Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
08.11.2026 · 18 · 0 · Tahmini 10 dk okuma
PDF olarak indir

“Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 6” yazısını çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 6

Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 6

Bölüm 6: Kaan'ın Sırları

Evin içinde önce bir koku vardı; hastane koridorlarından kıyafetlerine sinen o kuru dezenfektan kokusu, aylarca mutfak tezgâhından eksilmeyen kaynamış ıhlamur ve kadının dökülen saçlarını lavabodan toplamaktan aşınmış beyaz lastik eldivenlerin o yapışkan kokusu.

Üç yıl öncesiydi ama Kaan için zaman, o evin anahtarını pirinç kilitte çevirdiği o uğursuz saniyede donup kalmıştı.

Karısının beyin tümörü ameliyatından sonraki dördüncü aydı. Kaan o dört koca ay boyunca neredeyse hiç uyumamıştı. Gündüzleri kadın kuaföründe fön makinelerinin uğultusu, boya kokuları arasında müşterilerin saçlarını keserken parmakları titremesin diye iki kat koyu, şekersiz kahve içerdi. Akşamları ise hastane masraflarını, özel ameliyat ücretlerini ve kemoterapi ilaçlarını karşılayabilmek için önce arabasını satmış, ardından şehrin işlek caddesindeki o ortak olduğu dükkânın hisselerini yok pahasına devretmişti. İmzaları atarken elleri titremiyordu; çünkü tek bir inancı vardı: İnsan sevdiği kadının canı için her şeyini verirdi.

Karısı Aylin kusarken gecenin üçünde sırtını sıvazlayan, sabaha karşı yatağın kenarına ilişip kadının buz kesmiş ayaklarını kendi avuçlarında dakikalarca ısıtan oydu. Aylin’in başında, o ameliyat yarasının hemen kenarında yeniden incecik, sarı bebek tüyleri gibi saçlar çıkmaya başladığında Kaan banyonun soğuk fayanslarına oturmuş, başını dizlerine gömüp hıçkırıklarını içine akıtarak şükretmişti. Kadın kurtulmuştu. Kaan ise beş parasız kalmıştı; bankadaki birikimleri, gençliği, uykuları, geleceğe dair bütün planları o hastane faturalarında eriyip gitmişti. Ama sevdiği kadın nefes alıyordu ya, gerisinin hiçbir önemi yoktu.

O salı günü öğleden sonra eve erken gitmişti. Aylin’in canı günlerdir fırın sütlaç çekiyordu; mahallenin en eski tatlıcısından iki kâse almış, plastik poşeti parmaklarına dolamıştı. Anahtarı kilide soktuğunda apartman boşluğunda yankılanan o kuru "tık" sesini dün gibi hatırlıyordu.

İçeri girdiğinde antrede alışılmadık bir sessizlik vardı. Ve sonra gözü yere, ayakkabılığın hemen önüne kaydı.

Orada, parkenin üzerinde bir çift yabancı erkek ayakkabısı duruyordu. Çamurlu, burnu hafif aşınmış, kahverengi deri ayakkabılar. Kaan o ayakkabıları çok iyi tanıyordu. Çocukluktan beri birlikte büyüdüğü, her derdini anlattığı, hastane borçlarını kapatabilmek için kefil olsun diye kapısına gidip yalvardığı en yakın arkadaşı Murat’ın ayakkabılarıydı.

Kaan önce anlayamadı. Zihni, gözlerinin sunduğu gerçeği kabullenmeyi reddetti. "Murat mı geldi acaba, bir şeye mi yardım ediyor?" diye düşündü; insanın kendini kandırma refleksi ne kadar da acınasıydı. İki adım attı. Koridorun parkeleri çıtırdamadı bile. Yatak odasının kapısı iki parmak aralıkta açıktı.

Ve içeriden o ses geldi.

Bir fısıltı... Ardından alçak, arsız bir kıkırdama.

Aylin’in sesiydi bu. Aylarca acıyla inleyen, ağrı kesiciler için yalvaran o ses, şimdi yatağın içinde cilveli bir neşeyle kıvrılıyordu. Ardından Murat’ın o boğuk, alaycı fısıltısı duyuldu: "Kaan akşama kadar dükkândan çıkamaz, işi başından aşkın enayinin..."

Kaan kapının eşiğinde taşa döndü.

Elindeki poşet parmaklarından kayıp yere düştü. Plastik kaplar parkeye çarptı; fırın sütlaç parçalandı, soğuk, beyaz, kıvamlı bir leke halinde zemine yayıldı. Kaan aralıktan içeri baktığında gördüğü manzara, göğsüne paslı bir hançer gibi saplandı. Günlerce baş ucunda ağladığı, yaşasın diye hayatını bir kalemde yaktığı karısı; Murat’ın çıplak göğsüne yaslanmış, parmaklarını adamın saçlarında gezdiriyordu.

O an ne bir çığlık koptu ne de bir kavga oldu. Kaan bağıramadı. Sesi boğazında düğümlenmiş bir kemik gibi tıkandı. İhanet, insanın göğsünü bir yangınla değil; mutlak, sağır edici bir ayazla dolduruyordu. Kadının gözlerindeki o ani, suçlu dehşet... Murat’ın telaşla yataktan fırlayıp pantolonunu çekerken kekelediği yalanlar... Kaan hiçbirini dinlemedi. Tek bir kelime bile etmedi. Sadece baktı; kendi elleriyle ölümün eşiğinden çekip aldığı bir insanın, o elleri nasıl çiğneyip bir kenara fırlattığına baktı. Kapıyı arkasından sessizce çekti, merdivenlerden indi ve bir daha o eve asla dönmedi.

İşte Kaan’ın ruhu o gün sakat kalmıştı. Kanadı kırılmış, bir daha asla göğe bakamayacak yaralı bir kuş gibiydi. Kimseye güvenemezdi. Bir kadına kalbini açmak, savunmasız kalmak, elindeki son kalkanı da yere bırakıp o paslı hançerin bir kez daha ciğerine saplanmasını beklemek demekti. O günden sonra etrafına kalın duvarlar örmüş, kurallar koymuş, gri gömleklerin ardına saklanmıştı. Çünkü savunmasız kalmaktan ölesiye korkuyordu.

***

"Çok güzelsin Gül..."

Kendi dudaklarından dökülen o cümlenin yankısı salondaki boy aynalarında çınladı.

Kaan bir anda irkildi. Zaman, o üç yıl önceki karanlık koridordan bugüne doğru bir şimşek gibi aktı. Aynadaki kadına baktı: Yeni kesilmiş sarı saçlarıyla ışıl ışıl parlayan, gözlerinde o duru kadınlığı taşıyan Gül’e... Kendi ellerine baktı: Kadının çıplak ensesine, omuzlarına şefkatle dokunan ellerine...

Kaan sanki kızgın bir kömüre dokunmuş gibi ellerini bir anda geri çekti.

Göz bebekleri korkuyla büyüdü. Göğsündeki o eski yara, parkeye dökülen o soğuk sütlaç lekesi gibi zonklamaya başladı. Zihninde o zehirli çanlar çalmaya başladı: *Ne yapıyorsun sen? Yine mi kanacaksın? Yine mi bir kadının gözlerindeki o ışığa teslim olacaksın? Yine her şeyini vereceksin ve yine arkandan vurulacaksın!*

Gül aynada Kaan’ın aniden değişen yüzünü gördü. Az önce o gri gözlerde yanan o sıcacık, büyüleyici hayranlık bir saniyede yok olmuş; yerini karanlık, taşlaşmış bir soğukluğa bırakmıştı. Gül afalladı, nefesi tıkandı. "Kaan?"

Kaan cevap vermedi. Elindeki Japon çeliği makası ve karbon tarağı tezgâhın mermerine sertçe fırlattı. Metalin taşa çarpmasıyla salonda kuru, kulak tırmalayıcı bir çınlama koptu. Yerdeki kesik sarı saç tutamlarına baktı; yüzünde az önceki o büyüden eser kalmamış, derin bir pişmanlık ve yabancılık belirmişti.

"Bitti," dedi Kaan. Sesi o kadar mesafeli, o kadar uzaktı ki, Gül az önce saçlarını okşayan adamın bu olduğuna inanamadı. "Fırçayı al, yerleri süpür. Çıkıyorum ben."

Gül koltukta kaskatı kaldı. Boynundaki saten pelerin hâlâ takılıydı. Kaan arkasını döndü, Gül’ün yüzüne bir saniye bile bakmadan montunu askılıktan kaptı ve kapıya yürüdü. Metal çan sertçe çaldı ve Kaan sokağın karanlığına karıştı.

***

Ertesi sabah, salona giren hava dünkü ayazdan bile daha keskindi.

Kaan erkenden gelmişti. Tezgâhını iki kez dezenfekte etmiş, havluları milimetrik hizalamış, aletlerini kılıflarına sokmuştu. Gri gömleğinin yakası boğazını bir tasma gibi sıkıyordu ama düğmesini açmadı. Kontrolü kaybetmemeliydi. Duvarlarını sağlam tutmalıydı.

Gül kapıdan girdiğinde saat sekiz buçuktu.

Yeni kesilmiş saçları çene çizgisine öyle zarif dökülüyordu ki, sabah evden çıkarken aynada kendine belki de yıllar sonra ilk kez hafif bir tebessümle bakmıştı. İçine bir heves düşmüştü; nihayet bir kadın gibi hissedebilmenin, bir erkeğin gözünde değerli olabilmenin o kırılgan hevesi... Ama salona adım attığı anda Kaan’ın o taşlaşmış sırtını gördü.

Kaan başını bile kaldırmadı. Tezgâhındaki aynayı silmeye devam etti. Ne bir "günaydın" dedi ne de yüzüne baktı. Sanki dünkü o koltukta saatlerce onun saçlarına dokunan, "Çok güzelsin" diyen adam o değilmiş gibi, Gül’ü tamamen yok saydı.

Gül’ün göğsündeki o heves, bir anda boğazına düğümlenen zehirli bir utanca dönüştü. Çenesi kilitlendi. Başını dik tutarak odasına geçti. O sabahtan itibaren ikisi arasındaki o on iki adımlık koridor, aşılamaz bir uçuruma dönüştü.

Saat ona doğru kapı bir fırtına gibi açıldı.

İçeri giren Ceyda tanınmaz haldeydi. Koyu bakır saçları darmadağındı; üzerindeki kürk paltonun düğmeleri yanlış iliklenmişti. Dudaklarındaki mat kırmızı ruj dağılmış, gözlerindeki rimel yanaklarına doğru simsiyah çizgiler halinde akmıştı. Burnunu çeke çeke, topuklarını fayansa vura vura içeri daldı ve çantasını bekleme koltuğuna fırlattı.

"Bitti..." diye feryat etti Ceyda, sesi histerik bir çığlık gibiydi. "Beni terk etti Kaan! O aşağılık, o pislik herif beni terk etti!"

Kaan elindeki fön fırçasını bırakmadı. Koltuktaki müşterinin saçını taramaya devam etti. Aynadan Ceyda’nın o ağlamaklı, dağılmış yüzüne baktı; gözlerinde en ufak bir şefkat ya da endişe kırıntısı belirmedi. "Müşteri var salonda Ceyda. Sesini alçalt."

Ceyda onun bu buz gibi uyarısını umursamadı bile. Hıçkırıklarla Kaan’ın tezgâhına koştu. İki eliyle Kaan’ın koluna yapıştı, tırnaklarını kumaşın üzerinden adamın etine batırdı. "Kaan, ne olur bir şey söyle! Aklımı kaçıracağım yemin ederim! Bütün paramı aldı, başka bir kadınla çekip gitti... Ben şimdi ne yapacağım? Kaan, bana yardım et, beni yalnız bırakma!"

Ağlayarak başını Kaan’ın omzuna yaslamaya, adamın göğsüne sığınmaya çalıştı. O boğucu, terli vanilya kokusu ve akmış makyajın kimyasal kokusu Kaan’ın genzini yaktı.

Kaan gövdesini sertçe geriye çekti. Ceyda’nın yapışkan ellerini kolundan tek tek, büyük bir tiksintiyle ayırdı. "Çekil Ceyda. Senin bu ilişkilerin, bu bataklığın beni ilgilendirmez. Git arka odada ağla, müşterileri rahatsız etme."

Ceyda şaşkınlıkla gözlerini açtı; rimelli gözyaşları çenesinden damlıyordu. "Kaan... Sen nasıl bu kadar taş kalpli bir adam oldun? Hiç mi için sızlamıyor benim için?"

"Sızlamıyor," dedi Kaan, sesi mermer kadar soğuktu. "Kendi hayatının enkazını başkalarının sırtına yüklemeyi bırak artık."

O sırada Gül odasının kapısında belirdi. Elinde bir bardak ılık su vardı. Ceyda’nın bu perişan halini görünce içindeki o eski hemşirelik refleksi devreye girmişti; ne olursa olsun yıkılmış bir insana kayıtsız kalamazdı. "Ceyda, sakin ol. Gel otur şöyle, bir yudum su iç," dedi yumuşak bir sesle.

Ceyda başını hızla Gül’e çevirdi. Sonra Gül’ün o kusursuz, yüzünün bütün asaletini ortaya çıkaran yeni saçlarına baktı. Ceyda’nın ağlayan yüzündeki o keder, bir saniye içinde kıskanç, zehirli bir nefrete dönüştü.

"Sen sus be!" diye bağırdı Gül’e. "Bana acıma sen! Saçını başını yaptırmış bir de, bana merhamet gösteriyor... Sen kimsin de bana akıl veriyorsun be kadın?"

Gül elindeki su bardağıyla öylece kalakaldı. Yüzü kireç gibi bembeyaz oldu.

Kaan’ın şakaklarında bir damar zonklamaya başladı. Bir yanda Ceyda’nın çığlıkları, diğer yanda Gül’ün o yaralı, gururlu sessizliği... Ve Gül’ün o saçlarına her baktığında, dünkü o büyülenme ve ardından gelen o ezici suçluluk duygusu Kaan’ın ciğerlerini sıkıyordu. İçerideki vanilya kokusu, gözyaşları, boya kokusu... Kaan nefes alamıyordu. Kalbi düzensizce çarpıyor, sırtından aşağı soğuk bir ter boşanıyordu. Çocuk gibi hastalanmaktan, kontrolünü yitirmekten ölesiye nefret eden o adam, şimdi hem bedeninin hem ruhunun çöküşüyle köşeye sıkışmıştı.

"Kaan Bey?" dedi koltuktaki müşteri tedirginlikle. "İyi misiniz? Yüzünüz bembeyaz oldu."

Kaan makası tezgâha bıraktı. Parmakları zangır zangır titriyordu. "Özür dilerim," dedi müşteriye, sesi boğuk ve hırıltılı çıktı. "Devam edemeyeceğim. Kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Ateşim var."

Ceyda’ya dönüp bakmadı bile. Önlüğünü boynundan tek hamlede çekip kopardı, tezgâhın üzerine fırlattı. Paltosunu askılıktan kaptığı gibi kapıya yöneldi. Çan gürültüyle çaldı ve Kaan sokağın ayazına fırladı.

Dışarıdaki soğuk rüzgâr yüzüne bir tokat gibi çarptığında ciğerleri sızladı. Adımlarını hızlandırdı. Kaçıyordu. Salondan, Ceyda’nın sahte dramından, ama en çok da Gül’ün o aynadaki bakışından kaçıyordu.

"Kaan!"

Arkadan gelen sesi duydu. Tanıdık, kararlı ve nefes nefese bir ses.

Sokağın köşesinde, kırık sokak lambasının altında duraksadı. Döndü.

Gül geliyordu. Üzerine montunu bile almamıştı; sadece o siyah ince kazağıyla, kasım ayazının ortasında ona doğru koşuyordu. Yeni saçları rüzgârda yüzüne yapışıyordu.

Kaan’ın önünde durduğunda Gül’ün göğsü hızla inip kalkıyordu. Soğuktan yanakları kızarmış, çilleri belirginleşmişti.

"Nereye gidiyorsun?" dedi Gül, sesi hem öfke hem de derin bir endişeyle titriyordu. "Neyin var senin? Sabahtan beri tek kelime etmiyorsun. Şimdi de dükkânı bırakıp kaçıyorsun!"

Kaan gözlerini kadının yüzünden kaçırdı. Gül’ün bu hali, bu montsuz arkasından fırlayışı, onun için endişelenişi... Bunların hepsi Kaan için ölümcül bir tuzaktı. Gül ona böyle baktıkça, Kaan o üç yıl önceki sütlaç lekesinin üzerine bir kez daha düşecekti.

"Üşüteceksin," dedi Kaan, sesini olabildiğince duygusuz tutmaya çalışarak. "İçeri gir."

"Bana emir verme Kaan!" Gül bir adım daha yaklaştı. Gözlerinde dün akşamki o ışığın yerini yakan bir hesap sorma ateşi almıştı. "Dün akşam o koltukta ne oldu? Bana öyle baktın, öyle konuştun... Sonra bir anda bir düşmanmışım gibi arkana bakmadan kaçtın. Sabahtan beri bana bir yabancı gibi davranıyorsun. Neden? Ben sana ne yaptım?"

Kaan’ın boğazında kelimeler düğümlendi. *Sen bana hiçbir şey yapmadın,* diye haykırmak istedi içi. *Ben korkuyorum Gül. Seni sevmekten, sana inanmaktan, bir gün senin de beni o odada tek başıma bırakmandan ölesiye korkuyorum.*

Ama bunları söyleyemezdi. Sırlarını açığa vurmak, zırhını indirmek demekti. Ve Kaan bunu yapamayacak kadar yaralıydı.

Çenesini sıktı. Gri gözlerini bir buz tabakası gibi Gül’ün gözlerine dikti.

"Dün akşam hiçbir şey olmadı Gül," dedi Kaan. Her kelimeyi tane tane, zehirli bir kurşun gibi bıraktı sokağın ortasına. "Ben sadece işimi yaptım. Saçların berbattı, yamuk kesmiştin. Düzelttim. Hepsi bu."

Gül yüzüne sert bir tokat yemiş gibi sarsıldı. Gözleri büyüdü, dudakları titredi. "Yalan söylüyorsun... O aynadaki bakışın, o sözlerin... Onlar sadece iş değildi Kaan! Sen bana bir kadın gibi baktın!"

Kaan kalbinin paramparça olduğunu hissetti ama geri adım atmadı. Hayatta kalmasının tek yolu bu kadını kendinden uzaklaştırmaktı.

"Sen kendin söyledin Gül," dedi Kaan, sesi bir ustura kadar keskindi. "Yağmurlu gecede, bu sokağın ortasında sen söyledin. 'Aramızda hiçbir şey yok, biz sadece iş arkadaşıyız' diyen sendin. Şimdi ne bekliyorsun benden?"

Gül tek kelime edemedi. Sözler boğazına tıkandı; yağmurlu gecede kendi diktiği o dikenler, şimdi dönüp kendi göğsüne saplanmıştı. Gözlerindeki o son umut ışığı da söndü, yerini derin, sessiz bir gurur yarasına bıraktı.

Kaan arkasını döndü. Titreyen ellerini paltosunun ceplerine soktu ve Gül’ün arkasında tek bir kelime bile etmesine izin vermeden, sokağın ayazında uzaklaşmaya başladı.


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 6

Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 6

SemihaAkıncı SemihaAkıncı