Çocukluğu Kadar Yaşayanlar
Aslında bu olay; 1800 lerde eski Osmanlı toprağı Bulgaristan / Tırnova'nın bir köyünde geçer.
İki genç birbirini çok severek yuva kurarlar. Denilen odur ki, kirpiklerinin karası, gözlerinin elâ'sına şiirler yazmıştır genç!
Ama, kısa bir süre sonra kadın yavaş yavaş kör olmaya başlar. Adam, elinde avucunda ne varsa satıp eşine harcar.
Yaşamını karısının yaşamına adar
Kadın iyileşmez.
İstanbula getirir, sonuç değişmez.
Geri dönerler.
Karısı artık sadece güneşin ışıklarını görmektedir. Bir öğlen vakti artık güneşin ışıklarını da göremez olur.
Kocasına:
-Ne çabuk akşam oldu' der.
Adam anlar ve içinden kahrolarak ellerini sıkıca tutarak göz yaşı döker. Kadının eline damlayınca gözyaşı, anlar kadın kör olduğunu...
Sonraları şarkılara dize olacak şu sözleri söyler:
Gün açmadan git...
Seher yeli çık dağlara
Güneş topla benim için
Haber ilet dört diyara
Güneş topla benim için.
Kadın uyumaya yüz tutarken, titrek bir sesle mırıldanır genç:
Umutların arasından
Kirpiklerin karasından
Döşümde bıçak yarasından
Güneş toplarım sen için
Seher yeli yar gözünden
Havadaki kuş izinden
Geceleyin gökyüzünden canım,
Güneş toplarım sen için.
Artık; Son gördüğü Güneşin ışıklarını karısına gösteremediği için suçlu hisseder kendini.
Kısa süre sonra karısı ölür.
Bu zamansız ölüm ile sarsılır adam.
Köylüler cenazeyi kaldırmak istese de izin vermez. Cenazeyi alıp sessizce terk eder köyü.
Bir gün bir adam köylülere, ıssız bir yerde barakasına kalbur ile Güneş taşıyan garip bir adam gördüğünü anlatana kadar haber alamazlar adamdan. Tarif edilen kişinin gerçekten köyü terk eden adam olduğunu gidince anlarlar.
Adamın hafızası silinmiştir.
Tanımaz kimseyi.
Kulübenin içine bakarlar...
Yanyana iki mezar,
Biri dolu diğeri boş.
Kalbur ile topladığı Güneşi dolu mezarın üzerine boşaltır.
Boş mezar kendine aittir.
"Gel köye gidelim" derler.
"Ben ona dünya pisliğini Kalburda eleyip arıtarak Güneş taşıyom. Oyalamayın beni, çok işim var" der.
Zühd hırkasını giymiş, dünya hırkasına çoktan veda etmiştir. O artık bir Meczub Derviştir.
Köylüler geri döner ama, her hafta bir kişinin yiyecek götürmesi hususunda anlaşırlar.
Götürürler de...
Her gelene aynı soruyu sorar Derviş.
-Bu azığı kim gönderdi?
Ali, Ahmet, Mehmet gibi cevaplar alınca kabul etmez.
Sıra köyün imamındadır.
Aynı soruyu sorar imama.
İmam:
-Kimin adıyla kesilmişse ondan
-Kimin adıyla kesildi?
-Topladığın Güneşin sahibi kim ise O'nun adıyla
-Kimdir Güneşin sahibi?
-Yıldızların ve Ay'ın...
Yeryüzünün ve Gökyüzünün...
Ve onların arasındakilerin...
Gözünle gördüğün ve göremediğin...
Aklının yettiği, yetmediği...
En küçük zerrelerden...
En büyük kürrelere kadar...
Hepsinin...
Yaradanı da O'dur, sahibi de...
Biz sadece emanetçi, aracıyız!
Derviş:
-Bilen var, bilmeyen var...
İkisinin arasında koca bir dağ var...
Zorluk istemiyor insanlar...
Her şey kolayından olsun istiyorlar...
Endişe gömleği giyiyorlar...
Sıkar, bunaltır endişe...
İçini parçalar, kimse duymaz...
Aileleri ve çocukları için endişe ediyorlar...
Kendisi olmayınca onlarda perişan olur sanıyorlar...
İnsanlara bağlı yaşıyorlar...
İnsan olmayınca her şey bitecek...
Dünya dönmeyecek...
Yıldızlar Gökkubbeden düşecek sanıyorlar.
Buna rağmen çok büyük görüyorlar kendilerini
Bir hiç iken...
Bilmiyorlar...
Ne kendilerini, ne O'nu biliyorlar.
Mahluk iken Mâlik'miş gibi yapıyorlar.
Ancak beni oyalıyorlar.
Koy azığı şuraya, oyalama beni...
Çok işim var!" der.
Köye dönen İmam olayı anlatır.
Bir daha gideceklerin verecekleri cevap bellidir. Günler geçer sıra yine İmam'a gelir.
Gelir ama, Derviş ortalarda yoktur.
İçeri girer, mezarların ikincisi de doludur.
Derviş de ölmüştür.
Ama bu ıssız yerde, bu dağ başında Dervişi kim defnetmiştir?
Tırnova'da, o köy civarında bu olay halâ anlatılagelir. Aradan onca zaman geçmesine rağmen..
Dervişi kimin veya kimlerin...
Hangi varlıkların nasıl defnettiği çözülememiştir.
Sadece köylülerden biri:
"Ben yanına gittiğimde, etrafında adeta insanlar varmış gibi hareket ediyor, onlarla konuşuyordu. Benim orda olduğumu unutuyordu. Onlara hizmet ediyor gibiydi" demiştir.
Arap çöllerinde asırlardır anlatılan çöl sıcağı gibi yakıcı bir hikayede, sevdiği kız bir başkası ile evlenince Çöllere düşen Kays'ın yaşamı da hiç unutulmadı.
Gün oldu kocası ölünce sevdiği çıkıp geldi Kays'ın. Ama ismi bile artık "Mecnun" du. Leylâ'sı ona seslenince, "Leyla benim içimde" dediği an Mecnun, Leylâ'sının gözlerinin çok arkalarına bakıyordu. Leylası yok gibiydi.
Kul aşkından Yaratanın aşkına yürümüş halde Çöle doğru ağıp gitti. Leyla'sı Kays'ını kaybetmenin acısı ile ölünce mezarına gelip sarıldı, ağladı Mecnun..
O da orda, o an öldü.
Leylâ ile Mecnun dillerde destan kaldı.
Gerçek ve büyük hikayelerin insanlarını, dünyaya sırt dönen duruşları büyük ve unutulmaz yaptı. Neden Aşktan varedildi Alem?
Aşkın sırrına varanlar bildi.
Gerisi sadece hikayelerini!
Dünya hayatı...
Kaç yaşına gelirse gelsin, insan hayatını çocukluğu kadar yaptı.
Çocukken öldü günümüzde çoğu insan!
(ALINTI)
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.