Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Ahura Feryatları

Ahura Feryatları

1 Temmuz 1840 gecesinin zifiri, Ahura Köyü’nün üzerini ağır bir kefen gibi örtmüştü. Rüzgâr, devasa Masis Dağı’nın yamaçlarından aşağı bıçak gibi esiyor, Aziz Yakup Manastırı’nın kalın taş duvarlarını dövüyordu.

‎Başrahip Sarkis, hücresindeki ahşap masanın başında, titrek bir mum ışığında İncil’den pasajlar okuyordu. Zamanın ve mekânın sınırları birdenbire belirsizleşti; etrafını ağır, geçit vermez bir sis kapladı.

‎Sarkis, kendisini manastırın avlusunda buldu. Fakat gökyüzü geceye değil, katran karası bir kızıla kesmişti. Avlunun tam ortasında, göğe doğru yükselen devasa bir çarmıh dikiliydi. Çarmıha gerilmiş olan zat; yüzü Masis’in sert bazalt kayaları gibi esmer ve derin keder çizgileriyle yarılmış, kır sakalları keçe gibi göğsüne dökülen, kaburgaları kavruk etinden tek tek sayılan azametli bir münzevîydi. Üzerindeki kaba devetüyü hırka yırtılmış, paslı demir çiviler kemiklerine fena halde mıhlanmıştı.

‎Sarkis dehşet içinde yaklaştı. O çilekeş bedenden süzülen kan —canlı, koyu ve toprağı dağlayan sıcak bir al kan— çarmıhtan aşağı bir oluk gibi akıyordu. Sarkis’in dizlerinin bağı çözüldü; titreyen sesiyle, kan kokusunun genzini yaktığı o dehşet anında sual etti:

‎"Kimsin sen? Kimdir bu ağır azabı çeken?"

‎Çarmıhtaki aziz, son nefesini vermeden hemen önce, dibi görünmez kor gibi yanan gözlerini Sarkis’in gözlerine çiviledi. Dudakları kanlı bir tebessümle aralandı; hırıltılı, cılız ama ruhu sarsan bir sesle fısıldadı:

‎"Ben, bu dağın bağrında asırlardır duaya duran Yakup’um... Şahitliğim tamamlandı, duamın zırhı kalktı... Masis artık merhamet kabul etmeyecek!"

‎Aziz Yakup’un başı düşüp son nefesini verdiği an, Sarkis içini kaplayan karşı konulmaz, kutsal bir dehşetle ellerini o sıcak kana uzattı. Avuçlarını dolduran kanla önce titreyen ellerini, ardından alnını ve yanaklarını yıkadı. Kan kokusu, genzi yakan buhur kokusuna karışıyordu.

‎Avluda, henüz dünya ışığıyla tanışmamış, kundağa sarılı onlarca masum sabi yatıyordu. Zamanın ve mekânın dışında, toprağın soğuğuna terkedilmiş bu körpe bedenler, yaklaşan felaketin sessiz kurbanları gibi yan yana dizilmişti. Sarkis, adeta kendisinde olmayan bir iradeyle, ellerindeki ve yüzündeki Aziz Yakup'un taze kanıyla çocukları vaftiz etmeye, onları aforoz ederek alınlarına kanlı haçlar kazımaya başladı. Göğsündeki sıkışma, attığı her kanlı çentikle birlikte zehirli bir sarmaşık gibi büyüyordu.

‎Tam o sırada, Masis Dağı’nın zirvesinden doğru ürpertici bir kanat çırpma sesi yükseldi.

‎Sarkis başını göğe kaldırdığında kanı dondu. Gökyüzü, yıldızlar yerine binlerce tavus kuşuyla kaplanmıştı. Geceyi yaran, göz alıcı fakat uğursuz bir parıltıya sahip tüyleriyle tavus kuşları, çığlık çığlığa göğü işgal ediyordu. Kuşların çığlıkları, fırtınanın uğultusunu bastıran metalik ve acı bir feryat gibi kulaklarını yırtıyordu.

‎Sarkis, kucağında son bir bebekle donakaldı. Çocuğun alnına kanı sürdüğü an, devasa tavus kuşlarından biri gökten süzülerek doğrudan Aziz Yakup'un cansız bedeninin gerildiği çarmıha kondu. Kuşun ayakları, bir kuşun narin pençeleri değil; yırtıcı, devasa bir aslanın kaslı ve kanlı pençeleriydi.

‎Kuş, aslan pençeleriyle Aziz Yakup'u çarmıha çakan o iri, paslı demir çivileri tek tek tuttu. Etin ve ahşabın gıcırtısı arasında, çivileri birer birer söküp çıkardı. Çiviler söküldükçe çarmıh büyük bir gürültüyle çatırdadı ve Aziz Yakup'un bedeniyle birlikte toz duman içinde yere devrildi.

‎Tavus kuşu, söküp aldığı o devasa, kanlı çarmıh çivilerini gagasında topladı. Rahip Sarkis’e ağır, mağrur ve insanı fena halde küçük düşüren bir nefretle sırtını döndü. Güçlü kanatlarını bir kez vurdu ve doğrudan arkalarında yükselen Masis Dağı’nın en uç, en sivri zirvesine doğru havalandı.

‎Sarkis, gözlerinde felaketin gölgesiyle kuşu takip etti. Tavus kuşu zirvedeki sonsuz beyazlığa indi. Gagasıyla tuttuğu ilk kanlı çiviyi devasa aslan pençeleriyle tutup karların altındaki öz kayaya acımasızca çaktı!

‎"Güm!" diye bir darbe yankılandı dağda. Çivinin girdiği yerden simsiyah, kükürt kokulu kalın bir duman fışkırdı. Kuş durmadı; ikinci paslı çiviyi kayaya indirdi. Kar beyazlığı simsiyah kaynamaya başladı, dağın bağrından uğultulu bir buharlanma göğe yükseldi. Üçüncü çivi kayaya saplandığında artık duman değil, çatırdayan kayaların arasından simsiyah bir kül ve kor fırtınası fışkırıyordu! Her çivi darbesi, dağın kalbine vurulan amansız bir kilit kırılması gibiydi; Masis saplanan çivilerle gürleyerek uyanıyordu.

‎Son kanlı çivi de dağın tepesine çakıldığında zirve tamamen simsiyah bir duman bulutuna boğuldu. Kızıl gökyüzünü yaran o yoğun dumanın içinden sıyrılan devasa tavus kuşu, kükreyen bir aslanın dehşetiyle doğrudan Sarkis’in üzerine atıldı; kanlı aslan pençelerini Sarkis’in göğsüne geçirip etini yarırtarak, bağıra bağıra ciğerini sökmeye başladı!

‎Sarkis, kendi etinin yırtılma sesi ve yırtıcı bir çığlıkla yatağından sıçradı.

‎Gözleri yerinden fırlayacakmış gibi açılmıştı. Nefesi boğazında düğümleniyor, göğsünün tam ortasında, az önce pençelerin girdiği yerde cayır cayır yanan, nefes kestiren bir sancı zonkluyordu. Hücresindeki zifiri karanlığın içinde parmaklarını göğsüne bastırdı; etinde yara yoktu ama o acı kemiklerine kadar işliyordu. Ter değil, adeta ecel soğukluğu dökülüyordu alnından.

‎Tam o an, hücresinin ahşap tabanı ve taş duvarları, yerin metrelerce derininden gelen derinden, pes bir uğultuyla sarsıldı. Sarkis kan çanağına dönmüş gözleriyle karanlığa bakakaldı: Zihnini dağlayan o cehennem, birkaç dakikalık zehirli bir rüyadan ibaret değildi; göğsündeki o amansız sancıyla birlikte dışarıda fısıldayan Masis, kıyametin ilk nefesini üzerlerine üflemeye başlamıştı.

‎Sarkis, hücresinin ortasında ayakta bile duramayıp dizlerinin üzerine çöktü. Göğsündeki o cayır cayır yanan hayalî yara, yerin bağrındaki uğultuyla aynı ritimde zonkluyordu. Her bir sarsıntı, zihnine zirveye çakılan o kanlı çivilerin sesini getiriyordu: Güm... Güm...

‎Hücrenin tek penceresine doğru sürünerek tırmandı. Titreyen elleriyle ahşap panjuru itip dışarı baktı.

‎Gece, az önce rüyasında gördüğü o katran karası kızıllığa bürünmemişti henüz; fakat gökyüzünün masmavi yıldızları, Masis’in tepesinden yükselen zifiri bir gölgenin arkasında birer birer boğuluyordu. Ay ışığı, dağın zirvesini saran o simsiyah, ağır duman tabakasına çarptıkça pıhtılaşmış bir kan rengine dönüyordu. Rüzgâr artık fırtına gibi esmiyor, aksine havadaki tüm oksijeni emen, genzi yakan ağır bir kükürt ve buhur kokusu taşıyordu.

‎Ahura Köyü hâlâ uykudaydı. İnsanlar, asırlardır gölgesinde sığındıkları o devasa taş kütlesinin az sonra üzerlerine kusacağı gazaptan habersiz, ahşap evlerinde mışıl mışıl uyuyorlardı.

‎Derken manastırın büyük çanı, kimseden bir müdahale gelmeksizin, yerin derinliklerinden vuran ince ama amansız titremeyle kendi kendine ‘tan... tan...’ diye inlemeye başladı. Tunç çanın o çaresiz yankısı, karanlığın sessizliğini bıçak gibi yardı.

‎Sarkis, az evvel rüyasında Aziz Yakup’un fısıldadığı o zehirli cümleyi hatırladı:

‎"Şahitliğim tamamlandı, duamın zırhı kalktı... Masis artık merhamet kabul etmeyecek!"

‎Kapıya doğru fırladı. Taş koridor boyunca deliler gibi koşarken adımları birbirine dolanıyordu. Zihni, avludaki o masum sabilerin alınlarına kazıdığı kanlı haçların dehşetiyle felç olmuştu. Vaftiz ettiği o çocuklar... Felaketin eşiğinde, bağışlanmak yerine aforoz edilen o körpe bedenler...

‎Manastırın ağır meşe kapısını iki eliyle iterek avluya çıktı.

‎Gece karanlığında avlu boştu; ne çarmıh vardı ortalıkta, ne de kundağa sarılı bekleşen bedenler. Fakat toprağa bastığı an, ayak tabanlarından yukarı doğru yayılan o fırın sıcağını hissetti. Toprak yavaş yavaş ısınıyor, avlunun ortasındaki taş kuyudan ince, simsiyah bir buhar fışkırıyordu.

‎Sarkis avlunun ortasına çöküp başını ellerinin arasına aldı. İçinde büyüyen feryat boğazını tırmalıyor ama dışarı tek bir kelime çıkmıyordu. Zirvedeki o tavus kuşunun aslan pençeleri, sanki hâlâ ciğerini tırnaklıyordu.

‎Göğe doğru baktı. Masis Dağı’nın o ulu, heybetli silueti karanlıkta kıpırdıyor, derin bir nefes alıp verir gibi göğsünü kabartıyordu. Dağ uyanıyordu ve uyanış, merhamet getirmeyecekti.


Gece boyu hücresindeki ahşap masanın başında, göğsündeki o cayır cayır yanan sızıyla kıvranan Başrahip Sarkis, pencereden süzülen soluk sarı ışığı gördüğü an ayağa kalktı. Masis’in koyu gölgesi henüz köyün üzerine çökmüşken, şafak söküyordu.

‎Sarkis, üzerine Doğu Kilisesi’nin o ağır, siyah yün kumaştan dikilmiş geniş kollu cübbesini (rason) geçirdi. Boynuna gümüşten mamul, iri bir göğüs haçı asıp beline kaba ipten örme kuşağını bağladı. Hücreden dışarı adım attığında gözleri kan çanağına dönmüş, yüzü kireç gibi sararmıştı.

‎Doğrudan çan kulesine tırmandı. Halata iki eliyle asıldı.

‎"Tan... Tan... Tan..."

‎Çanın metalik ve sert sesi, şafağın ayazında Ahura Köyü’nün üzerine bir gülle gibi düştü.

‎Köy sakinleri yataklarından sıçrayarak uyandı. Ahşap panjurlar gıcırtıyla açıldı, kerpiç evlerin kapıları ardı ardına aralandı. Köylüler şaşkınlık ve huzursuzluk içindeydi; zira günlerden Perşembe idi. Pazar ayini günü değildi, üstelik çan öyle ağır ve ritmik değil; bir yangın, bir kırım haberi verir gibi telaşlı ve aralıksız çalıyordu.

‎Erkekler üzerlerine kaba dokuma tiftik yeleklerini, şalvarlarını çekip başlarına keçe külahlarını (papek) geçirdiler veya nakışlı takkelerini (arakçin) taktılar; kadınlar desenli yün yazmalarını bürünüp çocuklarını kucaklarına alarak sokağa döküldü. Ahura’nın dar, tozlu ve taştan yokuş yolları bir anda insan seliyle doldu. Yolun iki yanında dizili kerpiç duvarların arasından, Manastır’a çıkan dik patikaya doğru telaşlı adımlarla tırmanmaya başladılar.

‎Aziz Yakup Manastırı’nın avlusuna açılan geniş taş merdivenlerin tepesinde Başrahip Sarkis duruyordu. Siyah rasonunun etekleri rüzgârda dalgalanıyor, göğsündeki gümüş haç sabahın soluk ışığında soğuk soğuk parıldıyordu. Halk avluda toplandığında, rüzgârın uğultusu dışında çıt çıkmıyordu. Sarkis’in bakışlarındaki o ürpertici dehşet, topluluğun üzerine buz gibi çöktü.

‎Sarkis ellerini iki yana açarak merdivenlerden aşağı doğru haykırdı:

‎"Dinleyin beni ey Ahura halkı! Bu gece Tanrı’nın ve Masis’in mühürleri söküldü!"

‎Sarkis, sesindeki titremeye engel olamayarak rüyasını anlatmaya başladı. Çarmıha gerilen o münzeviyi, onun süzülen taze kanını, avludaki bebekleri, gökyüzünü kaplayan aslan pençeli tavus kuşlarını ve o kuşun dağın bağrına tek tek çaktığı kanlı çivileri döktü ortaya. Her çivi darbesinde dağdan yükselen o simsiyah kükürt dumanlarını anlatırken parmağıyla hemen arkalarında yükselen Masis’in karlı zirvesini işaret etti.

‎"Aziz Yakup son nefesini vermeden önce fısıldadı bana!" diye bağırdı Sarkis. "‘Şahitliğim tamamlandı, duamın zırhı kalktı... Masis artık merhamet kabul etmeyecek!’ dedi! Evlerinizi, bağlarınızı, hayvanlarınızı bırakın! Arkanıza bile bakmadan gidin buralardan! Dağ uyanıyor, gazap üzerimize devrilecek!"

‎Avluyu derin bir sessizlik kapladı. Ardından, bir kıvılcım düşmüş gibi kalabalık homurdanmaya, kendi arasında ikiye bölünüp tartışmaya başladı.

‎Köyün yaşlılarından, koyun tüyünden yapılmış kalın kepeneğine sarınmış Krikor, öfkeyle öne atıldı:

‎"Ne dersin sen Peder Sarkis?! Bir rüya yüzünden asırlık ocağımızı, ektiğimiz tarlayı, döl alan sürüyü bırakıp nereye kaçalım? Masis bizim babamızdır, anamızdır! Asırlardır orada durur, bize bakarak niyet okunmaz! Bir kâbus gördün diye halkı yerinden yurdundan mı edeceksin?"

‎Gençlerden biri, gözleri korkuyla açılmış olan Bedros ise hemen öne atılarak Krikor’a çıkıştı:

‎"Görmüyor musun Krikor Amca? Dün geceden beri toprağın altı nasıl gürlüyor! Kuyulardan su değil, kükürt kokusu geliyor! Peder boşuna mı çalar bu çanı Perşembe sabahı? Dağ patlayacak diyorum size, gidelim buradan!"

‎"Nereye gidelim çocuk?!" diye haykırdı bir kadın, kucağındaki bebeğe daha sıkı sarılarak. "Erevan’a mı, Iğdır ovasına mı? Ekmek yok, aş yok! Sırf bir rüya için malımızı mülkümüzü kime terk edelim? Tanrı merhametlidir, manastırını korur!"

‎"Tanrı merhametlidir ama uyarısını da yapar!" diye sesini yükseltti yaşlı bir marangoz. "Peder’in yüzündeki ecel terini görmüyor musunuz? O gözler yalan söylemez! Ben çoluğumu çocuğumu topluyorum, duran durun!"

‎Avlu bir anda bağırışmaların, itişmelerin ve paniğin merkezine dönüştü. Kimisi Sarkis’i kâfirlik ve korkaklıkla suçluyor, kimisi ise koşarak evlerine dönüp eşyalarını toplamaya kalkışıyordu.

‎Tam o sırada, tam ayaklarının altından, manastırın taş zeminini yaracakmış gibi pes, derin ve muazzam bir sarsıntı geçti. Avludaki merdivenlerin taşları birbirine çarparak gıcırdadı; halk feryat ederek yere kapandı.

‎Sarkis, merdivenlerin başında gözlerini Masis’e dikmişti. Dağın zirvesinden ince, simsiyah bir duman sütunu göğe doğru kıvrılmaya başlamıştı bile.



24/07/2026

Keşiş dağı ilhamları

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Ahura Feryatları

Ahura Feryatları

ömer altun ömer altun