. Hasan’ın o ürkek bakışlarında, memleketin binlerce köyünde sönmeye yüz tutmuş o ışığı gördüm.
Kış, beklenenden de sert geldi. Bir gece ansızın bastıran kar, köyün dünyayla olan o cılız bağını tamamen kopardı. Sabah uyandığımda pencereler buz tutmuş, kapı kardan dolayı zor açılır hale gelmişti. Okula gitmek için yola koyulduğumda, bozkırın o sarı renginin yerini uçsuz buçaksız, göz yoran bir beyazlığa bıraktığını gördüm. Rüzgar, kar tanelerini birer kırbaç gibi yüzüme çarpıyordu.
Sınıfa girdiğimde sadece beş çocuk gelebilmişti. Diğerlerinin yolları kapanmış, köyleri duman sarmıştı. Gelenlerin halleri ise içler acısıydı; yün çorapları ıslanmış, parmakları morarmıştı. Sobayı iyice gürlettim, çocukları etrafına topladım. Kitaplardan değil, hayattan konuşmaya başladık. Onlara denizi anlattım, hiç görmedikleri o devasa su birikintisini, vapurları, şehirdeki o ışıltılı caddeleri... Onlar dinlerken dışarıdaki kurdun kuşun sesini, rüzgarın uğultusunu unuttuk.
Tam o sırada kapı sertçe çalındı. İçeriye kar içinde kalmış, nefes nefese bir adam daldı. Bu, kahvedeki o az konuşan, sert bakışlı Bekir Efendi’ydi.
— Hocam! dedi sesi titreyerek. — Muhtarın oğlu... Ateşler içinde yanıyor. Kar yolları kapadı, şehre inemiyoruz. Köyde ebe de yok. Bir çare öğretmenim, sen okumuş adamsın, bilirsin bir yolunu!
Elim ayağım birbirine dolandı. Ben öğretmendim, doktor değil. Ama o an, Bekir Efendi’nin gözlerindeki o mutlak güven karşısında "bilmiyorum" demek, devlete olan inancı sarsmak gibi geldi bana. Paltomu kaptım, çocukları birbirine emanet edip karların içine daldım.
Muhtarın evine vardığımızda, içerideki kasvetli hava dışarıdaki soğuktan daha üşütücüydü. Kadınlar bir köşede fısıldaşıyor, Muhtar Hüseyin Efendi ise çaresizce sedirde oturuyordu. Odada ağır bir bitki kokusu ve nem vardı. Çocuğun yanına eğildim. Sayıklıyor, vücudu cayır cayır yanıyordu.
Üniversitedeyken aldığımız ilk yardım derslerini, annemin evde uyguladığı eski usulleri düşündüm. "Sakin olmalıyım" dedim kendi kendime. Fabrikada vardiya görevlisiyken bir işçi kolunu makineye kaptırdığında da böyle bir sessizlik olmuştu, herkes benden bir hareket beklemişti.
— Ilık su getirin! dedim sert bir sesle. — Sirke varsa sirke de olsun. Ve bütün pencereleri açın, içerisi çok havasız.
Kadınlar şaşkınlıkla birbirine baktı. "Aman hocam, çocuk üşür!" dediler.
— Üşümez, yanıyor bu çocuk! dedim.
Gece boyu çocuğun başında bekledim. Alnına koyduğum bezleri tazeledim, nabzını kontrol ettim. Sabaha karşı ateş yavaş yavaş düşmeye, sayıklamalar kesilmeye başladı. Çocuk derin, huzurlu bir uykuya daldığında, Muhtar Hüseyin Efendi elini omzuma koydu. Hiçbir şey söylemedi, sadece gözlerimin içine baktı. O bakışta, tayin kağıdını aldığım gündeki o yabancılık bütünüyle eriyip gitmişti. Artık sadece devletin gönderdiği bir memur değil, bu toprağın bir parçasıydım.
Ertesi gün kar durmuş, güneş cılız da olsa yüzünü göstermişti. Mektebe dönerken yolun kenarında bekleyen köylülerin beni başlarıyla selamladığını, "Selamünaleyküm hocam" dediklerini duydum.
Ancak o öğleden sonra, köyün girişinde atlı bir jandarma birliği göründü. Komutanın yüzündeki ifade, hayra alamet değildi. Cebinden bir zarf çıkarıp doğrudan mektebe, yanıma geldi.
****
Komutanın uzattığı zarfı alırken parmaklarımın ucunun sızladığını hissettim. Jandarmaların atları mektebin önünde karların içinde huzursuzca kıpırdanıyor, ağızlarından çıkan buharlar soğuk havaya karışıyordu. Sınıftaki çocuklar, pencerelere üşüşmüş, ürkek gözlerle dışarıdaki bu resmiyetin ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyorlardı.
Zarfı açtım. İçinden çıkan kağıtta, devletin o soğuk ve mesafeli diliyle, çevre köylerden birinde çıkan bir anlaşmazlık üzerine geçici olarak orada da görevlendirildiğim, haftanın üç günü o köye gidip gelmem gerektiği yazıyordu. Fakat bu, sadece bir görevlendirme değildi; yazının altındaki küçük notta, bölgedeki bazı karışıklıklar sebebiyle köylüyle olan münasebetlerimde dikkatli olmam, "şüpheli" durumları merkeze bildirmem gerektiği imalı bir dille belirtilmişti.
Komutan, "Hayırlı olsun öğretmen bey," dedi, atının dizginlerini kasarak. "Yollar zorludur, dikkat et. Bu bozkır adamı bazen sustuğuyla çok şey anlatır, bazen de konuştuğuyla hiçbir şey söylemez."
Onlar uzaklaşırken karın üzerinde bıraktıkları derin at izlerine bakakaldım. Devlet benden sadece elifbayı öğretmemi değil, aynı zamanda bu sessiz bozkırın bekçiliğini yapmamı da istiyordu. İçimde bir huzursuzluk peydah oldu. Ben ki daha dün fabrikada vardiya bekleyen, bugün ise çocukların ateşini düşüren bir adamdım; şimdi nasıl olur da bu insanların arasında bir gözcü gibi dolaşırdım?
Akşam kahvehaneye gittiğimde hava her zamankinden daha ağır geliyordu. Muhtar Hüseyin Efendi, oğlunun iyileşmesinin verdiği minnetle bana en başköşeyi işaret etti. Fakat komutanın gelişi köyün küçük evlerinin pencerelerinden çoktan görülmüştü. Gözlerdeki o minnetin yanına, ince bir kuşku yerleşmişti.
Sıtkı adında, yaşı başını almış, yüzü derin yarıklarla dolu bir ihtiyar yanıma sokuldu. Kısık bir sesle, "Hoca," dedi, "devletin askeri kapına geldiyse ya bir hayır getirmiştir ya da bir yük. Senin omuzların bu yükü kaldıracak kadar kuvvetli midir?"
Cevap veremedim. Önümdeki çaydan bir yudum aldım, boğazımdan geçmedi. O gece lojmana döndüğümde gaz lambasının ışığında kitaplarıma sığındım ama kelimeler gözümün önünde raks ediyordu. Sabahattin adındaki üniversite arkadaşımın bir sözü geldi aklıma: "İnsan, vicdanı ile ekmeği arasında kaldığında asıl imtihanı başlar."
Ertesi sabah erkenden kalkıp diğer köye gitmek üzere yola koyuldum. Muhtar, bana kendi eşeğini ödünç vermişti. Kar diz boyuydu, eşeğin adımları her seferinde küt küt diye karda yankılanıyordu. Yol boyunca uçsuz buçaksız beyazlıktan başka bir şey görmedim. Bir ara bir kurdun uzaklardan gelen uluması bozkırın sessizliğini yırttı.
Diğer köye vardığımda durumun benim köyümden daha vahim olduğunu gördüm. Burası adeta terk edilmiş gibiydi. Mektep dedikleri yer, çatısı çökmek üzere olan eski bir samanlıktan devşirilmişti. İçeride beni bekleyen on kadar çocuk, soğuktan birbirine sokulmuş, sanki bir kurtarıcı değil de bir infazcı bekler gibi bakıyorlardı bana.
İşte tam o günlerde, köylülerden biri olan ve sessizliğiyle bilinen, kimsenin pek yanaşmadığı "Dilsiz" lakaplı bir adamın evine davet edildim. Adam aslında dilsiz değildi, sadece dünyayla konuşacak bir şeyi kalmamıştı. Beni evine aldığında, duvarda asılı duran eski bir sazı ve yanında duran yıpranmış bir defteri gösterdi.
"Hoca," dedi kısık ve paslı bir sesle. "Sen şehirde okumuşsun, bilirsin. Yazmak nedir, silmek nedir iyi bilirsin. Bak bu deftere, burada bu köyün elli yıllık acısı yazılıdır. Ama kimse okuyamaz, çünkü kimse bu dili bilmez."
Defteri elime aldım. Sayfaları çevirdikçe içim ürperdi. Bunlar sadece isimler ve tarihler değildi; ödenemeyen vergiler, askere gidip dönmeyenler, bir parça ekmek için gurbette can verenlerin hikayeleriydi. Devletin bana "dikkat et" dediği insanlar, aslında kendi hikayelerinin altında ezilenlerdi.
Haftalar geçtikçe iki köy arasında mekik dokumaya devam ettim. Bir yanda muhtarın iyileşen oğlu ve Hasan’ın parlayan gözleri, diğer yanda "Dilsiz"in defterindeki o ağır gerçekler... Şehirdeki o kutlama gecesini, tayin kağıdını elime aldığımda hissettiğim o saf heyecanı düşündüm. Ne kadar da çocukçaymışım.
Kışın sonuna doğru, bir gece yarısı lojmanımın kapısı yumruklanmaya başlandı. Dışarıda tipi öyle bir hal almıştı ki göz gözü görmüyordu. Kapıyı açtığımda karşımda jandarma komutanını ve yanında iki askeri gördüm. Yüzleri bembeyazdı.
"Öğretmen bey," dedi komutan içeri girerken, "o bahsettiğimiz 'şüpheli' şahıslardan biri bu köye sığınmış. Dilsiz dedikleri adamın evinde saklanıyormuş. Seninle gelmemiz gerek, yolu ve evi en iyi sen biliyorsun."
Kalbim yerinden fırlayacak gibi atmaya başladı. Bir yanda cebimdeki devlet kağıdı, diğer yanda dilsiz adamın o hüzünlü defteri... Paltomu giyerken ellerimin titremesini engelleyemedim. Dışarıdaki karanlık ve kar, sanki bütün bir geçmişimi ve geleceğimi yutmaya hazırdı.
O tozlu yollardan, fabrikadaki vardiya saatlerinden buraya, bozkırın ortasındaki bu vicdan muhasebesine nasıl gelmiştim? Komutanın elindeki fenerin ışığı karda oynaşırken, adımlarımı hiç istemediğim o yöne doğru atmaya başladım.
****
Karın içinde zorlukla ilerlerken, postallarımın çıkardığı gıcırtı sanki zihnimin içindeki o huzursuz sesi bastırmaya çalışıyordu. Komutan ve askerler arkamdaydı; fenerin cılız ışığı önümüzdeki uçsuz buçaksız beyazlığı delmeye çalışıyor, rüzgar ise her fırsatta yüzüme tokat gibi çarpıyordu. O an, fabrikadaki o sıcak vardiya odasını, makinelerin tanıdık gürültüsünü ne kadar özlediğimi hissettim. Orada her şey belliydi; hangi kolu çekince ne olacağı, hangi düğmenin neyi durduracağı... Burada ise hayat, bir kar fırtınasının ortasında nereye savrulacağı belli olmayan bir yaprak gibiydi.
Dilsiz’in evine yaklaştığımızda komutan işaret etti, fenerleri söndürdüler. Karanlık bir anda üzerimize çöktü. Sadece rüzgarın uğultusu ve uzaktan bir köpeğin kesik kesik havlaması duyuluyordu. Kalbim, göğüs kafesimi delmek istercesine vuruyordu. Bu adam, o defteri bana gösterirken aslında canını emanet etmişti. Devlet ise benden o canın yerini göstermemi istiyordu.
Kapının önüne vardığımızda komutan belindeki silahın kılıfını açtı. O metalik ses, gecenin sessizliğinde buz gibi bir yankı bıraktı. Bana "Tıkla kapıya hoca, senin sesini tanır, açar," dedi fısıltıyla.
Elim kapıya uzandı ama sanki kolum bin batman ağırlığındaydı. Bir yanda öğretmenlik yeminim, bir yanda o tozlu tayin kağıdının getirdiği mesuliyet, diğer yanda ise insan olmanın o dayanılmaz ağırlığı... Kapıya üç kez vurdum. İçeriden hiçbir ses gelmedi. Bir daha vurdum.
— Kim o? dedi içeriden o paslı ses.
— Benim Bekir amca, hoca... dedim. Sesim karda dağılıp gitti, sanki benim değil de bir başkasının sesiydi.
Sürgü yavaşça çekildi. Kapı aralanır aralanmaz askerler omuz atıp içeri daldılar. Ben ise dışarıda, karların içinde asılı kalmış gibi duruyordum. İçeride bir arbede koptu; bağrışmalar, devrilen bir sandalyenin gürültüsü ve ardından gelen o kahredici sessizlik...
Az sonra dışarı çıkardılar onu. Yanında, yüzü gözü sarılmış, zayıf, çelimsiz bir genç daha vardı. Genç adamın bakışları bir an benimkilerle kesişti. O bakışta ne nefret vardı ne de öfke; sadece, dünyanın bütün yükünü omuzlamış insanların o derin, bitkin kabullenişi vardı. Dilsiz Bekir ise bana bakmıyordu. Başını öne eğmiş, karın üzerinde sürüklenerek götürülüyordu.
Ertesi sabah köyde kuş uçmuyordu. Okula gittiğimde sınıftaki o on beş çocuktan sadece üçü gelmişti. Hasan bile yoktu. Masama oturdum, ellerimi yüzüme kapadım. Kitaplarım orada, kürsünün üzerinde duruyordu. Ama içimdeki o öğretmen, o idealist genç adam, sanki o gece o karların arasında bir yerde donup kalmıştı.
Öğlene doğru Muhtar Hüseyin Efendi mektebe geldi. Yüzü kireç gibiydi. Yanıma oturdu, bir süre sustu. Sonra cebinden o eski defteri çıkardı; Dilsiz’in bana gösterdiği o elli yıllık acıların yazılı olduğu defteri.
— Bunu kapının önünde bulmuşlar hoca, dedi. — Bekir götürülürken karların içine bırakmış. İçinde senin ismin de yazılı. Ama son sayfaya değil, ilk sayfaya yazmış. "Bizim çocukların ışığı olsun" demiş.
Defteri elime aldığımda sayfaların nemden kıvrıldığını gördüm. Dilsiz Bekir, defterin başına benim adımı, tayin olduğum günü ve çocuklara anlattığım o deniz hikayelerini not düşmüştü. O an anladım ki, taşra insanı sadece sessiz akan bir su değil, aynı zamanda o suyun altında neleri sakladığını kimsenin bilmediği koca bir deryaydı.
Kış yavaş yavaş etkisini yitirmeye, karlar eriyip yerini çamurlu bir uyanışa bırakmaya başladığında, tayin kağıdımdaki o "Eskişehir" yazısı artık benim için sadece bir şehir adı değildi. O yazı, bir insanın vicdanıyla nasıl baş başa kaldığının, devletin soğuk yüzüyle halkın sıcak ama yaralı kalbi arasında nasıl köprü olunacağının nişanesiydi.
Bir akşamüzeri, eşyalarımı toplamaya başladım. Gideceğimden değil, her şeyi yeniden düzenlemek için. Masamın üzerindeki o lambayı söndürürken, dışarıdan ilkbaharın o taze kokusu odaya doluyordu. Fakat biliyordum ki, bu bozkırda hiçbir mevsim tam anlamıyla saf gelmezdi; her baharın içinde bir kışın tortusu, her gülüşün içinde bir gurbet sancısı mutlaka kalırdı.
Pencereden dışarı baktım. Hasan, okulun bahçesindeki o kuru dallardan birine küçük bir bez parçası bağlamıştı. Rüzgarda sallanan o bez, sanki bu ıssızlığın ortasında verilmiş gizli bir söz gibiydi.
Yazı masasına oturdum ve beyaz bir kağıt çıkardım. Bu kez ben yazacaktım. Devletin kayıtlarına geçmeyen, tayin kağıtlarında yazmayan, sadece bu kerpiç evlerin duvarlarında yankılanan o gerçek hikayeyi... Kalemi elime aldığımda, dışarıdaki karanlığın artık o kadar da korkutucu olmadığını fark ettim. Çünkü insan, kendi içindeki o karanlığı aydınlatmayı göze aldığında, dünyanın hiçbir ayazı onu üşütmeye yetmiyordu.
Güneş, bozkırın ufkunda bir kez daha batarken, odadaki sessizlik artık bir yük değil, bitmemiş bir romanın ilk cümlesi gibi umut doluydu.
****
Kağıdı önüme çektiğimde, odadaki gaz lambasının cılız ışığı titredi. Dışarıda eriyen karların dam çatılarınızdan düşen şıpıltısı, bozkırın o bitmek bilmeyen sessizliğine karışıyordu. Fabrikada çalışırken duyduğum o ritmik makine sesleri artık çok uzaktaydı; şimdi sadece kendi nefesimi ve kalemin kağıt üzerindeki hışırtısını duyuyordum.
Yazmaya başladım. Ama yazdıklarım müfredat programları ya da resmi raporlar değildi. Dilsiz Bekir’in o karların içine bıraktığı emaneti, o dilsiz acıları kendi dilimce kağıda döküyordum. "Bozkırın ortasında bir mektep," diye başladım, "duvarları çatlak ama hayalleri gökyüzü kadar geniş çocukların evi..."
Ertesi sabah köye bir haber yayıldı. Kasabadan bir kamyon dolusu malzeme gelecekti. Muhtar Hüseyin Efendi, elinde bir somun ekmekle kapımda belirdi. Yüzündeki o mahcup ifade yerini bir parça umuda bırakmıştı.
— Hoca, dedi, "Gece boyu ışığın sönmedi. Hayırdır, yine neyin peşindesin?"
Gülümsedim. "Eksikleri tamamlamanın peşindeyim Muhtar Bey," dedim. Sadece mektebin camlarını değil, insanların birbirine olan o kırgın bakışlarını da tamir etmek istiyordum.
O günlerde Hasan okula geri döndü. Ama eski Hasan değildi; gözlerindeki o çocuksu merakın yerini, büyüklerin dünyasından çalınmış bir ciddiyet almıştı. Yanıma yaklaşıp, "Öğretmenim," dedi, "babam diyor ki, hoca efendi bu köyün sadece öğretmeni değil, namusudur. O gece olanları kimse konuşmuyor ama herkes biliyor."
Anladım ki bu topraklarda sırlar, toprağın altına gömülen tohumlar gibiydi; vakti gelince mutlaka yeşerirdi. Bekir Efendi’nin götürülüşü, köyün üzerine görünmez bir bulut gibi çökmüştü ama o bulutun altından bir dayanışma filizleniyordu.
Haftalar geçti, bahar bozkıra tüm haşmetiyle indi. Toprak uyandı, çatlakların arasından mor çiçekler baş gösterdi. Mektebin bahçesine çocuklarla beraber fidanlar diktik. O çelimsiz fidanları dikerken, her birine bir öğrencimin adını verdim. "Bak Hasan," dedim, "bu senin ağacın. Sen büyüyeceksin, bu da büyüyecek. Sen gideceksin ama bu ağaç burada, bu bozkırın ortasında senin köklerini saklayacak."
Bir öğleden sonra, jandarma komutanı tekrar göründü. Ama bu sefer atlı değil, tozlu bir ciple gelmişti. Yanında sivil giyimli, gözlüklü bir adam vardı. Komutan bu kez içeri girmedi, beni dışarı çağırdı.
— Öğretmen bey, dedi, bu beyefendi maarif müfettişidir. Senin hakkında yazılan bazı... nasıl desem, alışılagelmişin dışında raporlar üzerine geldi.
Müfettiş, gözlüklerinin üzerinden mektebin bahçesindeki fidanlara, o yamalı elbiseli çocuklara ve benim üzerimdeki tozlu cekete baktı. "Hoca," dedi, sesi yumuşak ama otoriterdi, "şehirde kalmak varken neden buradasın? Senin gibi parlak bir gencin tayin kağıdında 'şehir' yazmıyor muydu?"
Cebimden o artık iyice eskimiş, kat yerlerinden yırtılmaya yüz tutmuş tayin kağıdını çıkardım. Üzerindeki "Eskişehir" yazısı güneşin altında solmuştu.
— Yazıyordu efendim, dedim. "Ama o kağıdı elime aldığımda ben sadece bir memurdum. Buraya gelince anladım ki memuriyet, kağıt üzerindeki bir isimden ibaret değilmiş. Memuriyet, bir çocuğun üşüyen ellerini ısıtmak, dilsiz bir adamın defterindeki o okunmayan satırları haykırmakmış."
Müfettiş bir süre sustu. Mektebin içine girdi, çocukların sıralarına dokundu, tahtadaki tebeşir tozlarını süzdü. Sonra dışarı çıktı ve komutana döndü:
— Burada şüpheli bir şey yok yüzbaşım, dedi. "Burada sadece, devleti gerçek manasıyla temsil eden bir adam var."
Onlar giderken arkalarında büyük bir toz bulutu bıraktılar. Ben ise o tozun içinde, çocuklarımın yanına döndüm. Akşamüstü güneş batarken, bozkırın o uçsuz buçaksız kızıllığına bakıp düşündüm: Kader, beni bir fabrikadan alıp bu ıssız köye fırlatmıştı ama asıl vardiyam şimdi başlıyordu.
Dilsiz Bekir’den haber gelmedi bir daha. Ama onun o eski defteri masamın üzerinde, en kıymetli hazinem olarak duruyordu. Artık her akşam o deftere yeni sayfalar ekliyordum. Bu, sadece bir köyün değil, bir memleketin sessiz ama mağrur hikayesiydi.
Yaz ortasında, köyün meydanındaki o koca çınar ağacının altında otururken, uzaktan bir toz bulutu yükseldiğini gördüm. Gelen, şehirden köye dönen bir kağnıydı. Kağnının üzerinde, Bekir’in evinde saklanan o genç adam oturuyordu. Serbest kalmıştı. Göz göze geldik; bu kez bakışlarında bir parça teşekkür, bir parça da "yaşamak her şeye rağmen güzel" diyen o kadim ifade vardı.
O gece lojmanımda otururken, pencerenin dışından bir saz sesi gelmeye başladı. Derinden, yanık ve bu topraklara ait bir türkü... Sazın tellerine vuran el, belki Bekir’in eli değildi ama o dert aynı dertti, o ses aynı sesti.
Elimdeki kalemi yavaşça bıraktım. Artık her şeyi yazmama gerek yoktu. Çünkü bazı hikayeler kağıtta değil, insanların kalbinde devam ederdi. Bozkırın rüzgarı penceremden içeri sızıp lambayı söndürdüğünde, karanlıktan korkmuyordum. Zira biliyordum ki, yarın sabah o mektep kapısında beni bekleyen yirmi çift göz, dünyayı aydınlatmaya yetecekti.
****
Sazın sesi gecenin sessizliğini bir bıçak gibi yararken, yerimden kalkıp pencereye doğru yürüdüm. Dışarıda, ay ışığının altında bozkır devasa bir gümüş denizi gibi parlıyordu. Türkü, dilsizlerin dili, kimsesizlerin sığınağıydı; o an anladım ki Bekir gitmiş olsa da ruhu bu kerpiç duvarların arasından hiç ayrılmamıştı.
Ertesi sabah, mektebin kapısında bir hareketlilik vardı. Kasabadan gelen kamyon, nihayet okulun eksiklerini getirmişti. Yeni camlar, birkaç kutu kireç, gıcırdayan yeni sıralar... Köylüler, sanki kendi evlerini onarıyormuş gibi el birliğiyle işe koyuldular. Fabrikadaki vardiya düzenini hatırladım; orada herkes kendi payına düşeni yapar, mesai bitince arkasına bakmadan giderdi. Burada ise her çivi çakıldığında, her cam yerine oturduğunda insanların yüzündeki o kadim kederin biraz daha dağıldığını görüyordum.
Hasan yanıma gelip, "Öğretmenim," dedi, elindeki fırçayı kireç kovasına daldırırken. "Okulun duvarları ak pak olunca, kışın o karanlığı buralara bir daha uğramaz, değil mi?"
Başını okşadım. "Kış her zaman gelir Hasan," dedim, "ama biz duvarlarımızı böyle sağlam tutarsak, içimizdeki o ateşi söndürmezsek, hiçbir kar bizi yolumuzdan çeviremez."
O gün akşama kadar çalıştık. Akşam olup herkes evine çekildiğinde, mektebin önünde tek başıma kaldım. Bembeyaz parlayan duvarlar, ay ışığında bir fener gibi duruyordu. Tam o sırada, köyün yolunda bir karaltı belirdi. Yavaş adımlarla bana doğru geliyordu. Yaklaşınca bunun Muhtar Hüseyin Efendi olduğunu anladım. Elinde bir zarf vardı; ama bu seferki devletin o resmi, sert zarflarından değildi. Üzerinde pul yoktu, sadece ismim yazılıydı.
— Bunu akşamüstü kasabadan gelen postacı bıraktı hoca, dedi Muhtar. — Bekir’den gelmiş.
Zarfı titreyen ellerle açtım. İçinde sadece tek bir kağıt ve kağıdın ortasına iliştirilmiş kurumuş bir dağ çiçeği vardı. Yazı, bir taşra insanının o zoraki ama dürüst harfleriyle yazılmıştı:
> "Hoca, çocuklara selam et. Denizi görmedim ama senin anlattığın o mavi suları rüyalarımda görüyorum artık. Devletin kâğıdı seni bize getirdi, ama senin kalbin bizi bize tanıttı. Deftere iyi bak, o defter artık senin vicdanındır."
Gözlerim doldu. O çiçeği avucumun içine aldım. Bir ay evvel tayin kağıdıyla bu köye giren o heyecanlı, korkak genç adamdan eser kalmamıştı. Şimdi, bozkırın ortasında, kerpiç evlerin ve nasırlı ellerin arasında kendi yerini bulmuş bir "insan" vardı.
Yaz bitip de ilk güz rüzgarları esmeye başladığında, mektebin bahçesine diktiğimiz o çelimsiz fidanların boy attığını gördüm. Şehirdeki arkadaşlarım mektuplarında sinemalardan, yeni açılan lokantalardan, asfalt yollardan bahsediyorlardı. Bense onlara, Hasan'ın ilk kez düzgün bir cümle kurduğundaki o gözlerindeki ışıktan, Muhtar'ın oğlunun iyileşip okulun bahçesinde koşturmasından, Dilsiz Bekir'in kurumuş çiçeğinden bahsediyordum.
Bir gün sınıfta ders anlatırken, kapı aniden aralandı. İçeriye üstü başı toz içinde, gençten bir adam girdi. Elinde bir bavul, yüzünde ise o çok tanıdık, o ürkek ve şaşkın ifade vardı.
— Merhaba, dedi genç adam. — Ben yeni atanan ziraat memuruyum. Yolun sonu burası dediler, ama nerede kalacağımı, kime gideceğimi bilemedim.
Gülümsedim. Masamın üzerinden kalkıp ona doğru yürüdüm. Cebimdeki o artık rengi atmış tayin kağıdını hatırladım. Onun elini sıktım ve pencereden dışarıdaki uçsuz buçaksız bozkırı gösterdim.
— Hoş geldin arkadaşım, dedim. — Burası yolun sonu değil, asıl hikayenin başladığı yerdir. Gel bir çayımızı iç, anlatacak çok şeyimiz var.
Ona bakarken, aslında kendimi görüyordum. Bir zamanlar o tozlu fabrikadan çıkıp gelen, hayatı sadece kâğıtlar ve rakamlardan ibaret sanan o genci... Şimdi ise bu toprağın dilini sökmüş, sessizliğin içindeki o gürültülü çığlığı duymayı öğrenmiştim.
Güneş, bozkırın ufkunda bir kez daha ağır ağır alçalırken, yeni gelen memurla birlikte okulun basamaklarına oturduk. Uzaktan kağnıların gıcırtısı ve çocukların neşeli sesleri geliyordu. Kalemimi çıkardım, cebimdeki o defterin boş bir sayfasına bir satır daha ekledim.
Biliyordum ki, yarın yine o soğuk rüzgarlar esecekti, belki yine karlar yolları kapatacaktı; ama artık bu yalnızlık beni korkutmuyordu. Çünkü insan, bir başkasının hayatına dokunduğu an, kendi hayatının da asıl manasını buluyordu.
Bozkır, her zamanki mağrur sessizliğiyle bizi izliyordu; ve biz, o sessizliğin içinde yepyeni bir dünya kurmaya devam ediyorduk.
****
Yeni gelen memur, şaşkın bakışlarla bavulunu kürsünün kenarına bıraktı. O tozlu ceketinin içinde kalbi küt küt atan bu genci gördükçe, kendi tayin kağıdımı aldığım o ilk günü, fabrikanın yağlı kokusundan çıkıp Eskişehir’in bu dilsiz köyüne düştüğüm o akşamı hatırladım. Devletin soğuk mühürlü zarfı bizi buralara kadar sürüklemişti ama asıl yolculuk kağıtla değil, yürekle başlıyordu.
"Otur hele," dedim, odadaki isli iskemleyi ona doğru çekerek. "Burası taşradır. Burada her şey yavaş akar ama her şey derinden sarsar adamı. Şehirde öğrendiğin o süslü kelimeler burada toprağa değer değmez kurur; burada sadece alın teri ve gözyaşı baki kalır."
Genç memur, cebinden çıkarttığı buruşmuş tayin belgesine bakıp yutkunarak sordu:
— Hocam, buralarda insan nasıl yaşar? Her yer bozkır, her yer sessizlik...
Cevap vermedim. Pencereye yürüdüm; dışarıda Hasan ve diğerleri bahçedeki fidanların etrafında dönüyor, şen şakrak gülüşüyorlardı. Dilsiz Bekir’in bıraktığı o defteri masanın üzerinden alıp ona uzattım.
— Bak bu deftere, dedim. — Burada yazanlar ne kanun kitaplarında vardır ne de üniversite derslerinde. Burada bu köyün saklı nefesi var. Sen ziraatçısın, toprağı bileceksin; ama toprağı bilmeden evvel, o toprağı nasırlı elleriyle kazan insanı tanıman gerek. Eğer o insanı tanımazsan, ektiğin hiçbir tohum burada kök salmaz.
O akşam onu lojmanıma misafir ettim. Gaz lambasının titrek ışığında, ona Muhtar Hüseyin Efendi’yi, o çetin kış gecesini, jandarmanın kapıya dayandığı o meşum anı ve Dilsiz Bekir’in sessiz vedasını bir bir anlattım. Anlattıkça sanki o günleri yeniden yaşıyor, içimdeki o eski fabrika işçisiyle şimdiki köy öğretmeninin nasıl birleştiğini görüyordum.
Gece yarısına doğru köyün içinden yine o yanık saz sesi yükseldi. Bu kez ses daha yakından, okulun hemen yanındaki harman yerinden geliyordu. Genç memur kulak kabarttı:
— Bu ne acı bir sestir böyle hocam?
— O acı değil evlat, dedim. — O, bu bozkırın asırlık sabrıdır. Burada insanlar dertlerini konuşarak değil, tellere vurarak ya da toprağa bakarak anlatırlar.
Ertesi sabah uyandığımızda, bozkırın üzerine hafif bir sis çökmüştü. Mektebin bahçesine çıktık. Çocuklar, yeni gelen bu "şehirli" amcaya meraklı gözlerle bakıyorlardı. Hasan yanımıza gelip, yeni memurun elindeki o parlak çantayı süzdü:
— Sen de mi bir yere gideceksin amca? dedi, sesi titreyerek. Belli ki gidenlerden yorulmuştu bu küçük yürek.
Memur, bana baktı; gözlerindeki o ilk andaki korkunun yerini, yavaş yavaş filizlenen bir aidiyet duygusuna bıraktığını gördüm. Eğilip Hasan’ın omzuna dokundu:
— Hayır çocuk, dedi. — Ben gitmeye değil, sizinle beraber şu çorak toprakları yeşertmeye geldim.
O an anladım ki, tayin kağıdımızda yazan yer neresi olursa olsun, insan aslında hep kendi içindeki o ıssız köye atanıyordu. Fabrikadaki vardiya biterdi ama bu bozkırdaki nöbet hiç bitmeyecekti.
Güneş, kerpiç evlerin arasından süzülüp bembeyaz kireçli okul duvarlarına vurduğunda, cebimdeki o eski tayin kağıdını çıkarıp son kez baktım. Yazılar artık iyice silinmişti. Kağıdı katlayıp cebimin en derin köşesine, Dilsiz Bekir’in kurumuş çiçeğinin yanına koydum.
Artık kağıtlara ihtiyacım yoktu. Hikaye, o sabah rüzgarının fidanların yapraklarını titretmesiyle, Hasan’ın defterine attığı ilk düzgün harfle ve bozkırın sonsuz ufkunda yankılanan o çocuk sesleriyle yazılmaya devam ediyordu. Kalemi bir kenara bıraktım; çünkü asıl anlatılacak olanlar, kelimelerin bittiği, sadece bakışların ve paylaşılan ekmeğin konuştuğu o derin sessizlikte saklıydı.
****
Öğle sıcağı bozkırın üzerine ağır bir yorgan gibi serildiğinde, okulun bahçesindeki o küçük fidanın gölgesine sığındık. Yeni gelen ziraat memuru, gömleğinin kollarını sıvamış, elindeki toprak numunelerine bakıyordu. Şehirli elleri henüz toprağın sertliğine alışmamıştı ama bakışlarındaki o ilk günkü ürkeklik, yerini meraklı bir dikkate bırakmıştı.
"Hocam," dedi, toprağı parmaklarının arasında ezerek. "Bu toprak çok inatçı. Görünürde kuru, ölü gibi duruyor ama içinde öyle bir can saklı ki, doğru dokunuşu bekliyor."
Gülümsedim. "Buradaki her şey böyledir evlat," dedim. "İnsanı da, toprağı da inatçıdır. Kendini hemen açmaz. Önce seni sınar, soğuğuyla üşütür, yalnızlığıyla korkutur. Eğer pes etmezsen, sana öyle bir kucak açar ki, bir daha kopamazsın."
O günlerde mektebe bir haber geldi. Kasabanın ileri gelenlerinden birinin kızı evleniyordu ve bütün çevre köyler bu düğüne davetliydi. Muhtar Hüseyin Efendi, en iyi kıyafetlerini giymiş, gümüş köstekli saatini takmış bir halde yanıma geldi.
— Hoca efendi, dedi, "Devletin buradaki iki gözüsünüz. Ziraatçi beyi de al, bizimle gel. Taşranın düğünü neşesiyle değil, ağırlığıyla bilinir. Orada herkes birbirini tartar."
Gittik. Düğün, kasabanın tozlu bir meydanında, devasa kazanların kaynadığı, davulun ritminin toprağı sarstığı bir mahşer yeri gibiydi. İnsanlar gruplar halinde oturmuş, alçak sesle memleket meselelerini, ekinin durumunu ve yaklaşan hasadı konuşuyorlardı. Bizim oturduğumuz masaya kasabanın eşrafından biri yaklaştı. Gözleri çakmak çakmaktı, beni süzdükten sonra konuştu:
— Demek o meşhur öğretmen sensin? Dilsiz Bekir’in defterini saklayan, köylüyle dert ortağı olan hoca...
Bir an sessizlik oldu. Fabrikadaki vardiya şefinin o buyurgan sesini hatırlar gibi oldum. Devletin bana verdiği o tayin kağıdı, burada sadece bir görev belgesi değil, bir sorumluluk senedine dönüşmüştü.
— Ben sadece alfabeyi ve toprağı sevmeyi öğretiyorum beyim, dedim sakince. — Bekir’in defteri ise bu toprakların hafızasıdır. Onu saklamak değil, anlamak gerekir.
Adam bir süre yüzüme baktı, sonra başıyla hafifçe selam verip uzaklaştı. O akşam düğün dönüşü, kağnının üzerinde bozkırın zifiri karanlığında ilerlerken, yanımızdaki ziraat memuru fısıldadı:
— Hocam, siz burada sadece öğretmenlik yapmıyorsunuz. Siz burada bir vicdan inşa ediyorsunuz.
Gecenin karanlığına baktım. Yıldızlar, fabrikanın o isli pencerelerinden görünenlerden çok daha parlaktı. Lojmana vardığımda masanın üzerine oturdum. Gaz lambasını yaktım. Dilsiz Bekir’in defterini açtım; son sayfada hala boşluklar vardı. Kalemi elime aldım.
"İnsan," diye yazdım, "atandığı yerin sadece memuru değil, o toprağın kader ortağıdır. Kağıt üzerinde Eskişehir’in bir köyü yazabilir ama kalbin haritasında o yer, insanın kendisini bulduğu noktadır."
Ertesi sabah uyandığımda, okulun bahçesinde bir kalabalık gördüm. Hasan ve diğer çocuklar, ellerinde taze sağılmış sütlerle, bahçeden toplanmış meyvelerle bekliyorlardı. Ama bu kez sadece ders için değil, ziraatçi beye yardım etmek için gelmişlerdi. O çorak bahçeye, toprağın inadını kıracak yeni tohumlar ekecektik.
Hasan yanıma sokulup, "Öğretmenim," dedi, "babam diyor ki, hoca bu köyün suyundan içti ya, artık bizden biridir. Gitse de ruhu burada kalır."
O tozlu tayin kağıdını cebimden çıkarıp son kez okşadım. Fabrikadaki o vardiya görevlisi, o korkak genç adam çoktan ölmüştü. Şimdi karşımda duran, bozkırın rüzgarıyla kavrulmuş, çocukların gözlerindeki ışıkla beslenen bir adamdı. Kağıdı masanın en alt çekmecesine, en derinlere sakladım. Artık ona ihtiyacım yoktu.
Pencereden dışarı baktım; güneş bozkırın ufkunda bir kez daha yükseliyordu. Her doğan güneş, anlatılacak yeni bir hikaye, ekilecek yeni bir umuttu. Kalemi tekrar elime aldım, defterin boş sayfasını çevirdim.
****
Güneşin ilk ışıkları, mektebin bembeyaz kireçli duvarlarına vurduğunda, ziraat memuru çoktan bahçeye çıkmış, çocuklarla beraber toprağı havalandırmaya başlamıştı. Fabrikanın o ağır, demir kokulu sabahlarını düşündüm bir an; orada güneş sadece mesainin başladığını haber veren sönük bir fenerdi. Burada ise her günün doğuşu, toprağın altındaki o gizli canın uyanışı gibi büyük bir hadiseydi.
Elimdeki bayat ekmeği çayıma banarken, kapının eşiğinde Muhtar Hüseyin Efendi belirdi. Bu sefer üzerinde o ağırbaşlı düğün kıyafetleri yoktu; sırtında eski bir aba, yüzünde ise rüzgarın çizgilerini derinleştirdiği bir ifade vardı.
— Hoca, dedi sessizce, "Bugün kasabadan bir haber geldi. Dilsiz Bekir’i bırakmışlar. Ama köye dönmeyecekmiş, bir daha buralara uğramayacakmış... Selamı varmış, o defterin son sayfasını hoca doldursun demiş."
Lokmam boğazımda düğümlendi. Bekir’in o dilsiz vedası, sanki bozkırın ortasına bırakılmış bitmemiş bir türkü gibi üzerime çöktü. Defteri masanın üzerinden aldım. Parmaklarım, Bekir’in o nasırlı elleriyle dokunduğu sayfalarda gezindi. O defter artık sadece bir hatıra değil, bu köyün, bu insanların ve benim bu bozkırdaki varlığımın tek şahidiydi.
Öğle vakti ders bittiğinde, sınıftaki sıraların arasından geçip pencerenin önünde durdum. Hasan, okulun bahçesine yeni diktiğimiz fidanın dibine su döküyordu. Kovayı taşırken küçük omuzlarının nasıl gerildiğini, o çocuksu yüzündeki mesuliyet duygusunu izledim. Bu çocuk, bir ay evvel karın içinde "Siz de gidecek misiniz?" diye soran o ürkek serçe değildi artık. O, bu toprağın geleceğini ellerinde taşıyan bir fidandı.
Ziraat memuru yanıma geldi, alnındaki teri koluyla sildi.
— Hocam, dedi, "Toprağı tahlil ettim. Bu toprak aslında ölü değilmiş; sadece çok susamış ve çok bekletilmiş. Biraz emek, biraz da sevgi gördü mü, bahara kalmaz fışkırır."
Onun bu heyecanlı sesinde, tayin kağıdını ilk aldığım gündeki o masumiyeti gördüm. Ama onun heyecanı henüz kışla, jandarmayla, taşranın o sarsılmaz sessizliğiyle sınanmamıştı. "İyi," dedim sadece, "iyi bak o toprağa. O toprak sana sadece başak vermez, sana kendini öğretir."
Akşamüstü, güneş bozkırın ufkunda kan kırmızı bir iz bırakarak alçalırken, lojmanımın masasına oturdum. Gaz lambasını yaktım. Dilsiz Bekir’in emaneti olan o defterin son boş sayfasını açtım. Kalemim kağıdın üzerinde kararsızca bekledi. Ne yazmalıydım? Devletin soğuk dairesinden çıkan o tayin kağıdının beni getirdiği bu ıssızlığı mı? Yoksa o ıssızlığın içinde bulduğum bu devasa insanlığı mı?
Yazmaya başladım:
"İnsan, sadece doğduğu yere değil, asıl doyduğu ve dolduğu yere aittir. Ben buraya bir memur olarak geldim, bir insan olarak kalıyorum. Fabrikadaki vardiya bitti, ama kalpteki vardiya hiç bitmezmiş. Bozkır dilsiz değildir; o sadece doğru kulağı bekleyen dev bir fısıltıdır."
O sırada dışarıdan, uzaklardan bir kağnı sesi geldi. Gıcırdayan tekerlekler, taşlı yollarda ilerlerken sanki bu toprağın bin yıllık hikayesini anlatıyordu. O sesin içinde Bekir’in gidişi, Hasan’ın büyümesi ve benim bu kimsesiz köyde kendimi buluşum vardı.
Kalemi bıraktım. Dışarıda ay ışığı bir kez daha bozkırı gümüşe boyuyordu. Artık ne fabrikadaki o gürültüyü özlüyordum ne de şehirdeki o ışıltılı caddeleri. Çünkü biliyordum ki, bu kerpiç duvarların arasında, bu yoksul insanların sofrasında ve o çocukların kara gözlerinde bulduğum gerçek, dünyanın hiçbir kâğıdına sığmayacak kadar büyüktü.
Pencereden dışarıya, karanlığın içindeki o belirsiz yola baktım. Hikaye bitmemişti; aslında her şey, o dumanı tüten gaz lambasının altında, yeni bir sayfanın başında daha yeni başlıyordu.
****
Gaz lambasının fitsili hafifçe cızırdadı, gölgeler odanın kerpiç duvarlarında devleşti. Yazdığım son satıra bakarken, mürekkebin kağıda işleyişi gibi bu bozkırın da ruhuma öylece işlediğini duydum. Fabrikadaki o vardiya saatlerinde zamanı öldürmeye çalışırdım; burada ise zaman, her sabah mektep kapısında beni bekleyen o yirmi çift gözle yeniden doğuyordu.
Ertesi gün, köyün en yaşlısı olan, ömrü tarlalarda geçmiş, beli bükülmüş ama bakışları hala keskin olan Süleyman Amca mektebe geldi. Elinde eski, ucu yanık bir kâğıt parçası vardı. Titreyen elleriyle kâğıdı masamın üzerine bıraktı.
— Bak hele hoca, dedi, sesi bir mağaranın derinliklerinden geliyormuş gibi boğuktu. — Bu benim oğlumun künyesidir. Gitti, dönmedi. Devlet ona "şehit" dedi, bize bir kâğıt verdi. Ama ben o kâğıtta oğlumun gülüşünü göremiyorum. Sen okumuş adamsın, sen bu kâğıdın arkasındaki o asıl hikâyeyi bilir misin?
Süleyman Amca’nın o nemli gözlerine baktığımda, devleti sadece mühürlü zarflardan, soğuk emirlerden ibaret sanan o eski halimden utandım. O künyeyi elime aldım. O kâğıt parçası, fabrikadaki bir makine parçası değildi; bir babanın sönmeyen sızısıydı.
— Süleyman Amca, dedim, sesim boğazımda düğümlendi. — Bu kâğıtta yazanlar sadece isimden ibaret değil. Bu, bu toprakların neden bu kadar sert ama neden bu kadar kutsal olduğunun nişanesidir.
O gün Süleyman Amca’yı lojmanımda ağırladım. Ona şehirdeki o kalabalığı, üniversitedeki o tantanalı yılları değil, Hasan’ın mektep bahçesine diktiği fidanı anlattım. O fidanın köklerinin, tıpkı oğlunun hatırası gibi bu toprağa tutunacağını söyledim. İhtiyar, nasırlı elleriyle dizlerine vura vura dinledi; sonra sessizce kalkıp, kâğıdını göğsünün üzerine siper ederek gitti.
Haftalar geçti. Bir gün, mektebin önünde bir toz bulutu yükseldi. Kasabadan bir araba geliyordu. İçinden, şık giyimli, elinde deri bir çanta taşıyan bir adam indi. Maarif’ten geliyordu. Yüzünde, şehirli olmanın verdiği o gizleyemediği küçümseyici ama bir o kadar da yorgun ifade vardı.
— Öğretmen bey, dedi, mektebin içine bile girmeden. — Şehir merkezinde bir boşluk açıldı. Senin buradaki hizmetin, gösterdiğin o fedakarlıklar merkeze kadar ulaştı. İstiyorsan, dilekçeni ver, seni o tozlu fabrikadan kurtardığımız gibi bu ıssızlıktan da çekip alalım.
Durdum. Cebimdeki o kat yeri yırtılmış, artık rengi sararmış ilk tayin kağıdıma dokundum. Bir zamanlar bu teklif için neleri feda etmezdim... Ama o an, bahçede ziraat memuruyla beraber toprağı çapalayan Hasan’a, lojmanımın masasında duran Dilsiz Bekir’in defterine ve az ötede künyesiyle teselli bulan Süleyman Amca’ya baktım.
— Teşekkür ederim efendim, dedim, sesimdeki o tuhaf kararlılığa ben bile şaşırdım. — Ama benim vardiyam henüz bitmedi.
Adam şaşırdı. "Burada ne buluyorsun hoca? Elektrik yok, yol yok, ses yok..." dedi.
— Ses var efendim, dedim. — Sadece duymasını bilene. Bozkırın altında öyle bir uğultu var ki, şehrin gürültüsünden çok daha gerçek.
Araba tozlarını savurarak uzaklaşırken, mektebin basamaklarına oturdum. Ziraat memuru yanıma geldi, elindeki bir avuç buğdayı gösterdi:
— Bak hocam, dedi, "İnadı kırıldı toprağın. Bu sene başaklar boy verecek."
Akşam olup da el ayak çekildiğinde, gaz lambasını bir kez daha yaktım. Defterin son sayfasının en altına şu cümleyi ekledim:
"Devletin tayin kağıdı sizi bir yere gönderir, ama insanı o yere ait kılan tek şey vicdanıdır. Ben artık bu kâğıdın üzerindeki isim değil, bu toprağın altındaki o bitmeyen sabrın bir parçasıyım."
Pencerenin dışındaki karanlığa baktım. Uzaklardan bir köpeğin havlaması, rüzgarın kurumuş otlar arasındaki fısıltısı geliyordu. Artık içimde o eski ürkeklikten eser kalmamıştı. Lambayı söndürdüm; karanlık odaya doldu ama kalbimdeki o küçük ışık, bozkırı aydınlatmaya yetecek kadar gür yanıyordu.
****
Karanlık odaya dolduğunda, gözlerimi hemen yummadım. Bozkırın gecesi, şehrin gecesine benzemezdi; burada karanlık, insanın üzerine bir yorgan gibi değil, bir hakikat gibi çökerdi. Fabrikadaki o vardiya lambalarının altında, mekanik bir çarkın dişlisi gibi hissettiğim günleri düşündüm. Orada vakit, patronun cebine girecek kuruşlarla ölçülürdü; burada ise vakit, Süleyman Amca’nın hüznü ve Hasan’ın geleceğiyle ölçülüyordu.
Ertesi sabah erkenden kalktım. Mektebin bahçesinde, ziraat memuruyla beraber ektiğimiz fidanların etrafındaki yabani otları temizlemeye başladım. Güneş henüz ufukta kızıl bir çizgi halindeydi. Tam o sırada, köyün girişinde bir hareketlilik oldu. Bir kağnı, üzerinde birkaç yatak ve sandıkla ağır ağır mektebe doğru geliyordu. Kağnıyı süren, Bekir’in evinde yakalanan o genç adamdı.
Mektebin önünde durdu. Kağnıdan indi, yanıma geldi. Bakışları hala mahzun ama duruşu daha vakurdu. Elini uzattı, nasırlı avucu avucumu kavradığında bir dostluğun mühürlendiğini hissettim.
— Hoca, dedi, "Gidecek yerim çoktu ama kalacak tek yerim burasıydı. Bekir amca haklıymış, sen bu toprakların sadece memuru değil, bekçisiymişsin. Eğer müsaade edersen, mektebin şu yıkık duvarını örmeye ben talibim. Benim de bu çocuklara, bu toprağa borcum var."
Cevap vermedim, sadece başımla onayladım. O gün boyu, bir yanda ders anlattım, diğer yanda dışarıdan gelen taş ve çamur seslerini dinledim. Mektep, sadece bir bina olmaktan çıkıyor; her bir taşıyla, her bir harfiyle bu köyün yeniden canlanan umudu haline geliyordu.
Hasan, teneffüste yanıma gelip yeni gelen adamı izledi.
— Öğretmenim, dedi, "Bu amca da mı devletten geldi?"
— Hayır Hasan, dedim, "Bu amca gönülden geldi. Bazen en büyük tayin, insanın kendi vicdanına yaptığı tayindir."
Akşamüstü, ziraat memuru, ben ve o genç adam mektebin basamaklarına oturduk. Önümüzde dumanı tüten üç bardak çay... Uzaktan bozkırın rüzgarı, tozlu yolları süpürerek geliyordu. Ziraat memuru, cebinden bir avuç toprak çıkarıp avucunda sıktı.
— Bak hoca, dedi, "Bu toprak artık küs değil bize. Bak, nasıl da nemli, nasıl da bereketli duruyor."
O an, cebimdeki o iyice eskimiş, yazıları silinmiş tayin kağıdına bir kez daha dokundum. O kâğıt beni buraya getirmişti ama beni burada tutan şey o kâğıttaki mühür değil, şu oturduğumuz basamaklardaki samimiyetti. Fabrikadaki o vardiya görevlisi artık çok uzak bir anıydı. Ben artık Eskişehir’in bu adsız köyünde, çocukların "hocası", dilsizlerin "sesi", yalnızların "yoldaşıydım".
Gece olup da odama çekildiğimde, Dilsiz Bekir’in defterini tekrar açtım. Son sayfadaki boşluğa küçük bir not düştüm:
"Bozkırda hayat, bir tohumun çatlaması kadar sessiz ama bir dağın devrilmesi kadar heybetlidir. Biz burada sadece okuma yazma öğretmiyoruz; biz burada, kâğıtların üzerinde yazmayan o asıl insanlığı temize çekiyoruz."
Pencereden dışarı baktığımda, mektebin o yeni örülen duvarı ay ışığında bembeyaz parlıyordu. Yarın yine güneş doğacaktı, yine çocuklar o tozlu yollardan koşarak gelecekti ve ben yine o kürsüde, hayatımın en büyük vardiyasına başlayacaktım.
İçimdeki o huzurlu yorgunlukla başımı yastığa koydum. Dışarıda rüzgar, mektebin bahçesindeki fidanların yapraklarını fısıltıyla titretiyordu; sanki bozkır, kendi hikayesini artık bizim dilimizden anlatmaya başlamıştı.
****
Sabahın ilk ışıklarıyla beraber mektebin bahçesinde tuhaf bir canlılık vardı. Yeni örülen duvarın harcı kurumuş, bembeyaz kireci güneşin altında parlıyordu. Hasan, elinde bir kova suyla fidanların dibinde bitivermişti. Ziraat memuru ise cebinden çıkardığı tohumları avucunda bir hazine gibi saklayarak toprağa serpiyordu. Fabrikadaki o vardiya düdüğünün keskin sesi çok gerilerde kalmıştı; şimdi sadece tabiatın o huzurlu ve derinden gelen uğultusu vardı.
Dilsiz Bekir’in o emanet defterini son kez elime aldım. Sayfalarca süren o sessiz feryat, o adsız acılar ve benim bu bozkıra ilk adım attığım günden bu yana biriktirdiğim her anı, artık bu defterin ruhuna karışmıştı. Son boş sayfaya baktım. Oraya ne tantanalı bir veda ne de ağdalı bir cümle yazdım. Sadece şu birkaç satırı karaladım:
"Tayin kağıdımda yazan isim bir şehirdi, ama vardığım yer bir insandı. Devlet beni buraya bir memur olarak gönderdi, ancak bozkır beni bir öğretmen olarak kabul etti. Şimdi anlıyorum ki, asıl mesele gitmek değil, vardığın yerde kök salabilmektir."
Defteri yavaşça kapattım ve lojmanın o küçük rafına, en başköşeye yerleştirdim. Üzerine Bekir’in gönderdiği o kurumuş dağ çiçeğini bıraktım. Artık bu defter, benden sonra gelecek olan öğretmenin pusulası olacaktı.
Cebimdeki o eski, buruşmuş tayin kağıdını çıkardım. Üzerindeki mühür solmuş, yazılar silinmişti. Kağıdı bir süre avucumda tuttum, sonra yavaşça katlayıp çekmecenin en dibine bıraktım. Artık o kağıda bakmama gerek yoktu; çünkü benim asıl tayinim, bu köydeki çocukların parlayan gözlerine, Süleyman Amca’nın duasının içine ve bu çorak toprağın bereketine çıkmıştı.
Mektebin kapısına çıktım. Hasan, başını kaldırıp bana gülümsedi.
— Başlayalım mı öğretmenim? dedi.
Gülümsedim. İçeriden gelen taze kireç ve tebeşir kokusunu ciğerlerime çektim. Gürültülü fabrikalardan, tozlu yollardan ve o meçhul korkulardan geçip geldiğim bu nokta, ömrümün en huzurlu limanıydı.
— Başlayalım Hasan, dedim. — Okuyacak, yazacak ve bu toprağı beraber yeşerteceğiz.
Güneş bozkırın üzerinde tam tepedeydi. Her yer aydınlıktı, her yer umut doluydu. Kendi hikayemin son cümlesini değil, bu köyün ve o çocukların yepyeni hikayesinin ilk cümlesini kurmak üzere sınıfa girdim. Sürgülü kapı arkamdan yavaşça kapandı ve bozkırın o kadim sessizliği, yerini çocukların hep bir ağızdan yükselen neşeli seslerine bıraktı.
SON
- Yorumlar 2
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.