Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
22.07.2026 · 18 · 0 · Tahmini 17 dk okuma
PDF olarak indir

“Selam Olsun” yazısını çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

Selam Olsun

Sonlu bir evrene hapsolmuş sonsuz ruhlar; insanlar. Ekonomi dersi almış herkes ekonominin kabaca edilmiş tanımını bilir; “Ekonomi, sonsuz insan ihtiyaçlarını sonu olan, kıt dünya malları ile karşılama sanatıdır.” Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi insan ihtiyaçları sonsuzdur. İnsan hiçbir zaman tatmin olamayan ve her zaman daha fazlasını isteyen bir varlıktır. Peki, neden böyledir? Elbette bu soruya birden fazla cevap vermek mümkün. Ancak şahsi düşüncem insan ruhunun sonsuz olmasıdır. Zira insan bedeni de sonludur, kısıtları vardır. Ama ruh dediğimiz varlık sonsuzdur. Evrenimizde bilim insanları enerjinin yok edilemeyeceğinden yalnızca form değiştirebileceğinden bahsediyorlar. İnsan ruhu da bir enerjiden müteşekkil ise evren içinde yok olması düşünülemez. Ancak form değiştirebilir. Ruh insan bedenini terk ettikten sonra kendisi de yok olmaz ya. 


İnsan daha doğar doğmaz yeryüzünün duvarlarıyla karşılaşır; soğuk, sıcak, açlık, hastalık vs. Ömrü boyunca da bu duvarları aşmaya çalışır yaşamak için. Çoğu zaman aşar ve çoğu zaman da aşamaz. Sonunda ise bu duvarlar arasında sıkışıp kalır ve ölür. Fizikteki eylemsizlik prensibinde olduğu gibi ” Bir cisme etkiyen net kuvvet sıfır ise, cisim duruyorsa durmaya, hareket ediyorsa sabit hızla doğrusal hareketine devam eder.” Ancak hareket eden bir cisme sürtünme kuvveti etki etmeye başlarsa o zaman cisim yavaşlar ve durur. Aynı şekilde eğer evrenin ve dolayısıyla yeryüzünün kısıtları da insana etki etmeye başlarsa insan yaşlanır ve ölür. Yani insan doğduğu andan itibaren soğuk, sıcak, açlık, hastalık vs. gibi kısıtlar ile karşılaşmasaydı kuşkusuz daha uzun yol alabilirdi ve daha uzun hayatta kalabilirdi. Elbette bu tespit oldukça sığ bir tespit. Çünkü insanın hayatta kalma süresi ile ilgili birçok sebep mevcut. Örneğin genetik yapısı da bu konuda etkili olan bir sebep olarak karşımıza çıkıyor. Tıpkı bir saat gibi işleyen hücrelerimiz, belirli bir döngü sonunda yoruluyor ve duruyor. Peki, bu saat hiç kurulmasaydı ne olurdu? Ya da bu saatin kurma düzeni, ruhun o sonsuz titreşimiyle uyumlu olsaydı? İşte burada karşımıza çıkan en büyük muamma: Beden sonlu ama ruh sonsuzsa, bu ikisinin arasındaki bağlantı neden bu kadar kırılgan?


İnsan, doğduğu andan itibaren bu kırılganlığı hisseder. Bebekken annesinin sıcaklığına, karanlıktan korkusuna, acıktığında ağlamasına bakın; görürsünüz ki o daha konuşmayı bilmezken bile varoluşun sınırlarını test etmektedir. Büyüdükçe bu testler bilinçli bir hâl alır. İlk ateşi yakışı, ilk taşı yontuşu, ilk tekerleği icadı hep o duvarlara karşı bir başkaldırıdır. İnsanlık tarihi aslında bir başkaldırılar tarihidir; soğuğa karşı giysi, açlığa karşı tarım, hastalığa karşı ilaç, yalnızlığa karşı sanat. Her buluş, her keşif, evrenin o soğuk ve kayıtsız yasalarına karşı açılmış bir savaştır. Ama savaş ne kadar şiddetli olursa olsun, sonuç bellidir: Her kahraman bir gün toprak olur, her icat eden bir gün icadının gölgesinde yok olur. O hâlde insan niye savaşır? Niye her sabah uyanır da aynı duvarlara yeniden vurur? Çünkü ruhu, bedenin çürüyüşüne rağmen o duvarların ötesini hatırlar. Platon'un mağara alegorisinde olduğu gibi, insan o mağaranın karanlığında gölgeleri izlerken içinde bir yerlerde güneşin varlığını bilir. O güneşi hiç görmemiş olsa bile, ruhunun derinliklerinde bir ışıltı ona yol gösterir. İşte o ışıltı, sonsuzluğun ta kendisidir. Bedenin her hücresi ölüme yazgılıyken, ruhun her kıpırtısı ölümsüzlüğe meftundur. Peki ya bu çelişki, bu amansız gerilim, insanı deliliğe sürüklemiyor mu? Sürüklüyor elbette. Tarih boyunca nice dahiler, nice filozoflar, nice sanatçılar bu çelişkinin pençesinde kıvranmıştır. Van Gogh'un fırçasındaki o ateşli sarılar, Nietzsche'nin çığlığındaki o uçurum korkusu, Kafka'nın dönüşen bedenindeki o çaresizlik hep bu sonsuzluk ile sonluluk arasında sıkışmış ruhların yansımalarıdır. Onlar, sıradan insanın sessizce katlandığı bu duvarları, birer yara gibi deşmiş ve kanatan o yaralardan eserler doğurmuşlardır. Çünkü duvar ne kadar yüksek olursa, aşma çabası da o kadar görkemli olur. Belki de asıl mesele, bu duvarları aşmak değil, onlarla nasıl yaşanacağını bilmektir. Zira insan, ölümsüz olmadığını kabullendiği an, belki de ilk defa gerçekten yaşamaya başlar. Zamanın kıymetini, sevgilinin gözlerindeki o anlık parıltıyı, bir çiçeğin sabah çiyiyle açışını, dost sohbetindeki o yakalanması zor sıcaklığı ancak ölümlü olan fark eder. Sonsuzluk, eğer var olsaydı, her şeyi anlamsız kılardı. Çünkü yarını sonsuz olan birinin bugünü hiçbir şey ifade etmez. Oysa şimdi, her nefesin sayılı olduğunu bilen insan, her nefesine bir anlam yüklemek zorundadır. Bu yüzden belki de evren, insana bu duvarları bir ceza olarak değil, bir armağan olarak sunmuştur. Soğuk, ısınmayı öğretir. Açlık, ekmeğin tadını hatırlatır. Hastalık, sağlığın değerini fısıldar. Ölüm ise, hayatın ne kadar kıymetli olduğunu haykırır. Tıpkı fizikteki sürtünme kuvveti gibi; hareketi zorlaştırır ama aynı zamanda tutunmayı, yön değiştirmeyi, durmayı ve yeniden başlamayı mümkün kılar. Sürtünmesiz bir evrende insan ne yürüyebilir ne de durabilirdi; sadece kayardı boşlukta. İşte bu duvarlar, o kayboluşu engeller. Ruhun o sonsuzluğu ise, belki de ölümden sonra değil, tam da burada, bu duvarların arasında saklıdır. Çünkü bir insanı ölümsüz yapan, ne kadar yaşadığı değil, yaşarken neyi değiştirdiğidir. Bir çocuğun gözlerine sevgiyi koymak, bir yabancının yükünü hafifletmek, bir ağacı dikmek, bir şiir yazmak. Bunların hepsi, beden çürüse de varlığını sürdürecek olan kıvılcımlardır. İnsan, kendi ruhunun sonsuzluğunu, başka ruhlara dokunarak hisseder. Ne kadar çok dokunursa, o kadar çok yaşar.


Sonunda ise ne mi olur? Beden yorulur, hücreler durur, kalp atışları ses vermez olur. Ama o an, ruhun bedeni terk ettiği o eşikte, insan geriye dönüp baktığında gördüğü manzara, aştığı ya da aşamadığı duvarların toplamından ibaret değildir. Gördüğü, o duvarlara vura vura şekillendirdiği kendi izleridir. Belki de o izler, evrenin soğuk yasalarına inat, bir gün başka bir ruh tarafından fark edilir. İşte o zaman, enerjinin korunumu yasası gereği, o ruhun içinde yeniden titreşir. Bu döngü, evrenin kendisi sona erene dek, belki de sonsuza kadar sürer. Çünkü insan, sonlu bir evrene hapsolmuş sonsuz bir ruhtur. Belki de asıl mucize, bu hapsolmuşluğun içinde özgürlüğü bulabilmektir. Belki de insanın bütün trajedisi, iki farklı zamana aynı anda ait olmasındadır. Bedeni zamanın içinde yaşar; her saniye biraz daha eskir, her nefes biraz daha tükenir. Ruhu ise zamansızlığın kıyısında dolaşır. Bu yüzden insan hiçbir ana tam anlamıyla sığamaz. Geçmişe özlem duyar, geleceğe umut bağlar ve yaşadığı ânı çoğu zaman elinden kayıp giden ince bir kum tanesi gibi seyreder. Oysa zaman yalnızca saatlerin akrebiyle yelkovanının çizdiği daire değildir. Zaman, insanın içinde de akar. Bazen birkaç dakika bir ömre bedel olur; bazen yıllar, tek bir anı kadar bile iz bırakmadan geçip gider. Demek ki zamanın gerçek ölçüsü takvimler değil, ruhun derinliğidir. İnsan bu yüzden yalnızca ölümden değil, unutulmaktan da korkar. Çünkü unutulmak, ikinci bir ölümdür. Toprağa karışan beden zaten doğanın döngüsüne teslim olmuştur; fakat insanın adı, sesi, düşünceleri ve sevgisi de silinirse, sanki hiç yaşamamış gibi olur. Belki de bu yüzden mağara duvarlarına ilk resimleri çizen eller, yalnızca av hikâyelerini anlatmak istemiyordu. Belki de o eller, "Ben vardım." diyebilmenin yollarını arıyordu. Yazının icadı, şehirlerin kurulması, anıtların yükselmesi, kitapların yazılması, çocuklar yetiştirilmesi. Bunların hepsi aynı sessiz çığlığın farklı yankılarıdır. İnsan, faniliğine rağmen kalıcılığı arar. Çünkü ruh, geçici olanla yetinemez. Ne ilginçtir ki insan, ölümsüzlüğü çoğu zaman yanlış yerde arar. Kimi servet biriktirir; oysa miras kalan yalnızca rakamlardır. Kimi makam peşinde koşar; fakat bir sonraki nesil isim levhalarını değiştirirken hiç tereddüt etmez. Kimi şöhret ister; ama alkışların sesi, salon boşaldığında yerini derin bir sessizliğe bırakır. Dünyanın en büyük sarayları bile bir gün harabeye dönerken, insanın kendisini taşla, altınla ya da unvanlarla sonsuzlaştırmaya çalışması ne büyük bir yanılgıdır. Belki de ölümsüzlük, sahip olduklarımızda değil; geride bıraktığımız anlamdadır. Doğa bu gerçeği insandan çok daha önce keşfetmiş gibidir. Bir ağacın gölgesinde otururken çoğu zaman onu diken kişiyi tanımayız. Bir çeşmeden su içerken taşlarını kimin ördüğünü bilmeyiz. Bir köprünün üzerinden geçerken onu yapan ustanın adını hatırlamayız. Fakat onların emeği hâlâ yaşamaktadır. Belki de gerçek ölümsüzlük budur. İsim unutulabilir; fakat fayda unutulmaz. İnsan bedeni toprağa dönerken yaptığı iyilikler, tıpkı suya atılan bir taşın oluşturduğu halkalar gibi görünmez biçimde yayılmaya devam eder. O halkaların nerede sona ereceğini ise kimse bilemez.


Evrenin büyüklüğü karşısında insanın küçüklüğü sıkça dile getirilir. Gerçekten de milyarlarca galaksinin arasında Dünya, neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir noktadır. O noktanın üzerinde yaşayan milyarlarca insanın arasında ise tek bir bireyin varlığı, matematiksel olarak neredeyse ihmal edilebilecek kadar küçüktür. Fakat garip olan şudur ki; evren, kendi büyüklüğünün farkında değildir. Samanyolu kendisini seyredemez. Bir yıldız, parladığını bilmez. Bir kara delik, ne kadar güçlü olduğunu düşünemez. Buna karşılık insan, bütün küçüklüğüne rağmen evrene bakabilir, onu anlayabilir, hatta onun hakkında sorular sorabilir. Belki de insanı büyük yapan, kapladığı yer değil; sorabildiği soruların büyüklüğüdür. İşte tam da burada yeni bir paradoks belirir. Sonsuzluğu arayan ruh, aslında sonlu bir beynin içinde düşünmektedir. Yaklaşık bir buçuk kilogram ağırlığındaki gri renkli bir organ, evrenin başlangıcını, zamanın doğasını, yaşamın anlamını ve ölümün ötesini sorgulayabilmektedir. Bu durum başlı başına hayret vericidir. Beyin, biyolojinin ürünüdür; fakat ürettiği sorular biyolojinin sınırlarını aşar. Sanki doğa, kendi içinden kendisini sorgulayabilecek bir varlık meydana getirmiştir. İnsan, evrenin kendisine yönelttiği bir soru değil; evrenin kendi kendisine sorduğu sorudur belki de.


Bu nedenle insanın arayışı hiçbir zaman yalnızca ekmek arayışı olmamıştır. Karnı doyan insanın zihni aç kalmaya devam eder. Güvende olan insan anlam arar. Sağlıklı olan insan hakikati sorgular. Çünkü ihtiyaçlar yalnızca bedene ait değildir. Ruhun da açlığı vardır; fakat onun gıdası ekmek değil, anlamdır. İnsan bazen bütün maddi ihtiyaçlarını karşıladığı hâlde derin bir boşluk hisseder. İşte o boşluk, sonlu olanın sonsuzu doyuramamasından doğar. Dünyanın bütün zenginlikleri, bütün konforu ve bütün hazları bile ruhun bu sessiz açlığını bütünüyle gideremez. Çünkü sınırlı olan, sınırsız olana hiçbir zaman tam anlamıyla yetemez. Belki de insanın asıl görevi, sonsuzluğu ele geçirmek değildir. Çünkü sonsuzluk ele geçirilecek bir nesne değil, yönelinecek bir ufuktur. Ufka yürüdükçe onun da uzaklaştığını biliriz; fakat yine de yürümekten vazgeçmeyiz. İnsanlığın bütün medeniyetleri, bütün bilimsel keşifleri, bütün sanat eserleri ve bütün inanç sistemleri, o görünmeyen ufka doğru atılmış adımlardır. Hiçbiri sonsuza ulaşamamıştır; fakat her biri sonsuza doğru yürümeyi öğretmiştir. Belki de değerli olan varış değil, yürüyüşün kendisidir.


Gün gelir, insan son nefesini verir. Arkasında bıraktığı ev sessizleşir. Saatler çalışmaya devam eder, güneş ertesi sabah yeniden doğar, rüzgâr ağaçların dallarını yine sallandırır. Evren, onun yokluğunda da büyük bir kayıtsızlıkla yoluna devam eder. Fakat aynı anda başka bir yerde, belki yıllar önce söylediği tek bir cümle, yaptığı küçük bir iyilik ya da yazdığı mütevazı bir satır, bir başka insanın hayatına dokunur. İşte o anda beden çoktan toprağa karışmış olsa bile, insanın varlığı başka bir bilincin içinde yeniden nefes alır. Belki ruhun sonsuzluğu, yalnızca ölümden sonraki bilinmezlikte değil; yaşarken başkalarının hayatında uyandırdığı yankılarda da saklıdır. Çünkü evren, yıldızlarını ışıklarıyla tanır; insan ise ardında bıraktığı izlerle. Peki ya insan, bu izlerin farkına vardığında ne hisseder? Önce bir ürperti. Sonra hafif bir baş dönmesi. Çünkü geriye dönüp baktığında gördüğü şey, kendi ayak izleri değil, aslında başkalarının ayak izleriyle iç içe geçmiş, silikleşmiş, bazen de derinleşmiş bir patikadır. O patikada yürürken fark eder ki, attığı her adım aslında daha önce atılmış bir adımın üzerine basmaktadır. Toprağı ilk çiğneyen o değildir. Ama yine de o toprak, onun ağırlığını hatırlar. Tıpkı bir kütüphanede raflardan çekilen kitaplar gibi; kim bilir kaç parmak o sayfaları aralamıştır, fakat her yeni okuyucu, aynı satırları kendi gözbebeğinde yeniden yoğurur. İşte insan da böyledir. Herkes kendi hikâyesini en baştan yaşar zanneder; oysa hikâye çoktan başlamıştır ve ondan önce de başkaları aynı yollarda yürümüştür. Fakat asıl mesele, o yolun kendisini değiştirip değiştiremeyeceğidir. Bir taşı yerinden oynatabilir mi? Bir çukuru doldurabilir mi? Yoksa sadece izleri takip edip geçip gidenlerden biri mi olur?


Burada bir ayrım başlar. İnsanlık ikiye ayrılır: iz bırakanlar ve iz takip edenler. Oysa iz takip edenler de bir gün fark ederler ki, takip ettikleri izler, aslında başka birinin yanılgısıdır. Çünkü ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bir başkasının yol haritası, senin ruhunun pusulasıyla tam olarak örtüşmez. O pusula, gece gökyüzünde sabit duran Kuzey Yıldızına değil, içindeki o titreşime bakar. Peki, o titreşim nereden gelir? Kim koymuştur o pusulayı ruha? Belki de evrenin ilk anındaki o büyük patlamanın yankısıdır bu. Belki de her insan, bir süpernovanın küllerinden süzülüp gelen bir kıvılcımdır. O kıvılcım, ait olduğu ateşi arar. Bunun için yeryüzünde dolaşır, bedenler giyer, diller öğrenir, sevgiler yaşar, kayıplar tadar ve her kayıpta bir şeyler hatırlar. Sanki ruh, unutmak için gelmiştir dünyaya; ama unuttuğu o büyük sırrı, acıyla, sevinçle, özlemle tekrar tekrar hatırlamak zorundadır.


Düşünsene, bir çocuk doğar. Gözleri kapalıdır, elleri yumruk hâlindedir. O yumruğun içinde ne vardır? Hiçbir şey. Ama o yumruk, dünyaya sıkı sıkı tutunma arzusudur. Zamanla o yumruk açar, parmaklar uzanır, dokunur, tutar, bırakır. Bir gün annesinin saçını tutar, bir gün toprağı avuçlar, bir gün bir başka eli sıkar, son gün ise o yumruk yeniden kapanır. Ama bu sefer içinde ne vardır? Görünmez bir ağırlık. Yaşanmış anıların, duyulmuş sözlerin, içilmiş gözyaşlarının, duyulmamış çığlıkların ağırlığı. İşte o yumruk toprağa düşerken, içindeki o ağırlık boşluğa karışır. Ama boşluk, aslında hiç boş değildir. O ağırlık, başka bir yumruğa, başka bir avuca, başka bir bakışa sızar. Çünkü ruh, yalnızca bedenin içinde değil, bedenin arasındaki boşlukta da yaşar. Bir anne ile çocuğu arasındaki sessizlikte, iki dost arasındaki kahkahada, bir sevgilinin gözlerindeki o hafif korkuda. Ruh, temasın ta kendisidir. Peki, temas ne kadar sürer? Ne kadar derindir? Bazen bir el sıkışması, bir ömür boyunca unutulmayacak bir sıcaklık bırakır. Bazen bir sarılma, yıllar sonra bir yabancının kolunda hissedilen bir ürpertiye dönüşür. Bazen de bir bakış, bir ömrün tamamını değiştirir. Çünkü insan, konuştuğu kadar değil, dokunduğu kadar etkilidir. Kelimeler yalan söyleyebilir, ama tenin hatırası yalan söylemez. Ten, ruhun en sadık kâtibidir. Ne zaman bir sevgi ya da nefret dokunsa ona, o anı ete kemiğe işler. Beden çürüyüp gittiğinde, o işlenmiş duygular toprağa karışmaz. Onlar, havada asılı kalır, bir rüzgârla başka bir tene taşınır. Belki de âşık olmak, başka birinin teninde kendi ruhunun eski bir yankısını duymaktır. Belki de nefret etmek, o yankıyı tanımamakta direnmektir. İşte bu noktada insan, bir ayna gibi parlamaya başlar. Her karşılaştığı insan, aslında onun kendi yüzünün yansımasıdır. Çirkin bulduğu huylar, belki de kendi içinde bastırdığı karanlıklardır. Hayran olduğu erdemler, belki de kendi ruhunun henüz filizlenmemiş tohumlarıdır. Bu yüzden insan, başkalarını yargılarken aslında kendi ruhunun haritasını çizer. Ve ne kadar çok yargılarsa, haritası o kadar karışır. Oysa anlamak istese, her yabancıda kendi kayıp bir parçasını bulur. Kayıp derken, gerçekten kaybolmuş değil; sadece hatırlanmayı bekleyen. Tıpkı bir evin çatı katında tozlanmış bir eşya gibi. O eşya, orada durmaktadır; ama sahibi onu unutmuştur. Bir gün tesadüfen bulur ve "Demek buradaymışsın!" der. İşte insan da başkalarında kendi kayıp parçalarını bulduğunda aynı şaşkınlıkla "Demek buradaymışsın!" der. O an, iki ruh arasında bir köprü kurulur. O köprüden geçen tek şey ise merhamettir.


Merhamet, belki de insanın ulaşabileceği en yüksek titreşimdir. Çünkü merhamet, ötekinin acısını kendi acısı gibi hissetmektir. Oysa bu, kolay bir şey değildir. İnsanın doğasında bencillik vardır, çünkü beden hayatta kalmak için önce kendini düşünmek zorundadır. Ama ruh, bedenin bu buyruğuna başkaldırır. Ruh, "Dur!" der. "O da senin gibi. O da bir gün toprak olacak. O da bir annenin çocuğu. O da bir çocuğun geleceği. O da sonsuzluğa açılan bir kapı." İşte o anda, insan bir seçim yapar. Ya kapıyı çalar ya da çalmadan geçer gider. Kapıyı çalan, içeriden bir ses duyar. Çalmayan ise sessizliğe karışır. Ama unutma ki, o sessizlik de bir sestir. Pişmanlığın sesi. Peki, pişmanlık ne kadar sürer? Bir ömür boyu mu? Yoksa ölüm ötesinde mi? Ruh, bedeni terk ettiğinde yanına ne alır? Ne götürür? Hiçbir valiz, hiçbir çanta, hiçbir cüzdan. Sadece hatıralar. Ama en ağır olan hatıralar, pişmanlıklardır. "Keşke" ile başlayan cümleler, ruhun sırtına bindirilmiş en ağır yüklerdir. "Keşke sarılsaydım." "Keşke söyleseydim." "Keşke susmasaydım." "Keşke biraz daha bekleseydim." Bu cümleler, ölümden sonra bile ruhun dönüp dolaşıp geldiği yerlerdir. Çünkü ruh, zamanın dışında olduğu için, pişmanlıklarını da zamanın dışında taşır. Onlar ne başlar ne biter. Sadece dururlar. Tıpkı yanlış bir nota gibi; sonsuz bir tekrarın içinde, kulakta kalan o rahatsız edici tını. Oysa yapılan her şey, geçmiştir. Ama yapılmayanlar, hiç geçmez. Onlar ebediyen "şimdi"de kalır. Belki de bu yüzden insan, ölmeden önce bir itiraf arar, bir helalleşme, bir "beni affet". Çünkü ruh, pişmanlıkla yüklenmiş olarak öteki tarafa geçmek istemez. O, hafif olmak ister. Su gibi. Rüzgâr gibi. Hiçbir ağırlık çekmeden süzülen bir yaprak gibi. Ama hafif olmak kolay mıdır? Hayır. Çünkü dünyada her şey insanı ağırlaştırmak için tasarlanmış gibidir. Borçlar, sorumluluklar, söz verilenler, alınan kararlar, kurulan hayaller, yıkılan umutlar. Hepsi birer taştır ve insan o taşları sırtında taşır. Bazen yorulur, bırakmak ister. Ama taşları bıraktığında, kendini boşlukta bulur. O boşluk, özgürlük müdür, yoksa yalnızlık mı? İşte orada ayrım belirir. Bazı insanlar taşları bırakıp uçar. Bazıları ise taşlar olmadan yürüyemeyeceklerini anlar ve onları tekrar toplar. Ama topladıkları taşlar, artık eskisi gibi değildir. Onları sırtlar, evet; ama her adımda bir tanesini düşürürler. Belki de bilinçli olarak. Çünkü öğrenmişlerdir ki, her taş bir ders, her ders bir ağırlık, her ağırlık bir olgunluktur. Olgunlaşan insan, taşların aslında yük değil, basamak olduğunu fark eder. Onlar sırtta değil, ayak altındadır. İnsan, o basamakları kullanarak yükselir. Yükseldikçe ufuk genişler, nefes derinleşir ve kalp daha yavaş atar. Çünkü yüksekte hava incelir; ama ruh, incelmiş havada daha rahat soluk alır.


Sonunda, yüksekten bakan insan, aşağıda bıraktığı her şeyi bir kuşbakışıyla görür. Küçük tartışmalar, büyük sandığı meseleler, ölümüne dediği kavgalar, bir daha konuşmam dediği dostlar. Hepsi, yukarıdan bakınca ne kadar küçük görünür. Tıpkı bir uçaktan bakıldığında evlerin kibrit kutusuna, arabaların karıncaya dönüşmesi gibi. İşte o an, insan gülümser. Kendine gülümser. Ne kadar ciddiye almıştır hayatı. Ne kadar büyütmüştür her şeyi. Oysa hayat, ciddiye alınacak kadar kısa, ama gülümsenecek kadar uzundur. Ve o gülümseme, ruhun bedene son vedasıdır. Bir tebessümle ayrılır insan. Ya da hüzünle. Hangisi daha iyidir, bilinmez. Ama bilinen bir şey varsa o da şudur: Her vedada bir başlangıç gizlidir. Tıpkı her kışın sonunda bir bahar, her gecenin sonunda bir şafak, her ölümün ardında bir sonsuzluk olduğu gibi.


İşte o sonsuzluk, ne bir yer ne bir zamandır. O, ruhun kendi derinliğidir. İnsan, ölünce bir yere gitmez. Sadece içine döner. En derinine. Ta ki, evrenin kendi içinde döndüğü o sessiz noktaya ulaşana dek. Orada ne zaman vardır ne mekân. Ne ses ne sessizlik. Sadece "olmak" vardır ve belki de insanın öteden beri aradığı şey, tam da bu "olmak" halidir. Ne bir şey yapmak, ne bir yere varmak, ne bir şey başarmak. Sadece olmak. Var olmak. Ama bu o kadar basit bir şeydir ki, insan bunu anlamak için bütün bir ömrü harcar. Ve çoğu zaman anlamadan gider. Ama gidenler, bir gün geri gelirler mi? Bilinmez. Belki de ruhlar, tıpkı suyun döngüsü gibidir. Buhar olur yükselir, bulut olur dolaşır, yağmur olur iner, nehir olur akar, deniz olur durulur ve yeniden başlar. Belki de insan, bu döngünün içinde defalarca gelir gider. Her seferinde farklı bir yüzle, farklı bir isimle, farklı bir acıyla. Ama hep aynı ruhla. Çünkü ruh, tektir. Bedenler çoğaldıkça, ruh bölünmez; sadece çoğalır gibi görünür. Ama aslında hep aynı okyanusun damlalarıdır ve okyanus, damlalarından haberdardır. Belki de insanın yapabileceği en büyük şey, bu okyanusu hatırlamaktır. Sadece bir damla olmadığını ve diğer damlalardan ayrı olmadığını. Bu hatırlama, bütün duvarları aşan anahtardır. Çünkü duvarlar, sadece beden içindir. Ruh, onların ötesini çoktan görmüştür. O, orada hep beklemektedir. Sabırla, sessizce ve bir gün, insan o bekleyişi fark ettiğinde, artık koşmaz, kavga etmez, yıpranmaz. Sadece yürür. Ağır ağır. Her adımda bir dua, her nefeste bir şükür. Ve hiçbir yere varmak zorunda olmadığını bilerek yürür. Çünkü zaten vardığı yer, başlangıçtır. En sonunda, bütün bu sözler, bütün bu düşünceler, bütün bu duvarlar, bütün bu aşklar, bütün bu ölümler, bir tek soruda toplanır: "Neden?" Ama soru sorulduğunda, cevap gelmez. Çünkü cevap, sorunun içindedir. İnsan, o cevabı ararken aslında kendini arar. Kendini bulan ise, artık sormaz. Sadece anlar. Anlayış, sessizliğin en derin sesidir. İşte o ses, ruhun kendi sesidir. O ses, evrenin ta başlangıcından beri hep aynı şeyi fısıldamaktadır: “Sen zaten sonsuzdun. Sadece unuttun. Şimdi hatırla. Çünkü her şey, tam olması gerektiği gibi."


İnsan, bu fısıltıyla gözlerini yumar. Beden toprağa düşerken, ruh bir nefes gibi yükselir. Yükseldikçe, duvarlar erir. Sonsuzluk, onu kollarını açarak karşılar. Ama o, artık kollarını açmaz. Çünkü zaten her yerde olduğunu bilir. Her yerde olmak, hiçbir yerde olmamaktır. O hiçlik, dolu olanın ta kendisidir. İşte insan budur. Ne kahraman, ne kurban. Ne tanrı, ne hiçlik. Sadece bir yolcu. Ama öyle bir yolcu ki, gittiği her yer aslında kendisidir. Varacağı her liman, çoktan içinde saklıdır. Yeter ki susmayı bilsin. Yeter ki dinlemeyi. Çünkü sessizlik, en büyük öğretmendir. Ruh, onun en sadık öğrencisi. Burada, ne başlangıç ne son vardır. Sadece bir an vardır. O an, şimdidir. Hep şimdi. Şimdi, sen bu satırları okurken, ruhun bir yerlerde gülümsüyor. Belki de bu yazıyı yazanla aynı nefesi paylaşıyordur. Çünkü aynı okyanusun iki damlası, birbirini tanır. Tanıdığında, selamlaşır.


Selam olsun okuyana, yazana, arayana ve bulan her ruha. Selam olsun o duvarlara, çünkü olmasalardı, bu yazı da olmazdı. Selam olsun o sonsuzluğa, çünkü olmasa, hiçbir şey olmazdı.




Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Selam Olsun

MESUT ÇİFTCİ MESUT ÇİFTCİ