Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 1
Bölüm 1: Köprüdeki Adam
Demir korkulukların pası avuç içlerine birer diken gibi batıyordu.
Aşağıda, kurşuni bir karanlığın içinde uğuldayan su; göğün boşalttığı sağanağıyla dövülüyor, girdaplar halinde birbirine çarpıp köpürüyordu. Rüzgâr boğazın açıklarından deli bir uğultuyla esiyor; yağmurun buz kesmiş, iğne gibi sivri damlalarını Kaan’ın yüzüne, şakaklarına, kirpiklerine savuruyordu. Üzerindeki palto suyun ağırlığıyla kurşun bir zırha dönüşmüş, omuzlarına çökerek bedenini o dipsiz karanlığa doğru çekiyordu. Ama Kaan üşümüyordu. Çünkü tenin hissettiği o dondurucu ayazı, içindeki o dipsiz mağaraya sızan soğuğun yanında ancak ılık bir nefes kadardı.
Bir insanın gidişi...
Bunu beden üzerinden anlatmaya kalkanlar hep yanılırdı. Bir elin kopması mıydı bu? Ya da bir bacağın, bir kolun gövdeden kör bir kılıç darbesiyle ayrılması mı? Hayır. Bir uzvunu kaybeden insan acının yerini bilirdi; yarasını görür, kanayan yeri temiz bir sargıyla sarar, eksikliğine alışabilmek için bir bastona, bir proteze, somut bir desteğe sığınırdı. Bu öyle bir şey değildi. Bu acı bulunamaz, yerini başka bir şeyle dolduramayacağın kadar farazi ama günlerini cehenneme çevirecek kadar da gerçekti. Ruhundan devasa bir parçanın sökülüp alınması gibiydi. Hatta gibi demek yalandır. Öyledir. Hayatında en değer verdiğin kişiyi kaybedince geriye kalan sadece sakat bir ruh. Gitmesiyle oluşan bu koca boşluk bir kara delik gibi sürekli seni içine sonsuz bucaksız ve anlamsız bir hiçliğe çeker. Bu boşluktan kurtulmak istersin her gözünü açtığında yeni ve farklı bir şey görmek istersin ama göğsündeki bu boşluk sana izin vermez. Dokunduğun her şey soluklaşır, anlamsızlaşır, çürür ve yok olur. Boşluk seni ellerinden tutar uçarımın kenarına getirir değer verdiğin her şeyi hiçliğe gömdükten sonra sıra sana gelir.
Ellerinden sıkı sıkı tutan bu boşluk sana gülümser ve...
***
Gözlerini açtı.
Tavan beyazdı.
Perdenin aralığından süzülen sokak lambasının donuk sarı ışığı, tavanın sol köşesinde solgun, hareketsiz bir leke bırakmıştı. Ne köprü vardı ortada ne de aşağıdaki o çağıldayan karanlık su. Sadece kendi yatağı, dünden kalan odanın havası ve komodinin üzerindeki küçük çalar saatin o mekanik, tekdüze tik takları.
Beş kırk.
Alarmın çalmasına tam yirmi dakika vardı ama Kaan yatakta tek bir saniye daha geçirmedi. Zihnindeki o köprü korkuluklarının paslı soğukluğu hâlâ avuç içlerinde zonkluyordu. Yatağın sağ tarafına baktı; orası pürüzsüzdü, çarşafta tek bir kırışıklık, tek bir çukur yoktu. Üç yıldır olduğu gibi, orası sadece bir yokluk alanıydı. Doğruldu. Ayakları parkeye bastığında ahşabın soğuğu tabanlarına vurdu. Terlikler yerindeydi; yatağın sol kenarında, burunları duvara dönük iki siyah keçe terlik. Sağ ayak önce girdi, sonra sol. Dairenin havasında nem, eski halının tozu ve dünden kalan acı kahvenin kokusu asılıydı. Başka hiçbir koku yoktu. Bu evde ne bir kadın parfümü ne bir şampuan ne de mutfakta pişen bir yemeğin buğusu vardı. Sadece kuru, eksiksiz, tavizsiz bir yalnızlık.
Banyoya geçti. Lambanın ipini çekti; floresan iki kez sarı sarı titredi, ardından yanık, ince bir vızıltıyla sabitlendi. Musluğu açtı, suyun ısınmasını beklemeden buz gibi suyu avuçlayıp yüzüne çarptı. Çeneden süzülen su damlaları boynuna, atletinin yakasına aktı. Aynaya ancak yüzünü havluyla kuruladıktan sonra baktı. Otuz sekiz yaşında, gözlerinin altında uykusuzluğun koyu halkaları olan bir adam duruyordu karşısında. Kısa, açık kumral saçları alnına düzgünce düşmüştü. Normalde uzaktan bakıldığında kül grisi, donuk bir taş gibi görünen ela gözlerinde, uykunun hemen ardından gelen o sönük gölge vardı. Sakalı iki günlüktü.
Tıraş köpüğünü avucuna sıktı, fırça kullanmadan parmaklarıyla çenesine, yanaklarına yaydı. Mentolün keskin, dondurucu kokusu genzini açtı, başının ön tarafına ince bir serinlik bıraktı. Hakiki çelik usturayı eline aldı; çeneden boyuna, yukarıdan aşağıya, yılların getirdiği o mekanik, pürüzsüz alışkanlıkla çekti. Usturanın deriden geçerken çıkardığı o kuru, ince hışırtıyı dinledi. Bu ses onu sakinleştiriyordu; çünkü bu ses kuralların, düzenin, insanın kendi sınırlarını korumasının sesiydi. Tıraş bittiğinde yüzünü soğuk suyla yıkadı, şap taşını gezdirdi, havluyu yerine astı.
Mutfağa geçtiğinde dışarıda hava yeni yeni ağarıyordu; camlar kasım ayazının mavi sisiyle örtülmüştü. Işığı açmadı. Cezveye iki tam kaşık kahve koydu, ne eksik ne fazla. Ocağın mavi alevini yaktı. Şeker koymadı; şekerin kahveyi yumuşattığını bilirdi, hayatında hiçbir şeyin yumuşamasını istemiyordu. Kahvenin o koyu, acı, kavrulmuş kokusu mutfağın duvarlarına sindi. İki dilim bayat ekmek çıkardı, ısıtmadı bile. Yanına iki ince dilim beyaz peynir, üç siyah zeytin koydu. Tabak her sabahki gibi mavi çizgili, kenarı hafif çatlak o porselendi. Masaya oturdu, çiğnedi, yuttu. Ağzındaki peynirin tuzu ve kahvenin yanık acılığı günün tek tartışmasız gerçeğiydi.
Aşağı kattan bir kapı sesi geldi; üçüncü kattaki emekli bey sabah ekmeğine çıkıyordu. Merdivenlerden inen o ağır, sürüklenen adımları dinledi. Kaan onunla altı yıldır aynı apartmanda oturuyordu; selamları sadece baş hareketiyle sınırlıydı. Adam bir keresinde onu çay içmeye çağırmıştı, Kaan işi olduğunu söyleyerek geri çevirmişti. İşi yoktu; sadece sorulacak sorulardan, geçmişe dair açılabilecek kapılardan kaçıyordu.
Mutfaktan çıkmadan önce tabağını ve bardağını yıkadı, süzgece dizdi. Geride tek bir kırıntı, tek bir damla bırakmadı.
Yatak odasındaki dolabı açtı. Askıda yan yana dizilmiş yedi gömlek: gri, lacivert, beyaz, gri, lacivert, beyaz, siyah. Pazar günü milimetrik bir nizamla ütülenmişti. Bugün yeni bir işin, yeni bir salonun ilk günüydü ama Kaan için ilk günlerin özel bir rengi yoktu. Sıradaki gri gömleği aldı. Kolunu geçirdi, sedef düğmeleri aşağıdan yukarıya tek tek ilikledi. Son düğmeyi ilikleyip yakayı düzeltirken parmak uçları boynundaki o tanıdık nabza değdi. Kömür rengi kumaş pantolonunu giydi, siyah deri kemerini sıktı.
Kapının yanındaki deri kuaför çantasını açtı. Son bir kontrol: Üç farklı boyda kesim makası, karbon taraklar, usturalar, klipsler, sprey, siyah iş önlüğü. Bir de en dipte, ahşap sapı avuç terinden aşınmış eski bir makas... Kaan onu artık kullanmıyordu ama onsuz da hiçbir yere gitmiyordu. Çantanın fermuarını çekti; dişlilerin birbirine kenetlenirken çıkardığı ses, evin sessizliğinde uzun bir yankı bıraktı.
Anahtarı kilide soktu, iki kez çevirdi. Kapı kolunu bir kez aşağı çekti; kilit sağlamdı. İkinci kez çekmedi; bunu yıllar önce kendine koyduğu katı sınırlardan biri olarak yasaklamıştı.
Sokağa çıktığında sabahın yedisiydi. Fırının önündeki dumanlı ekmek kuyruğu, çöp bidonunun üzerinde büzülmüş tekir kedi, rüzgârın kaldırımda sürüklediği ıslak çınar yaprakları... Kaan paltosunun yakasını kaldırdı, ellerini ceplerine soktu. Duraktaki ıslak banka oturmadı; ayakta, dimdik bekledi.
Otobüs geldiğinde cam kenarına oturdu. Buğulu camı silmedi. Dışarıda binalar, kepenkleri yarım açılmış bakkallar, eczaneler sırayla geriye doğru aktı. Ceyda’nın iki gün önceki telefonunu düşündü. Yıllar sonra gelen o tiz, neşeli, yapmacık ses: *"Kaan’cığım, duydum ki boştasın. Benim salon küçük ama kendi yerim. Kadın kuaföründe senin gibi bir ustaya çok ihtiyacım var..."* Kaan o teklifi bir hevesle değil; kira, faturalar ve evdeki o ölümcül sessizliği bir nebze olsun bastırabilmek için kabul etmişti. Ceyda’yı kuaförlük okulundan tanırdı; her zaman tatlı dilli, herkesin arkasından iş çeviren, her şeyi kendi çıkarına göre tartan o kadın... Kaan onun bu yapısına güvenmezdi ama bir iş bir işti.
Otobüsten indiğinde nemli ara sokakta yürümeye başladı. Sokak dardı; balkonlardan sarkan solgun sardunyalar, pencerelerden sızan yağda yumurta kokusu... Birkaç adım sonra o tabelayı gördü: Pembe ve beyaz harflerle yazılmış, hafif yana eğri tabela: "Ceyda Güzellik & Saç Tasarım". Vitrinde dört manken başı sıralanmıştı; birinin peruğu yana kaymıştı.
Kaan kapıyı itti. Üzerindeki küçük metal çan incecik bir sesle çaldı.
İçeriye adım attığı anda beş altı koku bir anda genzine hücum etti: Saç boyasının amonyaklı keskinliği, sıcak fön makinelerinin yaydığı yanık keratin kokusu, ucuz bir lavanta oda spreyi ve tüm bunların üzerine boca edilmiş ağır, yapışkan bir vanilya.
"Kaan’cığım!"
Ceyda arka koridordan fırladı; topukları gri fayanslarda tıkır tıkır sesler çıkarıyordu. Kırkına yaklaşan yaşını gizlemek için kalın bir makyaj yapmıştı; koyu bakır saçları dalga dalga omzuna dökülmüş, dudaklarına parlak kırmızı bir ruj sürülmüştü. Kollarını iki yana açıp Kaan’a doğru atıldı. Kaan’ın omuzlarına sarıldığında o ağır vanilya kokusu Kaan’ın bütün soluğunu kesti. Kaan kollarını iki yanında bıraktı; sadece nezaketen bir elini kadının sırtına değdirip hemen geri çekti. Üç saniye sürdü bu temas. Kaan bu üç saniyenin her anını saydı.
"Hoş geldin, hoş geldin canım!" dedi Ceyda, gözlerini Kaan’ın yüzünde hayranlıkla gezdirerek. "Bakıyorum hiç değişmemişsin, yine aynı heykel gibi yüz, aynı ciddiyet... Gel, gel sana yerini göstereyim."
Kaan salonu gözleriyle hızla taradı. Üç siyah deri koltuk; birinin kolçağındaki yırtık siyah elektrik bandıyla yapıştırılmıştı. Karşılarında üç boy aynası. Birinci tezgâhta taraklar dağınıktı, ikincisi boştu, üçüncüsü pencerenin hemen yanındaydı. Bekleme köşesindeki bordo kadife kanepenin önünde duran cam sehpada eski magazin dergileri ve dibinde kurumuş kahve halkası kalmış porselen bir fincan vardı.
"Üçüncü koltuk senin," dedi Ceyda, parmağıyla pencere kenarını işaret ederek. "Işığı çok iyi alır. Sen ışığı seversin, hatırlıyorum."
"Pencere kenarı iyi," dedi Kaan düz bir sesle. Çantasını tezgâhın altına bıraktı. Cebinden beyaz mendilini çıkardı; tezgâhın mermerini, üzerindeki ince toz tabakasını tek bir iz kalmayacak biçimde baştan sona sildi. Ceyda kollarını göğsünde kavuşturup onu izliyordu; dudaklarında alaycı ama etkilenmiş bir kıvrım vardı.
Kaan aletlerini dizmeye başladı: Makaslar soldan sağa, büyükten küçüğe. Karbon taraklar hemen altına. Usturalar kılıfında, sağ üst köşeye. Her alet yerine oturduğunda, salonun o kaotik karmaşasından kendini soyutlayıp kendi güvenli alanını kurmuş oldu.
"Şimdi," dedi Ceyda ellerini birbirine vurarak. "Seni salonun diğer yarısıyla tanıştırayım. Gül! Gül, gelsene canım bir dakika!"
Koridorun sonundaki üzerinde "Epilasyon & Masaj" yazan beyaz kapı açıldı.
Dışarı bir kadın çıktı.
Orta boyluydu. Omuz hizasındaki saçları aceleyle plastik siyah bir mandal tokayla ensesinde toplanmıştı; saçları ucuz sarı bir boyayla açılmıştı ve köklerinde iki parmak kalınlığında kendi doğal siyah saç dipleri görünüyordu. Üzerinde temiz, beyaz bir önlük vardı; kolları dirseklerine kadar sıvanmıştı. Elinde mavi lateks eldivenler, diğer elinde ise temiz bir havlu tutuyordu. Yüzünde tek bir damla makyaj yoktu; teni pürüzsüzdü, yanaklarında sabah ayazının hafif pembeliği ve burnunun üzerine dağılmış ince çiller vardı. Koyu kahverengi gözlerinde ise kimseden bir şey beklemeyen, geri adım atmayan, dimdik bir yorgunluk okunuyordu.
Salonun içine bir anda derin bir sessizlik çöktü.
"Gül, bu Kaan," dedi Ceyda, sesi salonun duvarlarında çınladı. "Yeni ustamız. Hani bahsetmiştim ya."
Gül başını çok hafif eğdi. Gözleri Kaan’ın gri gömleğine, kusursuz dizilmiş makaslarına, ardından Kaan’ın kül grisi gözlerine değdi. "Merhaba."
"Merhaba," dedi Kaan.
Ne Kaan elini uzattı ne de Gül. İkisi de bu mesafenin korunmasından sessiz bir memnuniyet duydu.
Gül’ün üzerinden taze sabun, antiseptik ve hafif bir ağda reçinesi kokusu geliyordu. Kaan kadının ellerine baktı; tırnakları kısa kesilmişti, parmak boğumları çalışmaktan hafifçe kızarmıştı. Bu ellerin bir işi bildiğini, tıpkı kendi elleri gibi hayatın yükünü taşımaktan nasır tuttuğunu hemen anladı. Ama bunu belli edecek tek bir mimik bile yapmadı.
"Kaan Bey kadın saçında bir numaradır," dedi Ceyda, aralarındaki bu soğuk havayı dağıtmak istercesine gülerek. "Çok iyi anlaşacaksınız eminim."
"Kaan Bey kendi bildiği gibi çalışır herhalde," dedi Gül, sesi tok ve netti. "Bir şeye ihtiyacı olursa söyler."
"Tezgâhıma dokunulmasın yeter," dedi Kaan, sesi mermer kadar sertti.
Gül’ün kaşı hafifçe kalktı. Gözlerindeki o dik başlı ifade bir an parıldadı. "Benim odama da girilmez. Eşyalarıma da dokunulmaz."
"Anlaştık."
"Anlaştık."
Gül arkasını döndü, odasına doğru yürüdü. Terliklerinin fayansa vuran hafif, kararlı sesleri koridorda uzaklaştı ve kapı kapandı. Menteşenin ince gıcırtısı salonun boşluğunda asılı kaldı.
Ceyda derin bir nefes verip güldü. "Gül biraz böyledir... Dik kafalıdır. Hayatı zor geçmiş, tek başına kız büyütüyor. Kimseye eyvallahı yoktur. Ama sen de öylesin Kaan’cığım, iki buz kütlesi yan yana geldiniz."
Kaan cevap vermedi. Mendilini cebine koydu.
Aynadaki yansımasına baktı. Karşısında donuk, kül rengi gözleriyle kendisine bakan o yabancıyı gördü. Gül’ün o omuzlarındaki ucuz boyalı sarı saçlar, köklerindeki siyahlıklar ve o eğilmeyen sırtı zihninde bir anlığına belirdi. Hiçbir çekim hissetmemişti; hiçbir merak duymamıştı. Kadın soğuktu, kendisi ise çoktan donmuştu.
İlk müşterinin ayak sesleri duyulduğunda Kaan siyah pelerini eline aldı. Gün, bu yabancı salonda, iki ayrı duvarın ardında başlamıştı.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu