Şapşal Gene Nerelere Gittin
Toprak yolda ağırlaşan ayak seslerimiz,
henüz tanımadığımız bir sokağın sessizliğinde yankılanıyordu.
Elimde bavulumun soğuk demiri,
içimde adı konmamış bir ürperti;
geride bıraktığımız hayatın
solgun gölgesini taşıyorduk sanki buraya.
Annemin yorgun yüzündeki çizgiler,
bu yeni başlangıcın
ne kadar ağır bir yükle kurulduğunu anlatıyordu bize.
Bilinmeyene atılan her adım,
geride kalanların acısını biraz daha katlıyordu ama
içimdeki o gizli merhamet ve çocuksu merak,
bütün korkuları bastıracak kadar güçlüydü henüz.
İşte o yabancı kapının önüne böyle gelmiştik;
neyle karşılaşacağımızı bilmeden,
kaderin bize yol çizdiği bu ıssız köşede,
hayatımızın en masum zamanlarına hazırlanıyorduk.
Islanmaktan kararmış,
yer yer çürümüş o eski ahşap kapının
menteşeleri kulak tırmalayan bir çığlık attı
geriye doğru itilirken.
Donup kalmıştım gördüğüm manzara karşısında;
aman Allah’ım,
rüyalarımda gördüğümden de güzeldi!
Koluma çimdik atmama gerek kalmadan,
ablamın o aceleci dürtmesiyle kendime geldim:
“Şapşal, gene nerelere gittin?
İlerle de geçelim,” diye çıkıştı.
Nisan ayının en güzel günü olabilir miydi bugün?
Güneş, yağmur bulutlarının içinden
sanki bana gülümsüyor,
“Hoş geldin, burası senin küçük cennetin,”
diyordu usulca.
Altın rengi çiçekler gözlerimi alıyordu;
sarı bu kadar mı güzel bir renkti?
Cıvıl cıvıl öten kuşların isimlerini bilmiyordum ama
masallardan fırlamış o küçük yeşil ev,
saray gibi görünmüştü gözüme bir an.
İşte burası benim sarayımdı;
bu bahçe, çiçekler, kaplumbağalar, kuşlar,
çeşit çeşit meyve ağaçları...
Cennetime hoş gelmiştim,
o gün orada,
güzel nisan ayında
doğayla birlikte yeşermiştim sanki,
yeniden doğmuştum;
hoş bulmuştum.
Küçük evin içinde bir mutfak tezgâhı yoktu,
ablam buna çok üzülmüştü ama
benim hiç umurumda değildi.
Ben, duvarlarda yol yapmış salyangozların
nerede yaşadıklarını,
ne yiyip ne içtiklerini düşünmekle meşguldüm...
Arka odada duvara dayanmış
eski ceviz bir dolap vardı,
evin eski sahiplerinden kalmış olmalıydı.
Üzerindeki anlamsız çizikler
gözümde ürkünç şekillere dönüşmüştü,
bir an ürperdiğimi hissettim.
Sanki kapaklarını açtığımda bir el beni içine çekecek,
gizemli diyarlara götürecekti...
Bu dolap, bu ev, bu bahçe
benim sırlı yolculuklara açılan yeni dünyamdı.
Evimiz küçüktü ama eşyamız da azdı;
suntadan eski iki kahverengi kanepe,
bir demir karyola,
renkleri solmuş yeşille gri arası bir halıydı
tüm mal varlığımız.
Yatağımız, yorganımız,
derdimiz, gamımız, sevincimiz, acımız
nasıl da sığıvermiştik
bu küçücük köhne saraya?
Günler geçiyordu;
meyve ağaçları çiçekleniyor, etraf renkleniyordu.
Her sabah ismini bilmediğim kuş sesleriyle uyanmak
ayrı bir keyifti;
erik, elma, incir, ceviz, armut ağaçlarına tırmanmak için
sabırsızlıkla bekliyordum yemiş vermelerini.
Mahalleyi keşfedip arkadaş edinmek gibi
bir gayretim yoktu,
ben daha çok macera peşindeydim.
Ağaç kovuklarında hazine arıyor,
beni gizemli yolculuklara çıkaracak
rüyalar hayal ediyordum.
Evimizin tam arkasında
ahşap iki katlı bir ev daha vardı,
aynı bahçenin içindeydik.
Orada yaşayan, yetmişli yaşlarda, sessiz, tuhaf,
isminin Ahmet olduğunu çok sonradan öğrendiğim
gizemli dedenin varlığından da
ürkmüştüm açıkçası.
Annem yaptığı yemeklerden
mutlaka gönderirdi Ahmet Dedeye
ve bu görev hep bana düşerdi.
Aslında biraz biraz da bu korkumu maceraya çevirir,
aklımdan hayalet hikâyeleri uydurur,
hem güler hem korkardım.
Eve koşa koşa döner,
soluk soluğa alacaklı gibi çalardım
yeşil ahşap kapıyı;
ablam hep söylenirdi:
“Deli çocuk,
kendin yazıp kendin oynadığın senaryolara inanıyorsun,
bizim de aklımızı alıyorsun,”
Hem azar işitirdim
hem gülerdim hâlimize...
Bir gece rüyamda bahçe duvarında
küçük yuvarlak bir delik olduğunu gördüm;
korkuyordum,
çünkü Ahmet dedenin evine yakın bir yerdi
ama bakmak için içimde kocaman bir merak vardı.
Usulca yaklaştığımda Çin’i gördüm;
evet, evet, Çin oradaydı,
bizim bahçe duvarının arkasında.
Birden büyük bir gürültüyle bölündü rüyam,
sanki Çin Seddi yıkılmıştı;
ablam avaz avaz bağırıyordu,
küçücük bir fındık faresi ne yapmış olabilirdi ki ona?
Kahkahayı bastım diye
elindeki süpürgeden nasibimi almıştım;
ablam, ben, fare, rüyam hepsi
bir tarafa savrulmuştu.
Süpürge fareyi teğet geçerken
olan annemin çok sevdiği bordo kaplı plakçalarına olmuştu...
Yıldıray Çınar’ı bir daha dinleyemeyecek olmak
annemi ne kadar üzmüş olsa da
ablama hiç kızmamıştı;
zaten tek suçlu fındık faresiydi.
Olmaması gereken bir zamanda,
olmaması gereken bir yerde,
hiç çıkmaması gereken bir kişinin karşısına çıkmıştı;
ablam farelerden oldum olası korkardı...
Yıllar yılı bordo kaplı pikap
hiç çalmasa da evimizde,
annem küçük kardeşimi uyuturken
hep o türküyü okudu:
“Çarşambayı sel aldı, bir yâr sevdim el aldı,
keşke sevmez olaydım, elim koynumda kaldı.”
Kardeşim uyur, annem dalıp giderdi;
ben dallarına tırmandığım ağaçlarla ilgili
hikâyeler uydurur,
uydurduğum büyülü masallara
en çok da kendim inanırdım...
Takvim yaprakları
ömür tarlasından sessizce dökülürken,
çocukluğun o sınırsız ve devasa evreni
yavaş yavaş kabuk değiştiriyordu.
Artık ne rüyalar o kadar keskin ve renkliydi
ne de bahçe duvarındaki delikler
arkasında başka kıtalar saklıyordu.
Ablamın kahkahaları
uzaklardaki bir melodiye dönüşmüş,
annemin kollarında uyuttuğu kardeşimin nefesi
başka evlere taşınmıştı.
Zaman, acımasız bir heykeltıraş gibi
yontuyordu bizi;
merakın yerini hayatın telaşı,
masumiyetin yerini ise
göğsümüze bıraktığı o görünmez ağırlık alıyordu.
Yine de
ne zaman gözlerimi kapatsam,
o yeşil ahşap kapının aralığından sızan
nisan güneşi
ruhumun en derin köşesinde
hâlâ sıcacık parıldamaya devam ediyordu.
Küçük sarayımın küçücük penceresinden
kocaman dünyayı, telaşı,
anlamını o zamanlar bilmediğim ihaneti,
yalanı, dolanı film izler gibi izlerdim...
Yıldızları, ayı, güneşi, sevdayı, masumiyeti, sadakati...
Anlamını bilmediğim çok şeyi.
Büyüyünce öğreneceğim,
keşke büyümeseydim de öğrenmeseydim diyeceğim
birçok şeyi izlerdim...
Rüyalarımda John Wayne ile at koşturur,
haydutları kovalardık;
tüm kovboy filmlerinin finalini ben yazardım,
ben oynardım düşlerimde.
Kement atar,
kötüleri yakalar,
kasabayı temizlerdik üçkâğıtçılardan...
Şimdi yıllar yıllar sonra
o güzel günler fotoğraf albümlerini süslerken,
bahçemizdeki güllerin kokusu burnumu sızlatırken,
karadut lekesi hâlâ silinmezken
çocukluk hayallerimden...
Yaradır içimde
o tırmandığım, düştüğüm, ağladığımda sığındığım,
kirazlarından küpe,
cevizlerinden gemiler yaptığım
ağaçların yerlerine yapılmış taştan ruhsuz binaları görmek.
Kovuklarına sırlarımı fısıldadığım ağaçlarım yok artık,
gizemli dünyam, esrarengiz rüyalarım, öykülerim yok.
Büyüdüm evet,
ama dünyam ne kadar da küçüldü.
Oysa o küçük evin küçücük penceresinden baktığımda
çocuk dünyam ne kadar da kocamandı.
Ben büyüdüm,
dünyam küçüldü...
Bugün beton yığınları arasında yürürken
kaldırım taşlarına baktım;
bir zamanlar karadut lekesiyle kirlenmiş parmak uçlarım,
şimdi sadece soğuk duvarlara dokunuyor.
İçimdeki o küçük çocuk,
hâlâ o yeşil bahçenin bir köşesinde,
ismini bilmediği kuşların şarkısını dinlemeye devam ediyor.
Büyüdüm belki,
kasabayı haydutlardan kurtaran
o cesur kovboy da
terk etti düşlerimi,
ama o köhne sarayın hayali kaldı geriye.
Kaybettiğim sadece ağaçlar,
bahçeler veya o eski ev değildi;
aslında kaybettiğim,
dünyayı bir masal gibi görebilme yeteneğimdi.
Ve ben şimdi,
içimde kalan o son yeşil yaprağı avuçlarımda saklayarak,
zamanın akışına
ve büyüyen dünyama sessizce veda ediyorum.
redfer
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 5
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu