Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
(0 oy)

Beklentisizliğin İlanı mı Savunması mı

İnsan kendisi için yaşar, kendisi için eğlenir, kendisi için güler. En azından öyle söyler. Sonra bütün bunları başkalarına anlatmak için bir kürsü kurar. Kürsünün adı değişebilir; sosyal medya, kişisel hesap, günlük ya da birkaç cümlelik bir açıklama… Değişmeyen şey, insanın kendi hayatıyla başkalarının bakışı arasında kurduğu o ince ilişkidir.


Elbette insan yaşadıklarını paylaşabilir. Bir yolculuğun güzelliğini, başına gelen komik bir olayı, kendi kendine eğlenmenin tadını başkalarına da aktarabilir. Paylaşmak, tek başına beklentinin kanıtı değildir. Bazen mutluluk paylaşılınca çoğalır, bazen de insan yaşadığı anı kendine saklar. Her iki hâlin de kendine özgü bir doğallığı vardır.


Fakat bazen eğlencenin kendisinden daha ilginç bir şey çıkar ortaya: Eğlendiğini açıklama ihtiyacı.


İnsan bir bakar, kendi kendine eğlenmekte olan birinin açıklaması, eğlencenin önüne geçmiş. Üstelik açıklama da oldukça iddialı:


“Ben kendim için yapıyorum. Eğleniyorum. Kimseden beklentim yok.”


İyi güzel de insan bir an duruyor. Eğlencenin nüfus kayıt örneği mi isteniyor? Kendisi için yapıldığına dair noter tasdikli belge mi gerekiyor? Yoksa eğlence, başkalarının onayı olmadan geçerlilik kazanamayan bir etkinliğe mi dönüştü?


Absürtlük tam burada başlıyor.


Çünkü bir davranışın kendisiyle, o davranış hakkında yapılan açıklama aynı şey değildir. İnsan eğlenebilir; fakat eğlendiğini neden özellikle vurguladığı ayrı bir meseledir. İlkinde yaşanan bir deneyim vardır, ikincisinde ise o deneyime bir anlam verme, onu savunma ya da başkalarının gözündeki yerini belirleme ihtimali…


İnsan zihni, yaptığı şeylerle yetinmeyip yaptıklarına gerekçeler üretmekte oldukça mahirdir. Bazen bir davranışın ardından açıklama gelir, bazen açıklama davranışın önüne geçer. Bir süre sonra neyin yaşandığı, neyin anlatıldığı, neyin de anlatılmak istendiği birbirine karışabilir.


Üstelik bütün bunlar, kişinin kendisine yönelttiği bir soruyla da ilgili olabilir: Ben gerçekten ne yapıyorum, yoksa yaptığım şeyin nasıl görüldüğüyle mi uğraşıyorum?


---


İnsan, beklenti konusunda da ilginç bir varlıktır. Beklentisiz olduğunu düşünebilir, söyleyebilir, hatta buna içtenlikle inanabilir. Oysa beklentiler her zaman açıkça dile getirilmez. Bazen bir karşılıkta, bazen bir tepkide, bazen de karşı tarafın belirli bir biçimde davranmasını istemekte gizlenir.


İnsan bir şey yapar. Ardından bir tepki bekler. Beklediği gerçekleşmezse hayal kırıklığı yaşar. Hayal kırıklığı, insanın kendisiyle ve yaptığı şeyle ilişkisini değiştirebilir. İşte o zaman savunma mekanizmaları devreye girebilir.


“Ben zaten kendim için yapmıştım.”


Cümle ilk bakışta gayet masumdur. Hatta doğrudur da. Fakat zamanlaması, bağlamı ve tekrarlanma biçimi, cümlenin anlamını değiştirebilir. Çünkü insan bazen başkasına bir şey anlatırken, kendi içinde de bir açıklama yapmaktadır.


Peki, beklentisizlik neden özellikle ilan edilir?


Belki yanlış anlaşılmamak için. Belki bir sınır çizmek için. Belki de insan, kendi içinde oluşan hayal kırıklığını başka bir adla karşılamayı tercih ettiği için…


Burada kesin hükümler vermeye gerek yok. İnsan davranışının tek bir açıklaması bulunmaz. Fakat şu ihtimal üzerinde düşünmeye değer: Kişi, başkalarının tepkisinden etkilenmediğini anlatmaya çalışırken, tam da o tepkilerin kendisi için bir anlam taşıdığını açığa çıkarıyor olabilir.


İnsan bazen beklentisini dile getirmez; fakat gerçekleşmeyen beklentisinin ardından yaptığı açıklama, zihninde nelerin yer değiştirdiğine dair bir iz bırakır.


İşte insanın kendisini ele verdiği yer, her zaman söylediği şey değildir. Bazen söyleme ihtiyacının kendisidir.


---


İşin psikolojik tarafı kadar vicdani tarafı da var.


Vicdan denildiğinde hemen büyük suçlar, ağır hükümler, mahkeme salonları düşünülmesin. İnsan kendisine karşı da bir değerlendirme yapar. Başkasının suçlamasına gerek kalmadan, kendi davranışıyla kendi düşüncesi arasında bir uyumsuzluk hissedebilir.


Buradaki suçluluk, hukukun konusu değil; insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin meselesidir.


İnsan başkasına kızabilir, başkasını yanlış bulabilir, başkasının davranışını eleştirebilir. Ama bazen bütün bu açıklamaların gerisinde, kendisinin de tam olarak anlamlandıramadığı bir huzursuzluk vardır. Kendi davranışını gerekçelendirmek, o huzursuzluğu gidermenin bir yolu olabilir.


Sonra bir başka hareket gelir: Paylaşım silinir.


Eğlenmek için yapılmış bir paylaşım neden ortadan kaldırılır?


Elbette her silinen paylaşımın arkasında pişmanlık, suçluluk ya da karşılanmamış bir beklenti bulunmaz. İnsan fikrini değiştirebilir, mahremiyetini korumak isteyebilir, yalnızca artık o paylaşımı orada görmek istemeyebilir. Tek başına silme davranışından bir insanın iç dünyası okunamaz.


Ancak beklentisizlik ilanı, ardından gelen savunma ve sonrasında paylaşımın silinmesi bir arada düşünüldüğünde, insan zihninin kendi içinde yaşadığı dalgalanmalar üzerine bir soru belirir.


Başlangıçta yalnızca eğlenmek için yapılan bir şey, nasıl oldu da açıklama gerektiren bir meseleye dönüştü?


Eğlence kendi başına yeterliyse, onu savunmak neden gerekiyor? Savunmak gerekiyorsa, neye karşı savunuluyor? Ortada bir suçlama yoksa insan kendi içinde hangi hükmü bozmakla uğraşıyor?


Belki de mesele, eğlencenin kendisinden çok, eğlenen kişinin kendisiyle kurduğu ilişkidir.


İnsan bazen başkalarından sakladığı bir şeyi değil, kendisine yakıştırmakta zorlandığı bir hâli gizlemeye çalışır. Bazen de kendisini aklamaya uğraşırken, aslında kimsenin açmadığı bir dosyayı kendi elleriyle masaya koyar.


Dosyanın üzerinde kocaman bir başlık vardır:


BEKLENTİSİZLİK.


Altında da sayfalarca açıklama…


---


Sosyal mecralar bu insanlık hâlini daha görünür kılan bir alan. Çünkü burada yalnızca yaşananlar paylaşılmıyor; yaşananların nasıl görülmesi gerektiğine ilişkin işaretler de veriliyor.


Mutluluk gösteriliyor, özgürlük ilan ediliyor, bağımsızlık vurgulanıyor, kimseye ihtiyaç duyulmadığı anlatılıyor. İnsan, kendi hayatının başrol oyuncusu olmakla kalmıyor; zaman zaman kendi oyununun eleştirmenliğini, yönetmenliğini ve halkla ilişkiler sorumluluğunu da üstleniyor.


Bir yandan “Ben kimseye göre yaşamıyorum.” diyor, diğer yandan bu cümlenin kime ulaşacağını merak edebiliyor.


Bir yandan “Beni kimse ilgilendirmiyor.” diyor, diğer yandan kendisini kimin ilgilendirdiğini açıklamak zorunda hissedebiliyor.


Bir yandan “Ben kendim için eğleniyorum.” diyor, diğer yandan eğlencesinin bağımsızlığını kamuoyuna duyuruyor.


İnsanlığın en eski sorularından biri, dijital çağda yeni bir biçim kazanmış olabilir: İnsan kendisini başkalarının bakışından ne ölçüde bağımsız kurabilir?


Elbette görünür olmak istemek, beğenilmekten hoşlanmak ya da başkalarıyla paylaşım kurmak bir kusur değildir. İnsan sosyal bir varlıktır. Görülmek, anlaşılmak, karşılık bulmak istemesi de insan olmanın olağan taraflarından biridir.


Asıl ilginç olan, bu ihtiyaçların varlığından çok, onların yokluğunu kanıtlama çabasıdır.


İnsan kendisini başkalarından bağımsız hissedebilir. Fakat bağımsızlığını sürekli açıklamak zorunda kaldığında, bağımsızlığın kendisinden başka bir şey de konuşulmaya başlanır.


Söylem ile davranış arasındaki mesafe, bazen insanın kendisi hakkında kurduğu hikâyenin içine açılan küçük bir penceredir.


Pencereden bakınca içeride ne olduğunu kesin olarak bilemeyiz. Ama perdenin neden hareket ettiğini merak edebiliriz.


---


Burada küçük bir karşılaştırma yapalım.


Bir insan Doğu Karadeniz turuna çıkar. Yol boyunca başına türlü şeyler gelir. Manzaralar, beklenmedik olaylar, komik anlar… Kendi kendine eğlenir. Yaşadıklarını hatırladıkça yeniden güler. Yolculuk biter, anı kalır.


Başka biri de aynı yolculuğa çıkar. O da eğlenir. Sonra eğlendiğini anlatır. Ardından kimseye bir şey kanıtlamadığını açıklar. Sonra yanlış anlaşılmadığını belirtir. Ardından kimseden beklentisi olmadığını duyurur. Bir süre sonra paylaşımını siler.


İki yolculuğun başlangıcında da eğlence vardır. Fakat sonrasında biri anıya dönüşürken diğeri açıklamalar zincirine dönüşebilir.


Burada hangisinin daha doğru yaşandığını söylemek gerekmiyor. İnsanların eğlenme biçimleri de paylaşma tercihleri de kendilerine aittir.


Yalnızca şu soruyu sormak yeterli:


Eğlence ne zaman yaşanan bir şey olmaktan çıkıp, başkalarına açıklanması gereken bir şeye dönüşür?


Belki de asıl mesele, insanın ne kadar eğlendiği değil; eğlencesinin kendisine yetip yetmediğidir.


Çünkü gerçekten yaşanan bir anın, yaşanmış olmak dışında bir kanıta ihtiyacı olmayabilir. İnsan onu paylaşabilir de paylaşmayabilir de. Fakat paylaşımın ardından kendisini savunmaya başlıyorsa, artık yalnızca yaşadığı anı değil, o anın anlamını da yönetmeye çalışıyor olabilir.


Böylece insan kendi hayatının seyircisi olmaktan çıkıp, kendi seyircisinin de seyircisi hâline gelir.


Bir süre sonra sahnede kim eğleniyor, kim izliyor, kim kime bir şey anlatıyor, birbirine karışır.


Perde kapanır.


Oyuncu çıkar, seyirci dağılır. Fakat insanın zihnindeki oyun devam edebilir.


---


Bütün bunların içinde en ironik olan, beklentisizliğin de bir beklenti cümlesine dönüşebilmesidir.


İnsan, “Benden bir şey beklemeyin.” derken karşısındakinden belirli bir davranış bekliyor olabilir. “Bana yazmayın.” derken bir sınır çiziyor olabilir; belki de kendisini etkileyen bir durumun tekrarını istemiyordur. “Ben kendim için yapıyorum.” derken gerçekten kendisi için yapıyordur.


Bunların hiçbiri tek başına bir çelişki değildir.


Çelişki ihtimali, söylenenle yapılanın, açıklamayla zamanlamanın, ilan edilen bağımsızlıkla gösterilen hassasiyetin birbirini nasıl tamamladığında ya da birbirine nasıl ters düştüğünde belirir.


İnsan davranışını ilginç kılan da budur. Sözcükler her zaman yalan söylemez; bazen doğruyu söylerler ama bütünü anlatmazlar. Bazen de insanın kendi içinde henüz adını koymadığı bir şeyi, seçtiği sözcükler görünür kılar.


Belki bu yüzden insanı anlamak, yalnızca ne söylediğini dinlemek değildir. Neden o sözü seçtiğini, hangi durumda söylediğini, ardından ne yaptığını da düşünmektir.


Fakat düşünmek, hüküm vermek değildir. Bir davranıştan hareketle ihtimalleri görmek, insanın iç dünyasına kesin bir etiket yapıştırmadan da mümkündür.


Sonuçta insan yalnızca başkalarına karşı değil, kendi düşüncelerine karşı da tutarsız olabilir. Bir yanıyla bağımsız olmak isterken diğer yanıyla görülmeyi önemseyebilir. Beklentisiz olduğunu düşünürken bir karşılığın yokluğundan etkilenebilir. Kendi davranışını savunurken kendisine yönelttiği soruların farkına varabilir.


Bunlar yalnızca birilerinin değil, insanın ortak dünyasında karşılaşılabilecek hâllerdir.


Belki de toplumsal olan, tek tek insanların ne yaptığı kadar, benzer çelişkilerin farklı hayatlarda tekrar tekrar ortaya çıkabilmesidir.


İnsan değişir, mecralar değişir, açıklamalar değişir. Fakat insanın kendisini başkalarının bakışından bağımsızlaştırma çabasıyla o bakışa verdiği önem arasındaki gerilim, başka biçimlerde varlığını sürdürebilir.


Bir zamanlar insan aynaya bakıp kendisini görüyordu. Şimdi aynanın karşısına geçip görüntüsünün altına açıklama da yazabiliyor.


Ayna aynı ayna mı, yoksa artık bir izleyici mi var?


Bunu anlamak için aynanın ne gösterdiğinden çok, insanın görüntüsünü neden tekrar tekrar düzenlediğine bakmak gerekebilir.


---


Belki de insanın kendisi için yaşamasıyla, kendisi için yaşadığını başkalarına duyurması arasında sandığımızdan daha uzun bir mesafe vardır.


O mesafe bazen bir cümle, bazen bir savunma, bazen silinmiş bir paylaşım kadardır.


Bazen de koskoca bir açıklamalar dizisi…


İnsan eğlenebilir. Eğlendiğini anlatabilir. Yanlış anlaşılabilir. Kendini açıklayabilir. Fikrini değiştirebilir. Bütün bunlar hayatın olağan akışında gerçekleşebilir.


Ama bir noktada insanın kendi kendisine sorması gereken bir soru belirir:


Ben bu işi gerçekten kendim için mi yapıyorum, yoksa kendim için yaptığımı birilerine anlatmaya mı çalışıyorum?


Belki iki cevap da doğrudur. Belki insanın içinde ikisi birden vardır. Zaten insanı ilginç kılan, tek bir nedene sığmamasıdır.


Yalnız, eğlencenin de bir sınırı var.


Bir insan kendisi için eğlenmeye başlar, sonra eğlendiğini açıklar, sonra beklentisizliğini duyurur, sonra kendisini savunur, sonra paylaşımını silerse…


Bir yerden sonra eğlencenin kendisi emekli olur.


Geriye açıklamalar kalır.


Ve insan, kendi kendine eğlenmek üzere çıktığı yolculuğun sonunda, kendisini ikna etmeye çalıştığı bir toplantıda bulur.


Toplantının katılımcı sayısı birdir.


Gündem maddesi: Beklentisizlik.


Karar yeter sayısı aranmaz.


Çünkü başkan da odur, muhalefet de.


Toplantı tutanağını kimseye göndermeye gerek yoktur.


Yalnız, insanın kendi içinde aldığı kararların ne kadarının gerçekten karara bağlandığını kim bilebilir?


Belki de en uzun süren toplantılar, hiç kimsenin davet edilmediği toplantılardır.


---


Aforizma


İnsan bazen kendisi için yaşadığını anlatırken, kimin için yaşadığını ele verir.


Hamiye GÜL

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Beklentisizliğin İlanı mı Savunması mı

Hamiye Gül Hamiye Gül