Lebeniye Çorbası
Kasbah’ın o dar ve daraldıkça menekşe kokan sokaklarından usulca sıyrıldılar. Şehir arkalarında bir tarih yorgunu gibi uyurken, Yusuf ve Leyla, Saidia kumsalına bakan, kerpiçten ve deniz tuzundan örülmüş o derme çatma eve doğru yürüdüler. Burası, Trablusgarp’tan gelen kum fırtınalarıyla sömürgeci makinelerin uğultusu arasında kalmış, ama denizin sonsuzluğuna kapı açan küçük bir sığınaktı.
Evin avlusuna adım attıklarında, gökyüzünde toplaşan bulutların uğultusu çehrelerinden tebessümleri silmeye yeltense de Yusuf, Leyla’nın elini daha sıkı kavradı. Avuçlarına sinen o yana yana bitmeyen hasretliğin ateşi, kıyıdan esen imbat yellerinin serinliğinde dindi.
Güneş Saidia kumsalının ufkunda kanlı bir gül gibi batarken, evin içini toprak çömlekten yükselen nane ve tereyağının o iştah açan kokusu sarmıştı. Leyla, mutfaktaki derme çatma tezgâhın başında, sanki bir medeniyeti yeniden inşa eder gibi özenle hazırlıyordu her şeyi.
"Akşam yemeği hazır Yusuf," diye seslendi.
Yusuf, avludaki sükût buhranından sıyrılıp içeri girdiğinde, masanın ortasında dumanı tüten, üzerine kızgın nane dökülmüş koyu bir Lebeniye çorbası gördü. Yanında ise sömürülmüş toprakların içindeki kıtlığa direnir gibi duran taze bir tandır ekmeği... Masada sadece rızık değil, aylardır süren o büyük elemin ve hasretin dindiğine dair sessiz bir şükür vardı.
Yusuf, masanın kenarına ilişirken Leyla’yı izledi. Leyla, fıstık yeşili tülbendini omzuna doğru hafifçe kaydırmış, narin elleriyle çorbayı kâselere pay ediyordu. Yusuf’un bakışları, Leyla’nın o ahudan ürkek gözlerine her değdiğinde, kalbi yine o katı yakıtlı makinelerin heyecanı gibi gürültüyle çarpmaya başladı.
"Gayrı bu sofra, bizim ilk hürriyetimizdir Leyla," dedi Yusuf, sesi titreyerek. "Trablusgarp’ın kızgın kumlarında düşlediğim bu çorbanın sıcaklığı değil, senin ellerinin değdiği bu sükût sofrasıydı."
Leyla, Yusuf’un tam karşısına oturdu. Pamuktan narin elleriyle sıcak ekmeği bölüp Yusuf’un önüne uzattı. Parmakları birbirine değdiğinde, Saidia kumsalındaki o hasret ateşinin yerini mutlak bir vuslata bırakmıştı.
"İç beyim," dedi Leyla, dudaklarında saklı bir tebessümle. "Ruhunu harladığın o yangınlardan sonra, bu şifalı tas senin berzah vaktinin dermanı olsun. Hatırlıyor musun? Kasbah’ta saçlarımı ilk kez örerken, bir gün kendi soframızda susacağız demiştin. İşte o sükût masalı şimdi başlıyor."
Yusuf, kaşığını çorbaya daldırırken başını hafifçe öne eğdi. Genzinde yerleşke kurmuş cümleler, o paslı hançerle kazınmış şiirler bir anlığına sustu. İlk yudumda, sadece Leyla’nın varlığına ve bu mütevazı sofradaki derin berekete odaklandı
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.