Bekçi Kulübesi
Gece boyu dinmeyen rüzgâr, vadinin derinliklerinden yukarıya, jandarmanın hemen yanındaki küçük kulübeye doğru uğultuyla tırmanıyordu. Bu kulübe, kerpiç duvarları yer yer çatlamış, çatısı rüzgârın şiddetiyle her an havalanacakmış gibi gıcırdayan sıska bir yapıydı. İçeride, odun sobasının titrek aleviyle aydınlanan odada Sefer, elindeki eski tütün tabakasını evirip çeviriyordu.
Kasabanın uzağında, dağların eteğindeki bu noktada bekçilik yapmak, sadece uykusuzluk değil, aynı zamanda insanın kendi içindeki seslerle baş başa kalması demekti. Sefer, buraya tayin edildiği günden beri sessizliğin de bir sesi olduğunu öğrenmişti. Bu ses, bazen giden bir trenin raylardaki iniltisi, bazen de uzak köylerden birinden gelen cılız bir köpek havlamasıydı.
Lambanın fitilini biraz daha açtı. Gaz kokusu odaya iyice yayılmış, gözlerini yakmaya başlamıştı. Dışarıda, zifiri karanlığın içinde bir yerlerde, hayat akıp gidiyordu. İnsanlar sıcak yataklarında yarınki ekmek davasını düşlerken, Sefer, gurbetin ve yalnızlığın ortasında, nedenini tam olarak bilmediği bir bekleyişin içindeydi.
Geçen hafta kasabaya indiğinde, manifaturacı Refik Efendi’nin dükkânında duydukları zihnini kurcalayıp duruyordu. Refik Efendi, "Buralar eskiden böyle değildi evlat," demişti, "insanlar birbirinin gözünün içine bakarken içini görürdü. Şimdi herkes bir maske kuşanmış, kimse kimsenin derdini sormuyor."
Sefer, sırtındaki eski kaputu iyice sarındı. Kapının altından sızan soğuk hava ayak bileklerini sızlatıyordu. Gözleri duvarda asılı duran, artık işlemez olmuş eski saate takıldı. Zaman, bu dağ başında sanki donmuş gibiydi. Yine de o, her sabah güneşin vadiyi nasıl yavaş yavaş aydınlattığını, sislerin içinden köylerin nasıl birer birer belirdiğini görmekten gizli bir haz duyuyordu.
Dışarıdan bir ayak sesi gelir gibi oldu. Kuru dalların üzerinde birinin yürüdüğünü hissettiren o çıtırtı, rüzgârın sesini bir anlığına bastırdı. Sefer yerinden doğruldu, kulağını kapıya dayadı. Kalbi, bu ıssızlıkta ilk kez bu kadar hızlı atıyordu. Acaba gelen kimdi? Bu saatte, bu fırtınada bir insanın buralarda ne işi olabilirdi?
Yavaşça kapının sürgüsüne uzandı. Demir soğuktu, parmak uçlarını donduruyordu. Sürgüyü çekerken çıkan ses, odanın sessizliğini bir bıçak gibi kesti. Kapıyı araladığında, yüzüne çarpan sert rüzgârla birlikte karşısında karaltı halinde duran bir silüet gördü. Gelenin kim olduğunu anlamak için gözlerini kıstı. Adamın omuzları çökmüş, başındaki kasketi ıslanmış, yüzü ise karanlığın içinde derin çizgilerle kaplıydı.
"Selamunaleyküm evlat," dedi gelen ses. Sesi yorgundu, sanki yolların bütün tozunu ve kederini boğazında biriktirmiş gibiydi.
Sefer, bir an duraksadıktan sonra kenara çekildi. "Aleykümselam... Buyur amca, gir içeri. Dışarısı kurt ulumasına dönmüş."
Adam içeriye, sobanın yanına doğru adımladı. Ayaklarındaki eski lastik ayakkabılar çamur içindeydi. Ellerini ateşe uzatırken parmaklarının titrediği fark ediliyordu. Sefer, misafirine bir sandalye çekti, mutfak rafındaki isli çaydanlığa baktı. Bu adam, sanki yıllardır tanıdığı birinin, belki de babasının ya da uzun zamandır haber alamadığı bir akrabasının gölgesi gibiydi.
"Yolun nereye böyle?" diye sordu Sefer, bir yandan sobaya bir iki odun daha atarken.
Yaşlı adam bir süre cevap vermedi. Gözleri sobanın kapağından sızan ışığa kilitlenmişti. Sonra derin bir iç çekti. "Yol dediğin nedir ki evlat? Bir yerden kaçarsın, bir yere sığınırsın. Ama insan ne kadar uzağa giderse gitsin, içindekini de beraberinde götürüyor."
Sefer bu sözlerin ağırlığı altında sustu. Kendi içindeki kaçışları, kasabada bıraktığı o mahzun bakışlı kızı, babasının ödenmemiş borçlarını ve ömrünün bu dağ başında çürüyüp gitme korkusunu düşündü. Herkesin bir hikâyesi vardı ama çoğu kimse bunu anlatacak birini bulamazdı.
Dışarıdaki rüzgâr, kulübenin duvarlarını dövmeye devam ediyordu. Gece daha çok uzundu ve bu dağ başında sabaha kadar konuşulacak, dertleşilecek çok şey birikmişti. Sefer, çaydanlığı sobanın üzerine koyarken, bu yabancının neden burada olduğunu, heybesinde neler taşıdığını merak etmeye başladı. Adamın bakışlarında, kitaplarda yazmayan ama hayatın bizzat kendisinden süzülüp gelmiş bir keder gizliydi.
"Sen," dedi yaşlı adam aniden kafasını kaldırarak, "hiç birine bakıp da kendi aynanı gördüğün oldu mu?"
Sefer cevap veremedi. Sadece rüzgârın ve sobanın çıtırtısının birbirine karıştığı o anın içinde, sessizce misafirinin gözlerine baktı. Gece henüz bitmemişti ve bu tesadüf, Sefer'in hayatında bir şeylerin değişmek üzere olduğunun ilk habercisi gibiydi.
****
Sefer, yaşlı adamın sorusu karşısında afalladı. Gözlerini kaçırıp sobanın üzerinde tıslamaya başlayan çaydanlığa baktı. Kendi aynasını görmek... Bugüne kadar hep aynalardan kaçmış, yüzündeki yorgunluğu ve ruhundaki boşluğu görmemek için geceleri gaz lambasını hep kısık tutmuştu.
"Bilmem ki amca," diye mırıldandı. "Bizim buralarda aynalar sır tutmaz, neyse onu söyler. Ama dediğin gibi, insan bazen bir başkasının yüzünde kendi kederini okuyor."
Yaşlı adam hafifçe gülümsedi, ama bu gülümseme daha çok bir acının kıvrımı gibiydi. Cebinden eski bir mendil çıkarıp alnındaki terleri sildi. "Adım Haydar," dedi. "Beni buralarda pek tanıyan kalmamıştır artık. Çok sular aktı o köprülerin altından. Ben de vaktiyle bu dağlarda, senin gibi bir kulübenin başında beklerdim. Ama ben yolu değil, gidenleri beklerdim."
Sefer, çay bardaklarını doldururken sordu: "Gidenler geri gelir mi peki amca?"
Haydar Efendi başını iki yana salladı. "Gelen olur elbet, ama giden adamla dönen adam aynı kişi değildir. Yol onu törpüler, yol onu değiştirir. Sen buraya tayin olduğunda neyi bıraktıysan arkanda, o bıraktığın yer de artık orası değildir."
Odun sobası bir kez daha gürledi, içeriye sıcak bir hava dalgası yayıldı. Sefer, çay bardağını misafirine uzattı. Ellerinin birbirine değdiği o kısa saniyede, Haydar Efendi’nin derisinin kağıt gibi ince ve soğuk olduğunu hissetti. Adam sanki bir insandan çok, bu karlı dağların bir parçası, bir ruhu gibiydi.
"Benim hikâyem uzundur evlat," diye devam etti Haydar Efendi, çayından koca bir yudum alırken. "Şu aşağıda, vadinin ağzındaki o eski değirmeni bilir misin? Hani şimdi harabe olmuş, baykuşların yuva yaptığı yer. İşte o değirmenin çarkı dönerken, benim de hayatım dönerdi. Bir karım vardı, Elif... Gözleri bu geceki gökyüzü gibi simsiyah, sesi ise bir derenin akışı kadar duruydu."
Sefer, tütününü sardı ve bir nefes çekti. İçindeki merak, odayı saran duman gibi yoğunlaşıyordu. Haydar Efendi anlattıkça, kulübenin duvarları genişliyor, eski bir Anadolu kasabasının dar sokaklarına, tozlu yollarına ve o devrin ağır yaşanmışlıklarına açılıyordu.
"Bir gece," dedi Haydar, sesi iyice kısılarak. "Yine böyle fırtınalı bir geceydi. Kapı çalındı. Gelenler jandarmaydı. Yanlış bir ihbar, bir iftira... Beni alıp götürdüler. Elif kapının eşiğinde kaldı. Hiç ağlamadı, sadece 'Seni bekleyeceğim,' dedi. O 'bekleyeceğim' sözü, zindanda benim ekmeğim, suyum oldu. Ama çıktığımda..."
Adam sustu. Boğazı düğümlendi. Sefer, odunlardan birinin patlayıp kıvılcım saçmasını izledi. Kasabanın o sert adaleti, insanların birbirine olan öfkesi ve masumların sırtındaki o ağır yük... Bunlar Sefer’e hiç yabancı gelmiyordu. Kendi babası da bir hiç uğruna hapse düşmemiş miydi? Kasaba eşrafının oyunlarıyla ellerindeki tarlayı kaybetmemişler miydi?
"Çıktığında ne oldu amca?" diye fısıldadı Sefer.
Haydar Efendi bardağını masaya bıraktı. Gözlerinde yaş yoktu ama bakışları o kadar doluydu ki, sanki her an taşacaktı. "Çıktığımda ne değirmen kalmıştı, ne de Elif. Onu bekletmemişler evlat. Toprak altına girmiş de, kimse bana haber vermemiş. Ben de o günden beri, her fırtınalı gecede bu dağlara vururum kendimi. Belki o rüzgârın sesinde onun 'gel' dediğini duyarım diye."
Sefer’in yüreğine bir yumru oturdu. Gurbet, sadece doğup büyüdüğün yerden uzaklaşmak değildi; sevdiğin insanın olmadığı her yer gurbetti aslında. O an anladı ki, bu yaşlı adam sadece bir yolcu değil, kendi geçmişinin bekçisiydi.
"Peki şimdi?" dedi Sefer. "Nereye gidiyorsun bu karanlıkta?"
Haydar Efendi yerinden ağır ağır kalktı. Kaputunun önünü ilikledi. "Yolun bittiği yere," dedi. "Zaten güneş doğmak üzere. Bak, sisler dağılıyor."
Sefer pencereye yöneldi. Hakikaten, vadiye çöken o zifiri karanlık yerini gri bir aydınlığa bırakmaya başlamıştı. Uzaktaki tepelerin silüeti beliriyordu. Tekrar arkasına döndüğünde, misafirinin kapıya doğru yöneldiğini gördü.
"Dur amca, bir parça ekmek, biraz zeytin koyayım heybene," dedi Sefer telaşla.
Haydar Efendi kapının kolunu tuttu. Dışarıdaki soğuk hava içeriye dolarken, Sefer’in yüzüne hüzünlü bir tebessümle baktı. "Sen sağ ol evlat. Sen burada, bu kulübede sadece yolu değil, insanlığını da bekle. Bu devirde en zor bekçilik budur."
Kapı gıcırdayarak açıldı. Yaşlı adam, sabahın ilk ışıklarıyla birleşen yoğun sisin içine doğru bir adım attı ve gözden kayboldu. Sefer, eşikte öylece kalakaldı. Rüzgâr dinmişti ama kulübenin içindeki o ağır hava, Haydar Efendi’nin bıraktığı o kederli sessizlik hala oradaydı.
Güneş, vadiye ilk ışıklarını düşürdüğünde Sefer, masanın üzerinde duran boş çay bardağına baktı. Bardağın yanında, küçük bir kağıt parçası duruyordu. Titreyen ellerle kağıdı aldı. Üzerinde eski, zarif bir yazıyla tek bir cümle yazılıydı.
Sefer kağıdı okuyunca dizlerinin bağı çözüldü ve sandalyeye çöktü. Yazı şuydu:
"Geciken adalet, adalet değildir evlat; sadece yeni bir yükün başlangıcıdır."
Sefer, kağıdı avucunun içinde sıktı. Dışarıdaki sis, güneşin ilk ışıklarıyla dağılırken vadi bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. Az önce burada oturan, çayını içen, kederini odaya bir duman gibi yayan adam sanki hiç var olmamış gibiydi. Kapıdan dışarı fırladı, nemli toprağın üzerinde bir ayak izi aradı. Fakat gece boyu yağan yağmur ve ardından gelen sert rüzgâr, her türlü izi süpürüp götürmüştü.
Kulübenin hemen önündeki yamaca kadar yürüdü. Aşağıda, kasabanın uykulu bacalarından çıkan dumanlar göğe yükseliyordu. Haydar Efendi’nin bahsettiği o eski değirmen, vadinin en kuytu köşesinde, bir iskelet gibi duruyordu. Sefer, o yöne doğru bakarken içine garip bir ürperti düştü. Kasabada herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle konuşmadığı o eski hikâyelerden biri miydi bu?
İçeri girdiğinde odadaki gaz lambası son bir kez titreyip söndü. Günün aydınlığı, kirli pencerelerden sızarak odadaki her şeyi, tozlu rafları, çatlak kerpiçleri ve masanın üzerindeki boş bardağı tüm gerçekliğiyle ortaya koyuyordu. Sefer, Haydar Efendi’nin oturduğu sandalyeye çöktü. Adamın anlattıkları, sanki kendi hayatının bir aynası gibi masanın üzerine serilmişti.
O sırada patika yoldan yukarıya doğru birinin geldiğini fark etti. Gelen, kasabanın posta dağıtıcısı, topal Şükrü’ydü. Şükrü, nefes nefese kulübenin önüne geldiğinde yüzünde hem merak hem de bir telaş vardı.
"Selamunaleyküm Sefer Efendi," dedi Şükrü, alnındaki teri sildi. "Gece buralardan biri geçti mi? Aşağıdaki jandarmaya haber gelmiş, eski mahkumlardan birinin buralarda görüldüğü söyleniyor."
Sefer yutkundu. Avucundaki kağıdı cebine sakladı. "Kimmiş o?" diye sordu sesi titreyerek.
Şükrü, "Vaktiyle o aşağıki değirmende çalışan Haydar derler bir adamcağız," dedi. "Yıllar evvel buralardan sürgün gitmişti. Geçen gün ölüm haberi gelmiş kasabaya, ama köylülerden biri onu dün gece tepelerde dolaşırken gördüğünü yemin billah anlatıyor. Mezarı bile yokmuş garibin, sahipsizler mezarlığına gömmüşler o uzak memlekette."
Sefer’in kanı dondu. Masanın üzerinde duran çay bardağına, hala ılık olan sobaya baktı. Az önce bir hayaletle mi dertleşmişti, yoksa vicdanı mı ona bir oyun oynamıştı?
"Yok Şükrü," dedi Sefer, sesi şimdi daha kararlı çıkıyordu. "Gece buralardan rüzgârdan başka kimse geçmedi. Sadece rüzgâr ve sessizlik vardı."
Şükrü, "Öyledir elbet," diyerek başını salladı ve yokuş aşağı kasabaya doğru sekerek uzaklaştı.
Sefer kulübeye geri girdi. Masanın üzerindeki çay bardaklarını toplarken, Haydar Efendi’nin bardağının dibinde bir miktar çay tortusu kaldığını gördü. Hayal olsa, bu tortu burada olur muydu? Yoksa insan, inanmak istediği şeye mi hayat veriyordu?
Gün ilerledikçe kasabanın sıradan gürültüsü vadiye kadar ulaştı. Arabacıların sesleri, çarşıdaki kalabalığın uğultusu... Ama Sefer için artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Elini cebine atıp o küçük kağıt parçasını tekrar parmaklarının ucunda hissetti. Bu dağ başında, sadece yolu değil, kendi içindeki o karanlık dehlizleri de beklemeye başlamıştı.
Akşam olup da gölgeler yeniden uzadığında, Sefer lambasını hazırladı. Sobayı yakmak için kibriti çakarken, pencereden dışarıya, vadinin o karanlık ağzına baktı. Orada, sislerin arasında bir karaltı mı vardı, yoksa rüzgârın eğdiği bir ağaç mıydı?
Sefer, kapının sürgüsünü bu sefer daha sıkı kapattı. Defterini önüne açtı, mürekkep hokkasını yaklaştırdı. Bir şeyler yazmak, o geceyi, o adamı ve içindeki o dinmek bilmeyen huzursuzluğu kağıda dökmek istiyordu. Kalemin ucunu kağıda değdirdiği anda, dışarıdan yine o çıtırtı geldi. Kuru dalların üzerinde yürüyen birinin sesi...
Yerinden kalkmadı. Sadece bekledi. Gözlerini kapıya dikmiş, nefesini tutmuş bir halde, dışarıdaki o yabancının içeri girmesini mi, yoksa sonsuza dek gitmesini mi istediğini bilmeden.
*****
Çıtırtı bu kez kapının hemen önünde dindi. Sefer, yerinden kımıldamadan soluğunu tuttu. Kalbi, kerpiç duvarların arasında yankılanan o derin sessizliğe inat, göğüs kafesini zorluyordu. Dışarıdaki rüzgâr bir anlığına durulmuş, vadi adeta nefesini kesmiş gibiydi. O an, kapının altındaki aralıktan içeriye soğuk bir rüzgârla beraber kuru bir yaprak süzüldü.
Kapı çalınmadı. Ne bir ses ne de bir selam... Sefer, masanın üzerindeki gaz lambasını eline alıp kapıya doğru iki adım attı. Titreyen ışık hüzmesi, tahta kapının çatlaklarından dışarıya, karanlığa sızıyordu. Sürgüyü yavaşça geri çekti. Kapı açıldığında karşılaştığı şey, az önceki karaltı değil, gecenin o insafsız boşluğuydu. Kimse yoktu. Sadece az önce Şükrü’nün geçtiği yolda, sislerin arasında kaybolan bir gölge oyunu gibi duran ağaç dalları vardı.
İçeri döndüğünde, masanın üzerindeki kağıdın rüzgârla yere düştüğünü gördü. Eğilip alırken, kağıdın arka yüzünde daha önce fark etmediği bir leke gördü; parmak izi gibi mor bir leke. Sanki Haydar Efendi o kağıdı sadece yazmamış, ona ruhundan bir parça da mühürlemişti. Sefer, kağıdı cebine değil, gömleğinin içine, tam kalbinin üzerine yerleştirdi.
O gece sabaha kadar gözüne uyku girmedi. Şafak vakti, kasaba eşrafından Müddeiumumi Bey’in yardımcısı Efkan Efendi, atıyla kulübenin önüne gelip durdu. Efkan Efendi, şık kıyafetleri ve burnundan düşmeyen gözlüğüyle buraların yabancısı gibi duran, kağıtla kalemle ömür tüketen bir adamdı.
"Sefer Efendi!" diye seslendi atından inmeden. "Aşağıdaki değirmenin tapu kayıtları için bir keşif yapılacak. Kaymakam Bey senin de eşlik etmeni istedi. Orayı en iyi sen bilirsin."
Sefer, üzerindeki kaputu düzeltti. "Hay hay Efkan Efendi, gidelim," dedi ama içi kan ağlıyordu. Haydar Efendi’nin hatırasının olduğu o yere, şimdi memurların soğuk yüzleriyle girmek ona ağır geliyordu.
Birlikte vadiye indiler. Değirmen, yaklaştıkça daha da heybetli ve bir o kadar da hüzünlü görünüyordu. Duvarlarındaki sarmaşıklar, binayı adeta boğmak ister gibi sarıp sarmalamıştı. İçeri girdiklerinde kesif bir rutubet ve çürümüş buğday kokusu karşıladı onları. Efkan Efendi, elindeki dosyaları açıp etrafı incelemeye başladı.
"Burayı kamulaştıracağız Sefer," dedi Efkan Efendi ruhsuz bir sesle. "Vaktiyle sahibi bir suçtan dolayı kaçmış, sonra da sahipsiz kalmış. Devlet burayı ambar yapacak."
Sefer, değirmenin çarklarının durduğu yere baktı. Haydar’ın Elif’ini beklediği o eşiği bulmaya çalıştı. Tam o sırada, yerdeki çürümüş tahtaların arasında parlayan bir şey gördü. Eğilip baktığında, toprağa yarı gömülmüş eski bir gümüş yüzük buldu. Üzerinde bir elif harfi kazınmıştı.
Gözleri doldu. Efkan Efendi’ye fark ettirmeden yüzüğü avucuna aldı. O an anladı ki, Haydar Efendi sadece bir hayalet değil, bu toprakların adaletsizliğinin vücut bulmuş haliydi. Gelen, giden, bekleyen herkes bu değirmenin çarklarında öğütülüp gidiyordu.
"Buranın sahibi," dedi Sefer, sesi boğuklaşarak. "Gerçekten suçlu muydu Efkan Efendi?"
Efkan Efendi kağıtlarından başını kaldırmadan cevap verdi: "Dosyada öyle yazıyor Sefer. Ama bilirsin, bazen dosyalarda yazanlar, insanın kalbinde yazanlara uymaz. Devir değişti, biz işimize bakalım."
Değirmenden çıktıklarında güneş tepeye yükselmişti. Sefer, tekrar kulübesine doğru tırmanırken cebindeki yüzüğün soğukluğunu hissediyordu. Bu dünya, kimine altın tahtlar sunarken, kimine bir ömür bekçilik ve bir avuç keder bırakıyordu.
Kulübesine vardığında, masasına oturdu. Mürekkep hokkasını açtı. Artık sadece başkalarının yollarını beklemek istemiyordu. Kendi sesini, Haydar’ın sesini, Elif’in yarım kalmış türküsünü yazmalıydı. Kalemi kağıda bastırdı ve ilk cümlesini yazdı:
"İnsan, sevdiğini kaybettiği gün değil, onun hatırasını koruyacak kimse kalmadığı gün ölürmüş..."
Tam o sırada, rüzgâr kulübenin kapısını hafifçe araladı. İçeriye bir kuş girdi, masanın üzerine konup Sefer’in yüzüne baktı. Sefer gülümsedi. Artık yalnız değildi.
Hikâye, dağların sessizliğinde ve kaleminin ucundaki o hüzünlü akışla devam ediyordu ama yolun nerede biteceğini henüz kimse bilmiyordu.
****
Sefer, yazdığı o ilk cümlenin altında ezildiğini hissetti. Kalem elinde titriyor, kağıdın üzerindeki mürekkep kurumadan dağılıyordu. Dışarıdaki kuş, masanın ucunda bir an daha durup kanat çırparak açık kapıdan süzüldü ve vadinin sisli derinliklerine karıştı. Sefer, bu küçük canlının ardından bakarken, hayatta her şeyin ne kadar uçucu olduğunu bir kez daha anladı.
Güneş, vadiyi terk etmeye hazırlanırken dağların arkasında mor bir leke bırakıyordu. Sefer, cebindeki gümüş yüzüğü çıkarıp lambanın cılız ışığına tuttu. Üzerindeki "Elif" yazısı, sanki yüzyıllık bir bekleyişin mührü gibi parlıyordu. Bu yüzük, sadece bir takı değil; bir namus, bir sadakat ve toprağın altına gömülmüş bir feryattı.
O sırada, aşağı yoldan gelen bir atlı sesi daha duyuldu. Bu seferki gelen, Efkan Efendi gibi resmiyet kokan biri değildi. Atın adımları ağır ve yorgundu. Kulübenin önünde duran gölgeyi görünce Sefer kapıya çıktı. Gelen, kasabanın en eski sakinlerinden, saçı sakalı birbirine karışmış Nalbant İshak’tı.
İshak, atından inmeden Sefer’e seslendi: "Sefer! Haydar’ı görmüşsün diyorlar... Şükrü öyle anlatmış kahvede."
Sefer, bir an duraksadı. "Ölüler görülür mü İshak Amca? Şükrü’nün hayal gücü geniştir, bilirsin."
İshak, atının dizginlerini sıkarak yaklaştı. Gözleri çukurlaşmış, bakışları ciddileşmişti. "Bak evlat, bu dağlarda sadece kurtlar kuşlar yaşamaz. Bu toprakların hafızası vardır. Haydar’ın davası kapanmadı. O gece jandarma onu götürürken, değirmenin arkasındaki ulu çınarın altında bir kutu gömdüğü söylenirdi. Elif’in hatıralarıymış... Efkan Efendi ve o kaymakam tayfası değirmeni ambar yapma derdinde değil, onlar o kutunun içindeki tapuların, altınların peşinde."
Sefer’in içindeki o huzursuzluk, yerini keskin bir öfkeye bıraktı. "Yani Haydar amca buraya sadece dertleşmeye gelmedi mi diyorsun?"
İshak Amca başını salladı. "Haydar sağken de susturulmuştu, ölüyken de huzur vermiyorlar. Eğer o yüzüğü ya da o kutuyu bulurlarsa, Haydar’ın adını temelli silerler bu topraklardan. Sen dikkat et Sefer, bekçilik ettiğin sadece bu yol değil artık."
İshak Amca, atını karanlığa doğru sürerken Sefer öylece kalakaldı. Elindeki gümüş yüzük, avucunu yakmaya başlamıştı. Demek ki mesele sadece bir sürgün hikâyesi değildi; mesele, bir insanın onurunun ve geçmişinin talan edilmesiydi.
Gece yarısına doğru sis iyice çöktü. Sefer, fenerini yakıp dışarı çıktı. Ayakları onu istemsizce aşağıya, o harabe değirmene doğru çekiyordu. Rüzgâr, ağaçların arasından geçerken sanki Haydar’ın sesini taşıyordu: "Emaneti koru evlat..."
Değirmenin yanındaki ulu çınara vardığında, toprağın taze eşelendiğini fark etti. Birileri ondan önce davranmış mıydı? Yoksa Haydar Efendi, kendi mezarını mı arıyordu? Sefer, feneri yere bıraktı ve elleriyle toprağı kazmaya başladı. Tırnaklarının arasına dolan çamur, geçmişin kokusunu taşıyordu.
Biraz kazdıktan sonra eline sert bir tahta parçası çarptı. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Küçük, demir kelepçeli bir kutuydu bu. Kutuyu dışarı çıkardığı anda, arkasında bir gölgenin belirdiğini hissetti.
"Onu bana ver Sefer," dedi soğuk, emir veren bir ses.
Sefer yavaşça arkasına döndü. Fenerin ışığında parlayan şey, Efkan Efendi’nin gözlükleri değil, elindeki tabancanın namlusuydu. Kasabanın o kibar memuru, şimdi karanlığın içinde bir avcı gibi duruyordu.
"Efkan Efendi? Senin burada ne işin var?"
"Adalet dedikleri şey kağıtlar üzerindedir Sefer," dedi Efkan, bir adım yaklaşarak. "Ama hayat, o kağıtları kimin yazdığına bakar. O kutuda bu vadinin yarısının tapusu var. Haydar bir hırsızdı, Elif ise bir işbirlikçi. Şimdi o kutuyu ver ve kulübene dön. Hiçbir şey görmedin, hiçbir şey duymadın."
Sefer, elindeki kutuya ve diğer elindeki gümüş yüzüğe baktı. Haydar Efendi’nin "kendi aynanı gördün mü?" sorusu yankılandı zihninde. Eğer şimdi bu kutuyu verirse, o aynada bir daha asla kendine bakamayacaktı.
"Haydar Amca hırsız değildi Efkan Efendi," dedi Sefer, sesi hiç olmadığı kadar gür çıkarak. "Asıl hırsızlık, bir insanın ömrünü çalmaktır."
Efkan Efendi tetiğe dokunmak üzereyken, değirmenin içinden garip, gıcırdayan bir ses yükseldi. Yıllardır dönmeyen o koca değirmen çarkı, rüzgâr bile yokken, iniltiyle dönmeye başladı. Efkan Efendi korkuyla arkasına baktı. O an, sislerin içinden beyaz bir silüetin, Elif’in mi yoksa sadece gecenin bir oyununun mu belirdiğini kimse seçemedi.
Sefer, o kargaşadan faydalanıp kutuyu göğsüne bastırarak karanlığın içine, dağlara doğru koşmaya başladı. Arkasından bir el ateş edildi ama mermi kayalara çarpıp yankılandı.
Nefes nefese bir kayanın arkasına sığındığında, gökyüzünde ilk yıldızlar belirdi. Sefer, kutuyu yavaşça açtı. İçinde altınlar ya da mücevherler yoktu. Sadece sararmış mektuplar, bir tutam saç ve Haydar’ın Elif’e yazdığı, hiç gönderilememiş şiirler duruyordu. Ve en üstte, mühürlü bir kağıt...
Kağıdı açtığında, bunun bir tapu değil, gerçek suçlunun itirafnamesi olduğunu gördü. Vaktiyle bu iftirayı atan bizzat Efkan Efendi’nin babasıymış.
Sefer, başını göğe kaldırdı. Artık sadece bir bekçi değildi. Bir gerçeğin muhafızıydı. Ama kasabaya nasıl dönecek, bu yalan çemberini nasıl kıracaktı? Dağlar sessizdi, sisler ise hala sırlarla doluydu.
Uzaklardan bir kurt uluması duyuldu. Sefer, şafağı beklemek zorundaydı. Ama bu şafak, diğerlerine benzemeyecekti.
****
Sefer, elindeki itirafnameyi sanki parmaklarını yakıyormuş gibi sıkıca tutuyordu. Bir insanın ömrünü, bir kadının hayallerini ve koca bir ailenin haysiyetini birkaç satır yalanla nasıl yerle bir ettiklerini okudukça, içindeki öfke yerini derin bir kederin sessizliğine bıraktı. Kasabanın o saygı duyulan isimleri, sofralarına oturulan o "beyefendiler", meğer bu toprağın altına birer mezar değil, birer utanç gömmüşlerdi.
Gece, en koyu vaktine ulaştığında soğuk iliklerine kadar işledi. Sefer, sırtını dayadığı kayanın üzerinden aşağıya, kasabanın cılız ışıklarına baktı. Orada, o ışıkların altında şimdi hiçbir şeyden haberi olmayan insanlar uyuyordu. Efkan Efendi ise muhtemelen jandarmayı peşine takmak için yalanlarını hazırlıyordu. Artık kulübeye dönmek, "hiçbir şey görmedim" demek mümkün değildi. Bekçilik ettiği o sınır, artık sadece iki yolun ayrımı değil, hayatın ve ölümün, hak ile batılın çizgisiydi.
Hafiften bir kar serpiştirmeye başladı. Taneler, Sefer’in yanan alnına dokundukça eriyordu. Yerinden doğruldu, kutuyu kaputunun içine iyice yerleştirdi. Dağ yollarını, kestirme patikaları avucunun içi gibi biliyordu. Kasabaya inmeyecek, aksine daha yukarıya, eski jandarma karakolunun artık terk edilmiş olan taş binasına gidecekti. Orada, vaktiyle Haydar’ı sorgulayan ama vicdanı rahat etmediği için emekli olup köşesine çekilen eski Başçavuş Halil yaşıyordu. Eğer bu dünyada adalete inanacak bir kişi kaldıysa, o da bu yaşlı askerdi.
Yol boyunca arkasını kolladı. Çalıların hışırtısı, rüzgârın uğultusu hep Efkan’ın ayak sesleriymiş gibi geliyordu kulağına. Bir ara durup dinlendiğinde, vadinin aşağısından meşale ışıklarının yükseldiğini gördü. Müddeiumumi’nin adamları yola çıkmıştı. Zamanı daralıyordu.
Halil Başçavuş’un evine vardığında, yaşlı adam kapıda, elinde bir tüfekle bekliyordu. Sanki bu gecenin geleceğini yıllar öncesinden sezmiş gibiydi.
"Biliyordum," dedi Halil Başçavuş, Sefer’in yüzündeki çamuru ve gözlerindeki kararlılığı görünce. "O hesap bir gün açılacaktı. İçeri gir evlat, dışarısı hain dolu."
Sefer, içeri girer girmez kutuyu ve itirafnameyi masanın üzerine bıraktı. "Haydar Amca’nın selamı var Başçavuş," dedi nefes nefese. "Emaneti getirdim."
Başçavuş, gözlüklerini takıp kağıtları incelemeye başladı. Okudukça yüzündeki çizgiler derinleşti, yumrukları sıkıldı. "Bu itirafname, Efkan’ın babasının ölmeden evvel yazdığı o vicdan azabı demek... Bunca sene bu kağıdı aradılar, bulamayınca Haydar’ı sustururuz sandılar. Ama ölüler susmaz Sefer, ölüler konuşmaya başladı mı diri olanların vay haline!"
Tam o sırada, dışarıda bir at kişnemesi duyuldu. Kapı sertçe çalındı.
"Halil Başçavuş! Kanun adına kapıyı aç!" diyen Efkan’ın sesi, gecenin sessizliğini bir bıçak gibi yardı.
Sefer, elini cebindeki gümüş yüzüğe attı. "Şimdi ne yapacağız?" diye sordu Başçavuş’a.
Yaşlı asker, duvardaki eski üniformasına baktı, sonra Sefer’in gözlerinin içine... "Bizim için kanun, bu kağıtta yazan adalettir evlat. Sen pencereden arka bahçeye geç. Bu itirafnamenin aslı bende kalacak, sen kopyasını alıp valiliğe, şehre gideceksin. Bu dağlar bu gece şahitlik edecek."
Sefer, Başçavuş’un uzattığı kağıdı alıp pencereden karanlığa süzülürken, arkasından kapının kırılma sesini ve yükselen bağrışmaları duydu. Artık geri dönüş yoktu. Önünde kilometrelerce sürecek karlı bir yol ve elinde koca bir kasabanın kirli tarihini temizleyecek o küçük kağıt parçası vardı.
Koşarken, rüzgârın saçlarının arasından geçerken kulağına bir fısıltı bıraktığını hissetti. Bu, Haydar’ın değil, belki de hiç görmediği Elif’in sesiydi: "Bekle bizi Sefer, güneş doğana kadar bekle..."
Sefer’in adımları hızlandı, karın üzerinde bıraktığı izler yavaş yavaş siliniyordu ama içindeki o adalet ateşi, vadiyi baştan başa aydınlatmaya yetecek kadar güçlüydü. Şehrin ışıkları uzakta belirirken, hikâye asıl şimdi başlıyordu.
Sefer, arkasındaki kargaşayı ve taş binadan yükselen o sert sesleri karanlığın içinde bırakıp, dik yamaçlardan aşağıya, şehre giden ana yola doğru kendini bıraktı. Ayakları bazen kayıyor, çalılar yüzünü çiziyordu ama göğsündeki o kağıdın sıcaklığı ona tarif edilemez bir güç veriyordu. Kasaba artık geride, sislerin içinde kaybolan uğursuz bir masal gibi kalmıştı.
Şafak sökmek üzereydi. Gökyüzü, kirlenmiş bir çarşafın yavaş yavaş ağarması gibi grileşiyordu. Sefer, ana yolun kenarındaki bir çeşme başında durup yüzünü o buz gibi suyla yıkadı. Avucundaki gümüş yüzüğe baktı; üzerindeki "Elif" yazısı, sabahın o soluk ışığında bile bir umut gibi parlıyordu.
Yolun uzağında, şehre erzak taşıyan eski bir kamyonun farları belirdi. Kamyon, gürültüyle sarsılarak yaklaşıyordu. Sefer elini kaldırdı. Kamyon şoförü, üzerinde eski bekçi kaputu olan, yüzü gözü çamur içindeki bu adamı görünce önce tereddüt etti, sonra insafa gelip durdu.
"Hayrola hemşerim, bu saatte bu dağ başında ne işin var?" dedi şoför, camdan başını uzatarak.
Sefer, kamyonun basamağına tutundu. "Şehre gitmem lazım ağa, mühim bir mesele. Valiliğe yetişmem lazım."
Şoför, Sefer'in gözlerindeki o tuhaf, sarsılmaz kararlılığı görünce kapıyı açtı. "Bin bakalım," dedi. "Bizim de yolumuz oraya."
Kamyonun içi mazot ve tütün kokuyordu. Sefer, başını koltuğa yasladığında bir anlığına gözleri kapandı. Rüyasında Haydar Efendi'yi gördü; değirmenin önünde, bembeyaz bir giysi içindeki Elif'in elini tutuyordu. Haydar gülümsüyordu, ama bu seferki gülümsemesi yarım değil, tamamlanmış bir huzurun ifadesiydi.
Şehre vardıklarında, valilik binasının heybetli kapıları henüz yeni açılmıştı. Sefer, kamyondan inip tozlu elbiselerini silkeledi. Kapıdaki görevliler onu önce içeri almak istemediler. "Bu kılıkla nereye?" diye terslediler.
Sefer, cebinden o mühürlü itirafnameyi çıkardı. "Bunu bizzat Vali Bey'e vermem lazım," dedi. "Bir insanın namusu ve koca bir vadinin hakkı bu kağıtta yazılı. Eğer beni içeri almazsanız, bu vebalin altında hepiniz kalırsınız."
Sesindeki o titremeyen, sanki başka bir dünyadan geliyormuş gibi duran otorite, görevlileri susturdu. Yarım saat sonra, yüksek tavanlı, ağır mobilyalı bir odada, orta yaşlı, bakışları yorgun ama adil görünen bir adamın karşısındaydı. Vali Bey, Sefer'in uzattığı kağıtları sessizce okudu. Okudukça kaşları çatıldı, derin bir iç çekti.
"Demek bunca yıl..." diye mırıldandı Vali Bey. "Bunca yıl bir yalanın üzerine koca bir düzen kurmuşlar. Sen evlat, sen sadece bir bekçi değilmişsin. Sen bu şehrin vicdanıymışsın."
Vali Bey masasına eğilip zili çaldı. "Hemen jandarma komutanını ve adliye katibini buraya çağırın!" diye emir verdi. Sonra Sefer'e döndü: "Korkma Sefer, o dağ başındaki kulübene bir daha korkuyla dönmeyeceksin. Şimdi anlat bakalım, her şeyi, en başından..."
Sefer, o küçük kulübede başlayan, bir fırtınalı gecede kapısını çalan o gizemli misafirle devam eden ve değirmenin çarklarında dönen o acı hikâyeyi anlatmaya başladı. Anlattıkça hafiflediğini, sanki sırtındaki o ağır kaputun yerine görünmez kanatlar takıldığını hissediyordu.
Günler sonra, kasabaya döndüğünde her şey değişmişti. Efkan Efendi ve suç ortakları adaletin önünde hesap verirken, o eski değirmen ambar değil, Haydar ile Elif’in anısına bir hatıra bahçesi yapılmak üzere korumaya alınmıştı.
Sefer, akşam üzeri yine o yamaca çıktı. Kulübesinin önündeki tahta sandalyeye oturdu. Cebindeki gümüş yüzüğü, değirmenin yanındaki o ulu çınarın en köklü dalının altına, toprağa gömdü.
"Mekânınız cennet olsun," diye fısıldadı rüzgâra doğru.
Artık beklediği şey bir yolcu ya da bir hayalet değildi. O, her sabah yeniden doğacak olan o tertemiz güneşi ve artık yalanların gölgelemediği o vadiyi bekliyordu. Hayat, tıpkı Sabahattin Ali’nin o hüzünlü ama dik duran hikâyelerindeki gibi, her şeye rağmen devam ediyordu.
Rüzgâr, dağların arasından süzülüp gelirken Sefer'in saçlarını okşadı. Bekçi, ilk kez huzurla gözlerini kapattı. Hikâye belki burada bitiyordu, ama o vadide anlatılan gerçek, nesiller boyu dilden dile dolaşacaktı.
****
Sefer, gözlerini açtığında vadinin üzerine çöken o akşam serinliği yüzüne vurdu. Her şey sanki bir rüya gibi geliyordu ama elindeki nasırlar ve gömleğinin yakasındaki kurumuş çamur izleri yaşadıklarının tek tek gerçeğiydi. Kasaba halkı artık ona başka bir gözle bakıyordu. Kimisi minnetle, kimisi ise hala o eski düzenin korkusuyla yanından sessizce geçip gidiyordu.
Fakat Sefer’in derdi ne alkışlanmak ne de kahraman olmaktı. O, sadece o fırtınalı gecede kapısını çalan o yorgun adamın hakkını teslim etmenin huzurunu yaşıyordu.
Ertesi sabah erkenden kalktı. Artık bekçilik vazifesi resmen sona ermişti ama o, eşyalarını toplamak yerine eline bir kazma kürek alıp aşağıya, o eski değirmene indi. Değirmenin etrafındaki yabani otları temizledi, kapısını ardına kadar açtı. İçerideki rutubetli hava yerini yavaş yavaş dağlardan gelen taze çam kokusuna bırakıyordu.
Öğlene doğru, kasabanın çocukları merakla değirmenin etrafında toplanmaya başladı. Sefer, çocuklardan birine yaklaşıp cebinden çıkardığı bir avuç buğdayı gösterdi.
"Bakın," dedi, sesi her zamankinden daha berrak ve toktu. "Bu değirmen artık kimsenin canını yakmayacak. Burası artık sizin oyun alanınız, bu topraklar da sizin helal ekmeğiniz olacak."
O gün, yıllardır dönmeyen o koca çarkı el birliğiyle temizlediler. Sefer, derenin suyunu tekrar kanala yönlendirdiğinde, tahta çarkın o ağır, gıcırdayan sesi bu kez bir inilti gibi değil, bir türkü gibi yankılandı vadide. Su, çarka değdikçe taşlar dönmeye, yılların tozu toprağı akıp gitmeye başladı.
Güneş, dağların arkasına devrilirken Sefer son kez tepedeki kulübesine baktı. O küçük, kerpiç yapı artık ona dar geliyordu. Haydar Efendi’nin bıraktığı yerden, hayatın tam kalbinden devam etmesi gerektiğini biliyordu.
Masanın üzerinde duran o yarım kalmış notlarını aldı. Kağıdın en altına, her şeyi özetleyen şu son satırları yazdı:
"Bu dünyada en ağır yük, bir başkasının hakkını omuzunda taşımaktır. Ben o yükü bu dağlarda bıraktım. Şimdi sadece kendi adımlarımla, yalanın olmadığı, güneşin herkes için eşit doğduğu bir yola çıkıyorum."
Heybesini sırtına vurdu, asasını eline aldı. Arkasına bakmadan patikadan aşağıya, kasabaya doğru yürümeye başladı. Artık bekçi Sefer değildi; o, kendi hikâyesinin efendisi olmuş bir adamdı.
Vadiye çöken akşam karanlığında, uzaktan değirmenin çark sesi hala duyuluyordu. Su akıyor, taş dönüyor ve hayat, her türlü kötülüğe rağmen kendi yolunu bulup akmaya devam ediyordu.
Yolun sonunda kasabanın ışıkları göründü. Sefer, derin bir nefes aldı ve kalabalığın arasına karıştı.
SON
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.