Dersaadet İşgal Orduları Başkomutanı General Harrington Cenaplarına
DERSAADET İŞGAL ORDULARI BAŞKOMUTANI GENERAL HARRİNGTON CENAPLARINA!
Bugün bayağı uzatacağım zira bu yazı dizisine son vermek üzereyim.
******
Refet Paşa son kozunu oynadı: ‘’Ülkeyi terk et, hayatın tehlikede. Ayrıca halk, saltanatçılar ve cumhuriyetçiler olarak ikiye bölündü. Bunlar birbirlerini vuracaklar. İç savaş çıkacak. . Git, bir süre sonra yine gelirsin. Memleketini seviyorsan git sonra ortalık yatıştığında geri dönersin.’’ Dedi.
Vahdettin 6 Kasım 1922’de Ali Kemal’in başına gelenleri bildiği gibi bir şeyi daha biliyordu: Mustafa Kemal Paşa, kendisi hakkında ‘’ Halk tarafından linç edilsin ‘’ Kararını vermişti. Nasıl mı? Açıklayayım:
Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak, 2 Kasım 1922’de Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’ya 5466 numaralı ve “zâta mahsus” bir yazı göndererek Vahideddin’in “firar hazırlıklarında bulunduğu” yolunda haberler alındığını bildirdi. Fevzi Paşa’nın yazısı şöyleydi:
“Son zamanlarda İstanbul’dan aldığımız raporlarda Vahideddin’in memâlik-i ecnebîyeye (yabancı memlekete) firarından bahsolunuyor. Ezcümle (özellikle, meselâ) saray mahâfiliyle (çevreleri ile) temasta bulunan bir mutemet (güvenilir kişi) tarafından bu firar hazırlıklarında bulunulduğu ihbar edilmekle arz-ı keyfiyet olunur”.
Mustafa Kemal bu yazıya iki gün sonra cevap verdi ama verdiği cevabı Fevzi Paşanın gönderdiği yazının altına yazıp İstanbul’daki Refet Paşa’ya gönderdi.
O yazısında ( daha doğrusu emrinde ) Mustafa Kemal Paşa aynen şöyle diyordu:
“Dersaadet’te (İstanbul’da) Refet Paşa Hazretleri’ne!
Vahideddin’in memâlik-i ecnebîyeye (yabancı memlekete) firar için hazırlıklarda bulunduğu istihbar edilmiştir (haber alınmıştır). Tahakkuku (gerçekleşmesi) halinde ahali vasıtasıyla linç tatbîki lâzımdır. Bunun temini mercûdur (rica olunur)Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi, Başkumandan Mustafa Kemal”. [ Üstteki resimde bu yazışmayı görüyorsunuz ]
[ Peki Mustafa Kemal’in bu linç emrine rağmen Refet Paşa aykırı mı davrandı? Evet. O farklı düşünüyordu az sonra okuyacağınız gibi ]
Evet, ortada bir linç kararı vardı. Sorgusuz- sualsiz, hiç bir savunma yapmasına izin verilmeden… Üstelik Saraydan burnunu dışarı çıkarıp ‘’ Söyle bir Ayasofya’ya, Sultanahmet’e, Süleymaniye gideyim’’ dese ‘’ Aha da kaçıyor.’’ Bahanesiyle saraydan çıktığı anda linç edilmesi işten bile değildi.
İşte bu görüşmeden sonra Sultan Vahdettin ülkede kalmasının kendi hayatı açısından da devletin selameti açısından da hiç de hayırlı olmayacağını anladı.
1299’dan 1 Kasım 1922’ye kadar 623 sene yaşamış olan Osmanlı Devletinin, o koca İmparatorluğun son hükümdarı olarak adi bir zina suçlusu gibi taşlanarak öldürülmek mi yoksa düşmana sığınmak ve yaşamak mı ikilemi arasında gitti geldi.
Öte taraftan ne demişti Refet Paşa: ‘’Memleketini seviyorsan git sonra ortalık yatıştığında geri dönersin.’’
Ortalık yatıştıktan sonra geri dönmek gibi bir ihtimal varsa neden kalıp da öldürülmeyi beklesindi ki?
Ama çok can yakan bir konu vardı: Düşmana sığınacaktı.
Geçende bir vatandaş sormuştu: ‘’ Neden Ortadoğu’da bir İslam ülkesine değil de İngiltere’ye sığındı? Padişahın İngiltere’de işi neydi?’’
Komik… 1922 Yılı itibariyle Ortadoğu’da İngiliz hakimiyetinde olmayan ülke mi vardı? Ayrıca İngiltere’ye hiç ayak basmadı.
Neyse…
Sonunda General Harrington’a o meşhur mektubu yazdı: [ Çünkü Harrington, elinde resmi-yazılı bir talep olmadan bu kaçırma işine yanaşmayacağını daha önce bildirmişti.]
Ve o mektup:
"Dersaadet İşgal Orduları Başkomutanı General Harington Cenaplarına !
İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden, İngiltere devleti fahimesine iltica ve bir an evvel İstanbul’dan mahall-i ahara naklimi talep ederim efendim.
16 Teşrin-i sani 1922.
Halife-i Müslimin Mehmed Vahideddin.
KAYNAK: Müslümanların Halifesi Mehmet Vahideddin.” (Sir Charles Harington, Tim Harington Looks Back, John Murray, London, 1940, s. 125]
Bu mektup bana uzun süre sahte geldi. Çünkü benim bildiğim padişahlar İstanbul’a hep Dersaadet veyahut Kostantiniyye diyorlardı hatta paralarımızda bile "Duribe fî Kostantiniyye" yani Kostantiniyye’de basıldı ‘’ yazıyordu. İstanbul’a İstanbul adını 1928 Yılında Mustafa Kemal vermişti.
Hal böyle olunca da Vahdettin’in, yazdığı mektuba Dersaadet diye başladıktan sonra mektubun içinde iki kez İstanbul kelimesini kullanması bende mektubun sahte olduğu izlenimini uyandırmıştı.
Ancak daha sonra öğrendim ki bizim padişahlar da İstanbul’a İstanbul diyorlarmış. Yani İstanbul’a İstanbul adını veren Mustafa Kemal Atatürk değilmiş. ( Evet, bu da çöken bir başka yalan maalesef )
Mesela 1876 Tarihli Kanun-u Esâsinin 2. Maddesi aynen şöyle diyor:
MADDE 2.- DEVLET-İ OSMANİYENİN PAYİTAHTI İSTANBUL ŞEHRİDİR. (Osmanlı devletinin başkenti İstanbul’dur) ve şehr-i mezkurun( adı geçen şehrin – İstanbul’un ) sair bilâd-ı Osmaniye’den( diğer Osmanlı beldelerinden ) ayrı olarak bir güne( bir çeşit ) imtiyaz ve muafiyeti ( Ayrıcalığı ) yoktur.
******
Ancak o mektupta bana göre yine de çözemediğim bir şeyler var:
Refet Paşa ile yaptığı son görüşmesinde bile ‘’Saltanatsız bir hilafeti kabul etmem ‘’ diyen Vahdettin, Harrington’a yazdığı mektupta kendisinden neden sadece ‘’ Müslümanların Halifesi’’ diye bahsetti?
Madem sadece Müslümanların halifesi olmayı kabul ediyordu bunu Harrington’a yazdığı mektubunda değil de Refet Paşa’ya söyleseydi ve halife olarak İstanbul’da kalsaydı daha mantıklı olmaz mıydı?
Ayrıca sürgündeyken Avni Paşa’ya kaleme aldırdığı hatıralarında diyor ki: “Olup bitenlere karşı koyma veya kabul etme imkânım olmadığı için hicret etmeye karar verdim. İşgal kuvvetleri kumandanı sıfatını taşıdığı için General Harington’un aracılığını tercih ettim. Hicaz’a gitmek üzere Malta’nın seçilmesini kabul ettim. HİÇ BİR ZAMAN SALTANAT VE HİLAFETTEN FERAGAT ETMEDİM VE ETMEYECECEĞİM. ‘’
‘’Hiçbir zaman saltanat ve hilafetten feragat etmedim ve etmeyeceğim.’’ Diyen Vahdettin neden, Harrigton’a yazdığı mektupta kendisinden sadece Müslümanların halifesi diye bahsediyordu?
Ayrıca mektubun altındaki tarihin neden yarısı Rumi tarih iken yarısı Miladiydi
Doğrusunun ya 16 Kasım 1922 ( Miladi ) ya da 16 Teşrinisânî 1338(Rumî) olması gerekmez miydi?
Evet… Dediğim gibi o mektupta bir şey var ama tam çözemedim.
Ancak, benim şüphelerimin bir önemi yok tabii ki.
Neticede son padişah Vahdettin, İngiliz savaş gemisi Malaya ile ülkeden ayrıldı mı? Ayrıldı. Buna ister hicret deyin ister kaçmak deyin ne derseniz deyin fark etmez. O, 17 Kasım 1922’de artık Malta Adasındaydı ( Bazılarının zannettiği gibi İngiltere’ye götürülmedi. Malta’da bırakıldı. Ama Malta da İngiltere hakimiyetindeydi. )
1923 Yılı Ocak ayı başlarına kadar Malta’da kalan Vahdettin, bu tarihte Şerif Hüseyin’in daveti üzerine Mekke’ye gitti. Bir süre de Taif’te kalan Vahdettin, Şerif Hüseyin’in halifeliğe konmak için yaptığı girişimler üzerine 20 Nisan 1923’de buradan da ayrılarak İtalya’nın San Remo şehrine yerleşti ve 16 Mart 1926’da burada vefat etti.
Evet, taşlanarak ölmekten korkmak ya da kendisi yüzünden bir iç savaşın çıkmasından korkmak hainlikse haindi.
Zaten kendisini en yakınları bile anlamadılar.
Vahdettin’in 17 Kasım 1922’de yurt dışına gitmesinden sonra 18 Kasım’da TBMM Tarafından Halife ilan edilen ve bu makamı havada kapan amcasının oğlu Abdülmecit Efendi bile anlamamıştı Sultan Vahdettin’i. Öyle ki Osmanlı hanedanı 3 Mart 1924’de Türkiye’den sürüldükten sonra Vahdettin’e olan nefretini ‘’ Beni, hanedanımızın mahvına sebep olan o adamın yanına değil, Hindistan’a ya da Şam’a gömün ‘’ diye vasiyet etmişti. [ Allah, bu dileğini kabul etmiş olmalı ki cenazesi 10 sene Paris Camiinin bodrumunda bekletildi. 1944 Yılında ölen son halife Abdülmecit, 1954 yılında Medine’de Cennetü’l Bâkî kabristanında defnedildi.
Vasiyetine uygun olarak kızı Dürrişahvar Sultan’ın Hintli kocası Nevvab Azam Cah’ın Hindistan’da yaptırdığı muhteşem türbe ise boş kaldı. ]
Vahdettin Han’ın 1923’te Mekke’de yayımladığı beyannamede hayatını göz göre göre tehlikeye atmak gibi Allah buyruğunun kabul etmeyeceği bir şeyden kaçınmak ve Peygamber’in ‘güçlüklerden kaçınmak’ sünnetini yerine getirmek için tıpkı Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiği gibi hicret ettiğini söylemesi hanedan mensupları tarafından bile kabul görmedi.
Osmanlı Hanedanı oldukça uzun bir süre Hanedanın yurt dışına sürülmesinin sebebinin Sultan Vahdettin’in düşmana sığınması olduğunu düşündüler. Onlara göre Vahdettin taşlansa da haşlansa da ülkesini terk etmemeliydi.
Evet , dediğim gibi: Taşlanarak ölmek ile düşmana sığınmak ve yaşamak arasında bir ikilem… 623 Yıllık Şanlı bir mazi için hangisi daha onurlu bir son olurdu sizce?
Yok yok biliyorum. Pek çoğumuz özellikle de klavye başında müthiş kahramanızdır o sebeple de ‘’ Ben olsam ölürdüm ama vatanımı terk etmezdim ‘’ deriz bu soruya
Çok az da olsa -ortalık yatıştıktan sonra geri dönmek – gibi bir umut ışığı yakılmışsa?
Yok yok biliyorum. Yine de ölür ama kaçmazdık hiç birimiz(!)
******
Peki Refet Paşa ve Mustafa Kemal Paşa, Padişah Vahdettin’in yurt dışına kaçışına neden engel olmadı. Hatta neden ille de zorladı kaçsın diye.
Bu hususu da yazıp bugünkü bölümü noktalayalım.
Refet Paşa anılarında “...Biz Padişahı hapis veya idam edersek halk zamanla O’nu mağdur görecek ve bizi kabahatli sayacaktı. Bu itibarla hadiseleri gelişine bırakmayı uygun buldum. Kaçan bir hükümdarı, halkın hiçbir zaman affetmeyeceğini düşündüm. Kaçtığı gün askerî bir müdahale, devletin başına bir dert açabilir dedim. Onun için hiçbir tertibata lüzum görmedim...” Diyordu. Kaynak: Hakkı Naşit Uluğ, Siyasi Yönleriyle Kurtuluş Savaşı, Milliyet Yay., İstanbul ,1973, s.327-328 )
Yine Refet Paşa, General Harrington ile yaptığı bir görüşmede, Harrington’un, tercümanı aracılığı ile ilettiği - “Padişahı habersiz kaçırdığımız için Paşaya karşı mahcubum” sözlerine, “Bizi bu suretle bir yükten kurtardığınız için asıl ben teşekkür ederim” Diye cevap verdi. (KAYNAK: Andrew Mango- Atatürk )
Yani her şey biliniyordu ama Türkiye’de linç etmektense kaçması TBMM’nin, Mustafa Kemal Paşa’nın çok daha işine gelirdi. Refet Paşa böyle düşünüyordu ve çok da haklıydı.
Öldürülenin itibarı iade edilirdi de kaçanın ne itibarı olurdu ne de selam vereni…
*******
Hani bir vatandaş demişti ya ‘’ Bir sürü kitapta Vahdettin’in hain olduğu yazıyor. O halde haindir ‘’ Diye.
Gelecek bölümde kimler hain demiyor, niçin hain demiyor konusunu da yayınlayıp her gün bir başka başlıkla yayınladığım bu yazı dizine son vereceğim inşallah.
Bazıları ‘’ Oooh çok şükür. Gına gelmişti.’’ mi dedi yoksa bana mı öyle geldi?
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.