Aynı Nehre İki Kez Giremezsin
Aynı Nehre İki Kez Giremezsin
18 Eylül 2026
İzmir
Nizamiyeden göründüler. Hasretle sarıldık birbirimize. Nermin ablam yine hamur gibi yumuşak, ana gibi sıcaktı. Mavi gözleri bana bakıyordu; biraz kırgın, biraz neşeli... Sanki yılların arasından hem sitemini hem sevincini aynı bakışa sığdırmıştı.
Muzaffer abiyle de o minyon, bilge, hassas ve duygusal tavrıyla birer birer merhabalaştık. Eylül ayı... Yaprakların sararıp birer birer döküldüğü, benim doğum günümün geldiği ay. Hayat yine kendi bildiği gibi ilerlemiş, bizi başka şehirlere, başka hayatlara savurmuştu. Ama işte yine kavuşmuştuk.
Muzaffer abinin gözleri de maviydi. Denizin ve gökyüzünün derinliği gibi, içine bakınca söylenmemiş sözler taşıyan bir mavi... Belki de yıllar bazı dostlukları uzaklaştırıyor ama gözlerdeki o tanıdık bakışı değiştirmeye gücü yetmiyor.
Eylül, sararan yapraklarıyla yine kapımızdaydı. Ben bir yaş daha almıştım ve yıllardır özlediğim iki dostum karşımda duruyordu. İnsan bazı doğum günlerinde yaşını değil, hayatında kimlerin hâlâ yerini koruduğunu sayıyor.
Bahçeye çıktık. Engin, “Ne içersiniz?” diye sordu ve bir koşu almaya gitti. Şimdilerde self servis olmuş orduevleri; asker kıtlığı mı var, zaman mı değişti, orasını sorgulamaya kalksam bu güncenin yolu bir sapar, bir daha asıl konuya dönemem. Nizamiyedeki askerin selamımızı oturduğu yerden alışı da gözümden kaçmadı. Kimlerin devri bu devir, diye içimden geçirdim. Hey gidi günler hey...
Sonra gözüm yeniden bahçedeki tarihî mozaiğe takıldı. Ayaklarımızın birkaç adım ötesinde, MS 4. yüzyıldan kalma Roma döşemesi yine öylece duruyordu. Küçük gri ve beyaz taşlarla işlenmiş dairesel motiflere bakarken, nedense taşların dile geldiğini düşündüm.
Kim bilir, dedim içimden, siz bunca yıldır neler gördünüz?
Belki bu bahçeden geçen insanların ayak seslerini hâlâ hatırlıyorsunuz. Başka yüzler, başka üniformalar, başka sevdalar, başka ayrılıklar... Siz yerinizde kaldınız, biz gelip geçtik. Siz mevsimleri gördünüz, şehirlerin değişmesine tanıklık ettiniz; biz ise ömrümüzün birkaç mevsimini yaşayabildik.
Taşların sessizliği bana bir şey anlatıyordu sanki: “Bizi yerimizde sanıyorsun ama zaman burada da durmadı.”
Hey gidi günler hey...
Üstelik burası Efes'e de uzak değil. Bu topraklarda yaşamış Efesli Herakleitos'un sözü geldi aklıma: “Aynı nehre iki kez giremezsin; çünkü hem nehir artık aynı nehir değildir hem de sen aynı sen değilsin."
Belki bu taşlar da aynı şeyi söylüyordu bana. Aynı bahçe duruyor ama bahçenin içindeki hayat değişmiş. Taşlar yüzyıllardır yerinde, biz ise gelip geçiyoruz. Bir zamanlar orduevlerinde başka bir düzen vardı, şimdi başka. İnsanlar değişiyor, şehirler değişiyor, dostlukların adresleri değişiyor.
Nermin ablayla Sakarya'daki o küçücük terzi atölyesinde başlayan dostluğumuzun yıllar sonra İzmir'de, bu eski taşların yanı başında yeniden karşıma çıkması da biraz böyle değil mi?
Belki de Herakleitos'un nehri yalnızca suyu anlatmıyordu. İnsan hayatı da böyle akıp gidiyor. Aynı yere dönüyoruz ama ne biz eski biziz ne de karşımızdaki dünya.
H. Çiğdem Deniz
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.