Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 5
Bölüm 5: En Güzel Gül Fırtına Sonrası Açılır
Yağmurlu gecenin ardından gelen sabah, salona keskin bir ayazla girdi.
Kaan kapıyı anahtarla açtığında hava henüz tam aydınlanmamıştı. Camların üzerinde dünden kalan yağmur damlaları ince, donuk çizgiler halinde kurumuştu. İçeri girdiğinde dün gece sırılsıklam olmuş ve gece boyu kalorifer peteğinin üstünde kurumuş lacivert paltosunun o nemli, ağır yün kokusunu duydu. Paltosunu askılığa astı, tezgâhına geçti. Her şey önceki gün bıraktığı yerdeydi; paslanmaz çelik aletler, beyaz mikrofiber bezler, boy aynaları... Ama içerideki havanın rengi değişmişti. Sessizlik artık insanı sakinleştiren bir sığınak değil, teni jilet gibi kesen ince bir buz tabakasıydı.
Gül kapıdan girdiğinde saat sekiz buçuktu. Üzerinde yine o eski koyu yeşil mont vardı; fermuarı boğazına kadar çekiliydi. Eşikte durdu, Kaan’a doğru başını çok hafifçe kaldırdı. Gözlerinde ne pazar günkü o rüzgârlı balkonun duruluğu vardı ne de o dondurma külahını tutarken beliren çocuksu tebessüm. Yalnızca profesyonel bir mecburiyetle çizilmiş, buzdan bir sınır vardı.
"Günaydın," dedi Gül. Sesi cam kırığı gibi pürüzsüz, duygusuz ve soğuktu.
"Günaydın," dedi Kaan. Sesi aynı ağırlıkla karşılık verdi.
İki kelime, aralarındaki o dar koridor boşluğuna düştü ve orada erimeden, kaskatı kaldı. Ne bir eksik, ne bir fazla.
Gün boyunca o mesafe milim oynamadı. Kaan müşterilerini alırken makasını her zamanki kusursuz titizliğiyle çalıştırdı; fön makinesinin sıcak rüzgârı, saç spreylerinin kimyasal serpintisi salonu doldurdu. Ama zihni elinin altında değildi. Gül ise koridordaki odasından neredeyse hiç çıkmadı. Arada bir sedye örtüsü değiştirmek ya da çöp boşaltmak için salona adım attığında, Kaan’ın tezgâhına doğru göz ucuyla bile bakmadı. Kendi etrafına ördüğü o kadim, dikenli surları yeniden dikmişti; ama bu kez surlar daha yüksek, daha sağırdı.
Kaan onun içindeki fırtınayı her hareketinden okuyordu. Gül’ün ensesindeki plastik mandal toka bu sabah aceleyle, gevşek takılmıştı. Omuz hizasındaki ucuz sarı boyalı saçlar gün boyu dökülüyor, kırılmış, çatallanmış, tiftik gibi olmuş uçlar kadının şakaklarına, boynuna, alnına yapışıyordu. Gül her yarım saatte bir eliyle saçlarını hırsla geriye itiyor, plastik mandalı çıkarıp saçını daha sert, canını yakacak bir öfkeyle yeniden topluyordu. Yüzündeki çiller solmuş, dudakları gerginlikten incelmişti. O saçlar ona bir düşman gibi geliyordu; tıpkı sırtındaki diğer bütün yükler gibi. Başkalarının bedenindeki ağrıları, düğümleri sabırla çözen o şefkatli eller, kendi başındaki ağırlığı taşıyamaz hale gelmişti. Kızı Ayşe için harcadığı her kuruşa karşılık kendine esirgediği o küçücük bakım, şimdi başında yıpranmış, bakımsız bir çaresizlik yığını olarak duruyordu.
Ceyda ise salonda neredeyse hiç bulunmadı. Dünkü rezilliğin, Kaan’ın o tokat gibi cevabının ardından salona geç gelmiş, Kaan’ın yüzüne bakmaya cesaret edememişti. "Banka işleri var, muhasebeye gideceğim" diyerek öğleden sonra telaşla çıkıp gitmişti. Giderken salona bıraktığı tek şey, tezgâhlara ve koltuklara sinmiş o boğucu vanilya kokusu olmuştu.
Saat beşi geçtiğinde salondaki son müşteri de pardösüsünü giyip kapıdan çıktı. Dışarıda kasım alacakaranlığı çökmüştü; sokak lambaları ıslak asfaltın üzerinde solgun sarı halkalar halinde yanıyordu.
Salona derin, kımıltısız bir sessizlik çöktü. Sadece dışarıdaki rüzgârın havalandırma borusundan içeri sızan hafif uğultusu duyuluyordu.
Kaan tezgâhının başında günün son temizliğini yapıyordu. Fırçaların kıllarını tarıyor, dezenfektan bezini mermer yüzeyde dairesel hareketlerle gezdiriyordu. Tam o sırada arkadaki ikinci tezgâhın aynasından bir kıpırtı yakaladı.
Gül, odasından çıkmıştı. Üzerindeki beyaz önlüğü çıkarmış, siyah kazağı ve koyu renk pantolonuyla kalmıştı. İkinci tezgâhın boy aynasının tam karşısına geçmişti. Yüzünde bıkkın, tükenmiş, kendi canını yakmak isteyen karanlık bir öfke vardı. Ensesindeki plastik tokayı hırsla çekti, tokayı tezgâhın mermerine fırlattı. Toka mermerde sekip yere düştü.
Gül’ün saçları omuzlarına döküldü; uçları tiftiklenmiş, cansız, dipleri iki parmak kalınlığında simsiyah, boyalı kısımları çiğ bir sarıya dönmüş teller kadının yanaklarını gölgeledi. Aynadaki aksine öyle bir nefretle, öyle bir çaresizlikle baktı ki, Kaan’ın elindeki bez havada donakaldı.
Gül çekmeceden alelacele metal bir kâğıt makası çıkardı. Sıradan, kırtasiye işi, küt uçlu, kaba bir makas.
Gül sol eliyle saçının önünden kalın, düzensiz bir tutam kavradı. Çenesinin hizasında sıktı. Kâğıt makasını tutama dayadı ve hiç düşünmeden, gözünü bile kırpmadan hırsla kesti. Makasın küt bıçakları saç tellerini düzgünce kesmedi; ezerek, kopararak, kıtır kıtır bir ses çıkararak parçaladı. Çıkan o kuru, gıcırtılı ses boş salonda bir çığlık gibi yankılandı. Gül tutamı bıraktı. Saçın ucu merdiven basamağı gibi yamuk, paramparça bir halde yanağına düştü.
Gül aynadaki o felakete baktı. Çenesi titredi. Gözlerinde yaşlar birikti ama ağlamadı; ağlamayı kendine çoktan yasaklamıştı. Bir tutam daha yakalamak için makası kaldırdı; parmakları öfkeden, yorgunluktan, yılların birikmiş yükünden zangır zangır titriyordu. İkinci tutamı da aynı acımasızlıkla, sanki bir kadının taşıdığı bütün kırgınlıkları kökünden kazımak istercesine kesmeye hazırlandı.
Kaan daha fazla dayanamadı.
Elindeki temizlik bezini tezgâha bıraktı. Adımları ne telaşlıydı ne de çekingen; bir yangına su dökmeye giden bir ustanın mutlak, sarsılmaz sakinliğiyle ilerledi. İki saniye içinde Gül’ün arkasında dikildi.
Gül aynada onun yaklaştığını gördü ama durmadı; makası saça daha sert bastırmak istedi. Tam o anda Kaan’ın sağ eli uzandı. Kaan’ın uzun, kemikli, sıcacık parmakları Gül’ün titreyen elinin bileğini kavradı.
Kavrayış can yakıcı değildi; ama geri çevrilemez, tartışma kabul etmez bir kudretteydi. Gül’ün bileğindeki o hızlı, çırpınan nabız, Kaan’ın avuç içine bir kuşun kanadı gibi çarptı.
"Bırak," dedi Kaan. Sesi alçaktı; ama salondaki bütün o donuk havayı tek bir nefeste yardı geçti.
Gül başını kaldırıp aynadan Kaan’ın gözlerine baktı. Koyu kahverengi gözlerinde isyankâr, savunmacı bir parıltı çaktı. "Bırak beni Kaan. Kendim hallederim."
"Halledemiyorsun."
Kaan parmaklarını Gül’ün bileğinden eline doğru ağır ağır kaydırdı. Gül’ün parmakları arasındaki o kaba metal makası tek bir pürüzsüz hareketle çekip aldı ve arkasındaki tezgâhın üzerine bıraktı. Metalin mermere çarpmasıyla ince bir tıkırtı çıktı.
Kaan elini geri çekmedi. İki elini Gül’ün kaskatı kesilmiş omuzlarına koydu. Parmaklarının altındaki o taşlaşmış gerginliği, kadının nefesini tutuşunu hissetti. Omuzları hafifçe, şefkatle aşağı doğru bastırdı.
"Otur," dedi.
Tek kelime. Ne bir rica ne de bir emir; kaçınılmaz, güvenli bir sığınak teklifi.
Gül itiraz etmek için dudaklarını araladı. Ama Kaan’ın gri gözlerindeki o dingin, derin kararlılığı görünce kelimeler boğazında eridi. Direnci, bir haftadır taşıdığı o devasa zırhla birlikte ayaklarının dibine yığıldı. Omuzları çöktü. Yavaşça koltuğa oturdu.
Kaan hemen arkaya geçti. Siyah saten kesim pelerinini askıdan aldı. Geniş bir kavisle havada dalgalandırıp Gül’ün omuzlarının üzerine bıraktı. Kumaşın hafif, ipeksi hışırtısı Gül’ün göğsüne değdi. Kaan arkadan uzandı, pelerinin yakasını Gül’ün boynuna yerleştirdi. Klipsi takarken parmaklarının tersi Gül’ün boynunun arkasındaki çıplak tene, ensesindeki o sıcak, ince çizgiye değdi.
Gül’ün omurgasından aşağı doğru yakıcı bir ürperti indi. Nefesi göğsünde düğümlendi. Gözlerini aynadan kaçırdı; ellerini pelerinin altında sımsıkı kenetledi.
Kaan kendi tezgâhına gitti. Hakiki çelikten, Japon yapımı kesim makasını ve karbon tarağını aldı. Döndü. Koltuğun arkasında durdu.
Önce tarağı Gül’ün saçlarına soktu. Dokunuşu bir cerrahın yarayı muayene edişi kadar hassastı. Saçları arkadan öne, yukarıdan aşağıya doğru taramaya başladı. Tarağın dişleri Gül’ün saç diplerinden geçerken kadının başı kendiliğinden geriye yaslandı. Kaan parmaklarını saçların arasına daldırdı; uçlardaki kırıkları, yanmış yerleri, boyanın yıprattığı dokuyu avuçlarında hissetti. Bu saçlar ihmal edilmişti. Bu saçlar, başkalarına dağ olmaya çalışan bir kadının kendine esirgediği hayatın kurbanıydı.
Kaan makası kaldırdı. Metalik, incecik bir çıtırtı duyuldu.
İlk tutam pelerinin üzerinden kayıp yere düştü. Ardından ikincisi.
Kaan konuşmadı. Makas havada dans eder gibi ritmik, kusursuz açılarla açılıp kapandı. Kaan Gül’ün başını hafifçe sağa eğdi; parmak uçları kadının çene kemiğine dokunduğunda tenin sıcaklığı eline geçti. Gül kımıldamadı. Aynadaki aksine bakmaya cesaret edemiyordu; ama arkasında duran bu adamın her nefesini, parmaklarının saç tellerini ayırırken çıkardığı o hafif hışırtıyı bütün hücreleriyle hissediyordu.
Kaan kadının yüz hatlarını okuyordu. Gül’ün geniş elmacık kemikleri, hafif çilli yanakları, biçimli ama yorgun çenesi vardı. Omuz hizasındaki o yıpranmış sarı uçları temizlemek gerekiyordu. Kaan saçı arkada ensenin biraz üzerinde topladı, öne doğru hafif katlar vererek çene çizgisine indirdi. Modern, canlı, yüzün bütün ışığını ortaya çıkaran zarif ve asil bir küt kesim. Makas her vuruşta Gül’ün sırtındaki o görünmez prangadan bir parçayı kesip yere atıyordu. Yerdeki gri fayanslar, cansız sarı saç tutamlarıyla doldu.
Yirmi dakika sonra Kaan makası bıraktı. Su püskürtücüyü aldı, hafif ılık bir sis gibi saçlara sıktı. Fön makinesini ve yuvarlak seramik fırçayı eline aldı.
Sıcak hava uğultuyla salona yayıldı.
Kaan fırçayı saç diplerine takıp yukarı doğru çektikçe, kuruyan teller canlandı, parladı. Açık sarı uçlar, alttaki koyu doğal tonlarla öyle bir harmanlandı ki, az önceki o ucuz, bakımsız görüntü tamamen silindi; yerini ışığı içine çeken yumuşak, ipeksi bir ışıltıya bıraktı. Kaan fönü kapattı. Makine sustuğunda salona sadece ikisinin nefes sesi kaldı.
Kaan fırçayı tezgâha bıraktı. Parmaklarını son bir kez Gül’ün saçlarının arasına soktu, telleri hafifçe havalandırdı, yanlardan birkaç yumuşak tutamı kadının yanaklarının üzerine serbest bıraktı. Elleri Gül’ün omuzlarında durdu.
"Bak," dedi Kaan, fısıltı gibi bir sesle.
Gül kirpiklerini yavaşça kaldırdı. Aynaya baktı.
Nefesi göğsünde kilitlendi.
Aynadaki kadın... O değildi sanki. Ya da çok uzun yıllardır, belki de genç kızlığından, terk edildiği günden beri içine gömdüğü, unuttuğu asıl kadındı bu. Saçları çene çizgisini öyle zarif sarmıştı ki, yanaklarındaki o soluk çiller artık bir kusur değil, altın tozu gibi parıldıyordu. Gözlerinin derin kahverengisi, taze sarı tellerin yumuşaklığıyla meydana çıkmıştı. Boynu uzun, omuzları özgür ve dik görünüyordu.
Gül başını hafifçe iki yana çevirdi. Saçlar yanaklarına bir tül gibi dokundu. Dudakları aralandı. Göğsü hızla inip kalkmaya başladı. Yıllardır sadece bir "anne", sadece bir "hizmetçi", sadece çalışan bir "beden" olan o kadın; aynada ilk defa yaşayan, nefes alan, arzulanan, güzel ve asil bir kadın olarak duruyordu.
Gözlerini aynadaki Kaan’a çevirdi.
İşte o an, salondaki zaman durdu.
Kaan hemen arkasında duruyordu. Elleri hâlâ Gül’ün omuzlarının üzerindeydi. Ve Kaan’ın gri gözlerinde... Gül hayatı boyunca hiç karşılaşmadığı bir şey gördü.
O gözlerde acıma yoktu. Şehvetin o ucuz, yapışkan açlığı yoktu. Ceyda’nın bahsettiği o "kadın avcısı"nın kibri yoktu. O gözlerde; enkazın altından çıkarılmış paha biçilmez bir cevhere bakar gibi, bir çiçeğin açılışını ilk defa gören bir çocuğun hayretiyle dolu, yakıcı, saf ve derin bir hayranlık vardı. Kaan Gül’e öyle bir bakıyordu ki; Gül o bakışın altında soyulduğunu, ruhundaki bütün yaraların tek tek sarıldığını hissetti.
Kaan da nefes alamıyordu. Karşısındaki kadın, o fırtınalardan geçmiş, dik durmaktan yorulmuş Gül; şimdi bu aynada bütün dikenlerini dökmüş, yapraklarını güneşe açmış en güzel gül gibi parıldıyordu. İçindeki o saf, ruhu arındırıcı sıcaklık bütün salona yayılıyordu. Kaan’ın kalbi göğüs kafesini kıracakmış gibi çarptı.
"Kaan..." dedi Gül. Sesi titredi, dudaklarından dökülen fısıltı aynanın camına çarptı.
Kaan gözlerini kadının gözlerinden ayırmadı. Parmakları Gül’ün omzunda hafifçe sıkılaştı.
"Çok güzelsin Gül," dedi Kaan. Sesi öylesine derin, öylesine dürüsttü ki, dünyadaki hiçbir yalan bu cümlenin karşısında duramazdı. "Sen hep böyleydin. Sadece aynalara bakmayı unutmuştun."
Gül’ün gözlerinin pınarında incecik, parlak bir damla belirdi ama dökülmedi. Gülümsemeye çalıştı; dudaklarının kenarı kıvrıldığında çilleri canlandı, yüzüne öyle bir ışık indi ki, Kaan elini uzatıp o yanağa dokunmamak için kendini zor zapt etti.
Aynadaki bakışma saniyelerce sürdü. Hiçbir şey konuşmadılar. Ama ikisi de biliyordu; yağmurlu gecenin diktiği o duvarlar, bu koltukta, dökülen saç tutamlarıyla birlikte tamamen yıkılmıştı. Artık iki yabancı değillerdi. Artık sadece iki iş arkadaşı da değillerdi.
Aralarında, fırtınanın ardından açan o en güzel çiçeğin kokusu vardı. Ve o koku, salondaki hiçbir vanilyanın bastıramayacağı kadar sahiciydi.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu