Zindan Burası
Şehrin meydanlarına sığmayan o dipsiz keyifsizlik,
Paslı korkulukların,
ağır demirlerine çarpıp ufalanırken,
Kelimenin boynu bükük, lisanın dili lal.
Satırlara vuran her bir dalga,
Denizler kadar efkarlı
İçteki yaranın en kadim acısı kadar derin.
Tenhada unutulmuş o sarp gerçeğe yaklaştırır sizi.
Hapishaneye düşenlerin,
o loş, gizli dünyalarına kıvrılan koridorlarda,
Zamanın durduğu köşe başlarında,
Ayırım gözetmeksizin,
karşılaştırır bizi mahkûmların saklı yüzleriyle.
Parmaklıklar ardında sonsuza dek,
susmayacak o iniltilere,
O insanî haykırışa kulak kesilmek istiyorsak.
Vakit kaybetmeden aralanmalı peşin hükümlerden,
O muhteşem derinliğe doğru inen merdivenlerden,
Soluk soluğa,
koşar adım inmeli
ruhumuzun en sarp mahzenlerine.
Zindan burası ;
geçmişle geleceği acımasızca ikiye bölen ,
parmaklıkların ta kendisi
Nemli ve basık hücrelerde
küf kokusunun yaktığı genzinizin sızısına,
Aldırmayacak kadar çok titriyor,
kökünden ürperiyorsunuzdur şimdi.
Dev hüzün dalgalarının isyanlarla dövdüğü,
O soğuk zindanın ,
yosun tutmuş kalın duvarları ardındaki
yok edici tutsaklık!
Ah, insanı alan, boğan, hırpalayan
ve usulca yok eden o kör tutsaklık...
Düşünen, hisseden,
var olmanın yükünü omuzlayan insanların,
eserleriyle sürüklendiği o kimsesiz bitiş.
Yeni bir başlangıca durduğu ,
en zifiri noktadır burası.
O boğuntu karaltı içerisinde,
Soğuk taşların arasından hayata ve göğe uzanan,
Garip ve küçük bir pencereciktir
dünyadan ırak,
ama sonsuzluğa aralık.
Ölürken,
evet, bir kere değil
bin kere öldürülürken
zihnin en ücra köşelerinde,
ilelebet diri kalacak ölümsüz miras.
Zindanın ilk basamaklarına
yüreğinizi yaslar yaslamaz,
o tüyler ürperten çığlığın,
Gözlerinizde donan ıstırabıyla
derin bir iç çekersiniz.
Sanki o karanlık boşluğa kendi ellerinizle sarkıp,
Ebetler boyu, uçsuz bucaksız bir kimsesizlikte
tükeniyormuş gibi gelir size.
O sıfır noktasında,
adı konulamayan bir belirsizlikle,
Kışa duran ruhunuz ,
ta derinlerden buz keser.
Her duvarda bir mısra kanar,
her taş bir isyanı fısıldar,
Göğün maviliğine hasret gözler,
bir lamba gibi sönerken içeride,
Zamanın büküldüğü o daracık mahzende,
kelimeler kelepçelenir.
Ne tarafa dönsen
bir hatıranın kırık camı batar yüreğine,
Ne tarafa baksan,
karanlığı delen o körpecik umut filizleri...
Tutsaklığın koynunda doğan güneş,
sarı bir leke gibi düşer masaya,
Ve mahpusluk,
insanın kendi ruhuyla yaptığı,
en uzun seferin adıdır.
Orada ne yalan barınır
ne de dışarının sahte gürültüsü;
Sadece hakikatin o keskin,
o kavurucu rüzgârı eser durur.
redfer
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.