Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 4
Bölüm 4: Yağmurlu Gece
Pazar günkü o rüzgârlı balkonun serinliği, pazartesi sabahı salona bambaşka bir nefes olarak girdi.
Kaan kapıyı anahtarla açıp içeri adım attığında eşikte bir an durdu. Aynı gri fayanslar, aynı boy aynaları, köşedeki aynı bekleme kanepesi... Ama havanın içindeki o zehirli ağırlık dağılmıştı. Gül koridordaki odasından çıktığında, elindeki temiz pamuklu bezle Kaan’a doğru başını hafifçe eğdi. O selamda artık ilk günlerin o tetikte bekleyen, her an saldırıya hazır yabancılığı yoktu. Yanaklarındaki çiller, pazar günü dondurmanın kabuğunu kırarken yüzünde beliren o çocuksu ve duru yumuşaklığın izini taşıyordu.
"Günaydın," dedi Gül. Sesi pürüzsüz, sakin ve açıktı.
"Günaydın," dedi Kaan. Tezgâhının üstündeki dezenfektan spreyine uzanırken göğsündeki o taşlaşmış ağırlığın bir parça hafiflediğini hissetti.
Haftanın ilk günleri, aralarında kelimelerle çizilmemiş ama iki tarafın da titizlikle koruduğu temiz bir ritimle aktı. Kaan, Gül’ün çayını mutfak tezgâhında unutup işe daldığını gördüğünde artık uzaktan bakıp geçmiyordu. Mutfak bölmesine sessizce giriyor, soğumaya yüz tutmuş çaydanlığın altını kısık ateşte açıyor, Gül’ün beyaz seramik kupasına taze bir demli çay doldurup kenarına ince bir dilim limon bırakıyordu. Gül bunu fark ettiğinde uzun teşekkür nutukları çekmiyordu; akşam çıkarken Kaan’ın tezgâhındaki havluları yıkanmış, kurulanmış ve milimetrik bir düzenle katlanmış halde bulmasını sağlıyordu. İkisi de bu küçük ayrıntıları bir borç ya da minnet olarak değil, yalnızlıklarını birbirine çarpmadan paylaşmanın sessiz bir yolu olarak kabullenmişti.
Kaan, Gül’ün o sert, dikenli kabuğunun ardında yatan kadını her geçen gün biraz daha hayranlıkla izliyordu. Dobra bir kadındı Gül; sakınmasız, eğilip bükülmeyen, gerçeği karşısındakinin yüzüne dosdoğru söyleyen bir tabiatı vardı. Salı günü öğleden sonra, kırk yaşlarında saçları yıpranmış bir kadın müşteri geldiğinde Ceyda hemen kadının etrafında dönmeye başlamış, "Saçlarınızı platin sarısına açalım, aralara da keratin botoks yaparız, pırıl pırıl parlar!" diye abartılı vaatler sıralamıştı. Gül tam o sırada koridordan çıkmış, elindeki kirli havluları sepete atarken durup kadının saçına şöyle bir bakmıştı. Ceyda’nın müşteriyi ikna etmek için takındığı o tatlı gülümsemesine aldırmadan, doğrudan müşterinin gözlerinin içine bakarak konuşmuştu:
"O saça o açıcıyı sürerseniz hanımefendi, üç gün sonra elinize tutam tutam gelir. Saçınızın içi boşalmış, dinlenmesi lazım. Ceyda parayı alır ama siz evde ağlarsınız. Yaptırmayın."
Müşteri donup kalmış, ardından teşekkür ederek koltuktan kalkıp gitmişti. Ceyda o gün hırsından mutfakta bir bardağı kırmış, Gül’e bağırıp çağırmıştı ama Gül zerre kadar geri adım atmamıştı. Ellerini önlüğünün cebine sokup Ceyda’nın gözlerinin içine bakarak, "Ben göz göre göre yalan söyletmem bu salonda Ceyda. İstiyorsan kapıyı göster, ama doğru bu," demişti. Kaan o an aynanın karşısında makasını temizlerken içinden kopan o derin saygıyı zor zapt etmişti. Bu kadın kimseden korkmuyordu; kimseden bir şey dilenmiyor, kimsenin iki kuruşu için haysiyetinden ödün vermiyordu. Gül’ün yanında olmak, yalanların ve yapmacıklıkların boğduğu bu dünyada temiz bir su kenarında soluklanmak gibiydi.
Fakat bu duru yakınlık, salondaki üçüncü kişinin gözünden kaçacak kadar görünmez değildi.
Ceyda, pazartesi sabahı toptancıdan getirilen eksiksiz malzemeleri gördüğü andan beri içten içe kaynıyordu. Üç sayfalık o ağır listenin Kaan’ın yüzünde tek bir bıkkınlık çizgisi bile yaratmadığını görmüştü. Ama asıl canını yakan bu değildi. Ceyda, kadınsı sezgilerinin keskinliğiyle aradaki bağı koklamıştı. Kaan’ın Gül salona girdiğinde başını nasıl hafifçe kaldırdığını, Gül bir şey söylediğinde o ela gözlerin nasıl pür dikkat kesildiğini, Gül’ün Kaan’ın kahvesini tezgâha bırakırken takındığı o sakin rahatlığı görüyordu. Ceyda için bir erkeğin ona yüz vermemesi zaten ağır bir yenilgiydi; ama o erkeğin, kendi gözünde "arkada ağda yapan, bakımsız sarışın bir kadın"dan başkası olmayan Gül’e doğru çekildiğini görmek, gururunu zehirli bir sarmaşık gibi boğuyordu. Ceyda’nın sevgilisi vardı, zengin bir adamdı, cebini parayla dolduruyordu; ama Kaan başkaydı. Kaan onun gençliğinden kalan, elde edemediği, mesafesini aşamadığı tek kaleydi. Ve o kalenin kapıları bu sıradan kadına aralanıyordu.
Perşembe günü akşamüstüne doğru hava erkenden karardı. Kasım göğü kurşun rengi, ağır ve basık bulutlarla doldu; sokaktan geçen rüzgâr camları sarsıyor, uzaktan gök gürültüsünün boğuk, derinden gelen uğultusu duyuluyordu. Yağmur havadaydı; toprağın ve asfaltın henüz ıslanmamış tozu genizleri yakıyordu. Saat beşi biraz geçe son müşteri de kapıdan çıkınca salona alışılmadık bir sessizlik çöktü.
Ceyda arka odadan çıktığında üzerinde ten rengi, göğüs dekoltesi derin, vücuduna sımsıkı oturan dar triko bir elbise vardı. Koyu bakır saçlarını tek omzuna dökmüştü, boynundaki altın zincir florasanların altında parıldıyordu. Yürürken eteği bacaklarına sürtünüyor, topukları gri fayansa her zamankinden daha tok, daha iddialı vuruyordu. Doğrudan Kaan’ın tezgâhına doğru adımladı. Ağır, yapışkan vanilya kokusu salonun rutubetli havasında adeta somut bir duvara dönüştü.
"Hava patlayacak gibi," dedi Ceyda, ellerini çıplak kollarına sürterek ürpermiş gibi yaptı. Kaan o sırada fön makinesinin kablosunu sarıyordu. Ceyda tezgâhın tam kenarına, Kaan’ın neredeyse dirseğinin değeceği mesafeye oturdu. Başını hafifçe eğip yüzünü Kaan’ın yüzüne yaklaştırdı; aralarındaki mesafe bir karışa indiğinde Kaan makineyi tezgâha bıraktı ve hiç telaş etmeden yarım adım geriledi.
Ceyda bu geri çekilişi görmezden geldi. Gözlerini Kaan’ın lacivert kazağında, geniş omuzlarında gezdirdi. "İçerisi buz kesti birden. Çok yorulduk bugün Kaan’cığım... Hadi, hep beraber bir kahve içelim. Ben ellerimle yapayım size. Ne dersin?"
Gül koridordan tam o sırada çıkmıştı; üzerinde beyaz hemşire önlüğü, elinde siyah bir çöp torbası vardı. Duraksadı. Bakışları Ceyda’nın Kaan’a doğru eğilmiş bedenine, o yapay yakınlaşma çabasına kaydı.
"Benim işim var Ceyda," dedi Gül düz bir sesle. "Çöpü konteynere atıp malzemeleri toparlayacağım."
"Aman Gül, bırak Allah aşkına çöpü şimdi!" Ceyda elini havada savurdu, sesine o her zamanki buyurgan ama şekerli tınıyı yerleştirdi. "İki dakika otur şuraya. Sabahtan beri koşturuyorsun, içimiz kurudu valla. Otur hadi, ben kahveleri ocağa koyuyorum."
Gül bir an Kaan’a baktı. Kaan’ın yüzünde ne bir istek ne de bir rahatlık vardı; sadece bu gereksiz samimiyet gösterisine karşı duyulan donuk bir sabır vardı. Gül omuzlarını hafifçe silkip önlüğünü çıkardı, bekleme alanındaki bordo kadife kanepenin en ucuna, tezgâhlardan uzak köşeye ilişti. Sırtını yine o bildik diklikle tutuyordu.
Birkaç dakika sonra mutfaktan cezvenin cızırtısı ve kavrulmuş kahve çekirdeğinin o tanıdık acı kokusu yükseldi. Ceyda elinde küçük gümüş bir tepsiyle salona döndü. Üç fincan vardı: biri Kaan için ayrılmış büyük kulplu seramik kupa, diğer ikisi klasik porselen fincan. Ceyda tepsiyi alçak cam sehpanın üzerine koyarken dizleri neredeyse Kaan’ın oturduğu deri berjerin kolçağına sürttü.
Kupayı iki eliyle kavradı, Kaan’a doğru uzattı. "Sana sade yaptım, bol köpüklü. Hatırlıyorum ben senin huyunu, şekere tahammülün yoktur senin."
Kahveyi verirken parmaklarını Kaan’ın parmaklarının üzerinden ağır ağır kaydırdı. Tenin tene değdiği o anı kasten uzattı, tırnaklarının ucu Kaan’ın elinin üstünü hafifçe sıyırdı. Kaan kupayı kulbundan demir bir mengene gibi kavradı; temasın olduğu yeri parmak ucundan derhal kurtararak kupayı dizinin üstüne koydu. Gözlerini sehpanın cilalı yüzeyine dikti.
Ceyda pes etmedi. Gül’ün karşısına geçip oturmak yerine, Kaan’ın oturduğu berjerin hemen yanındaki kanepenin kenarına tünedi. Vücudunu tamamen Kaan’a doğru döndürdü. Bir bacağını diğerinin üstüne attığında triko elbisenin yırtmacı dizinin oldukça yukarısına kadar açıldı. Kaan başını milim kıpırdatmadı. Kupasından küçük bir yudum aldı; kahve keskindi, damağında yoğun bir yanık tadı bıraktı.
"Kaan’cığım," dedi Ceyda, fincanını dudaklarına götürürken gözlerini Kaan’ın açık kumral saçlarında gezdirdi. "Bugün senin saç kesimini izledim de arkadan... Ne bileyim, bunca yıl sonra yine aynı büyüleyicilik. Hâlâ o eski yetenek, o sakin eller... Bir kadın senin koltuğuna oturduğunda kendini dünyadaki tek kadın gibi hisseder, yemin ederim."
Gül fincanını iki eliyle kavramış, sessizce oturuyordu. Yanaklarındaki çiller loş ışıkta soluklaşmıştı; bakışları kahvesinin üzerindeki köpüğe sabitlenmişti ama kulaklarının her kelimeyi tarttığı omuzlarının gerginliğinden belliydi.
"İşimi yapıyorum Ceyda," dedi Kaan. Sesi öylesine soğuk ve ölçülüydü ki, odadaki vanilya kokusunu bile dondurabilirdi. "Büyütülecek bir şey yok."
"Aman, yapma şimdi bana mütevazılık!" Ceyda tiz bir kahkaha attı, başını geriye doğru savurdu. Elini uzatıp Kaan’ın omzuna dokundu, kumaşın üzerinden kolunu hafifçe sıktı. "Biz seni bilmez miyiz hiç?"
Kaan bu kez açıkça, hiçbir nezaket kuralına sığınmadan gövdesini sertçe sola çekti. Ceyda’nın eli havada asılı kaldı, parmakları boşluğa düştü.
Ceyda’nın dudakları bir an için çarpıldı. Yüzündeki o tatlı, işveli ifade, yerini gururu çiğnenmiş bir kadının zehirli hırsına bıraktı. Gözleri Gül’e kaydı. Gül başını kaldırmış, tam o anda Ceyda’nın elinin boşluğa düşüşünü izlemişti. Gül’ün gözlerinde en ufak bir alay yoktu; sadece durumu çok iyi anlayan, ucuz numaralara karnı tok bir kadının ağırbaşlı sessizliği vardı.
İşte bu sessizlik Ceyda’nın içindeki son sigortayı da attırdı.
Eğer Kaan ona bakmıyorsa, eğer bu adam onun etrafında ördüğü ağları tek bir hamlede yırtıp atabiliyorsa, o zaman bu salondaki hiç kimse onun gözünde temiz kalamazdı. Özellikle de arkada duran o sarışın, gururlu kadın.
"Tabii," dedi Ceyda, ses tonunu aniden değiştirerek. Sesi artık tatlı değildi; iğneleyici, sinsi bir mahalle dedikodusu tonuna bürünmüştü. "Kaan her zaman böyleydi. Şimdi böyle efendi, böyle mesafeli, ermiş gibi durduğuna bakma sen onun Gül’cüğüm... Gençken ne canlar yaktı bu salonlarda, bir bilsen!"
Gül fincanı tabağına bıraktı. Porselenlerin birbirine değmesiyle salonda kuru, metalik bir çınlama yankılandı. Gözlerini Ceyda’ya dikti.
Kaan’ın çenesi kilitlendi. "Ceyda, saçmalamayı kes."
"Aman canım, ne var bunda? Yabancı mıyız şurada, eski günleri anıyoruz!" Ceyda bacak bacak üstüne attığı bacağını sallamaya başladı, yüzüne intikamcı bir tebessüm yerleşti. "Hani senin o Ukraynalı bir sevgilin vardı, hatırlar mısın? Adı neydi onun... Oksana mıydı, Mila mı? Sarışın, afet bir şeydi! Boy pos, endam... Bizim Kaan bunun aklını öyle bir başından aldı ki, kız bunun peşinde divane oldu. İstanbul’un altını üstüne getirdi bu adam için. Peki bizim Kaan ne yaptı dersin Gül?"
Gül tek kelime etmedi. Ama sırtı daha da dikleşti.
"Kızı kapılarda ağlattı!" dedi Ceyda, sesindeki zehri hece hece akıtarak. "Kız memleketine kaçıp gitmek zorunda kaldı, bu arkasından kılını bile kıpırdatmadı. Peşinden gitmedi bile! Yani demem o ki Gül’cüğüm, bizim Kaan öyle tek bir kadına bağlanacak, bir kadının kahrını çekecek adamlardan değildir hiç. Kadın avcısıydı bu eskiden! Gözüne kestirdiğini peşinden koşturur, hevesi geçince de arkasına bile bakmadan kapının önüne koyuverirdi. O yüzden böyle buz gibi durduğuna kanma sakın, altında tam bir kalp hırsızı yatar!"
Salonun içine bir anda mezar sessizliği çöktü.
Dışarıdaki rüzgâr camı öyle bir sarstı ki, vitrindeki açık sarı peruklu manken başı yana doğru eğildi.
Kaan kımıldamadı. Ama kucağındaki kupayı tutan parmaklarının boğumları bembeyaz kesildi. Göğsünde, yıllar önce derin bir kuyuya gömdüğü o karanlık gecenin hortladığını hissetti. Oksana... Mafyanın dükkânı bastığı, silahların çekildiği o kan kokulu gece... Kızın gözyaşları içinde "Benimle gel Kaan, yalvarırım gel" diye haykırışı... Ve Kaan’ın arkasında bırakamadığı hasta annesi, memleketi, ailesi yüzünden o tren garında dizlerinin üzerine çöküşü... Günlerce, haftalarca bir ceset gibi sokaklarda dolaşması, vicdan azabından kendi etini koparacak hale gelmesi... Bir insan, bir başkasının hayatındaki en büyük felaketi, en derin çaresizliği nasıl böyle adi, böyle ucuz bir zamparalık hikâyesine dönüştürebilirdi?
Kaan başını yavaşça kaldırdı.
Ela gözlerindeki o sakin ışık tamamen sönmüştü; yerini buz tutmuş bir gölün altındaki dipsiz karanlık almıştı. Doğrudan Ceyda’nın gözlerinin içine baktı. Bakışında ne öfke vardı ne de telaş; sadece bir insana duyulabilecek en derin, en öldürücü tiksinti vardı.
"Bitti mi?" dedi Kaan. Sesi bağırmıyordu; ama salondaki bütün havayı donduracak kadar alçak ve kesif çıktı.
Ceyda bir an yutkundu. Gözlerindeki o zafer pırıltısı, Kaan’ın bakışındaki o karanlığa çarpınca bir an söner gibi oldu. "Kaan... Şaka yapıyordum canım, ne var bunda bu kadar büyütecek..."
"Sen başkalarının hayatlarındaki yangınları dedikodu külü yaparak kendi ucuzluğunu örtemezsin Ceyda."
Ceyda’nın yüzündeki bütün o boyalı canlılık bir saniyede çekildi. Ağzı hafifçe aralandı, yanaklarına utançtan ve aşağılanmaktan kaynaklanan lekeli bir kırmızılık yürüdü. Tek bir kelime bile fısıldayamadı.
Kaan elindeki kupayı sehpanın üzerine bıraktı. Kupanın porselen tablaya çarpmasıyla çıkan sert, tok ses odadaki sessizliği bıçak gibi yardı. Ayağa kalktı. Gül’e dönüp bakmadı; tek bir saniye bile tereddüt etmeden arkasını döndü, askılığa doğru yürüdü. Paltosunu hışımla sırtına geçirdi, düğmelerini bile iliklemedi.
Kapının üzerindeki metal çan şiddetle çaldı ve Kaan sokağın zifiri karanlığına çıktı.
Sokakta rüzgâr deli gibi uğulduyordu. Binaların saçaklarından sarkan kablolar birbirine çarpıyor, çöp bidonlarının kapakları takırdıyordu. Kaan ana caddeye doğru adımlarını hızlandırdı; ciğerlerine çektiği o buz gibi kasım havası bile göğsündeki o kaynar öfkeyi bastırmaya yetmiyordu. Kendine kızıyordu. Neden o masaya oturmuştu? Neden bu kadının sahte dünyasında bir dakika bile nefes tüketmişti? Ama en çok... Gül’ün o fincanı iki eliyle sıkı sıkı tutan hali gözünün önünden gitmiyordu. Gül ne düşünmüştü? O masadaki kadın avcısı yalanına inanmış mıydı? O da Kaan’ı, hayatına giren diğer bencil, acımasız erkeklerden biri gibi mi görmüştü şimdi?
Arkadan gelen hızlı, tempolu adım seslerini duydu.
Sokağın köşesindeki kırık dökük bir sokak lambasının sarı ışığı altında durdu. Başını çevirdi.
Gül geliyordu.
Üzerine koyu yeşil montunu alelacele geçirmişti; fermuarı yarıya kadar çekiliydi. Saçları rüzgârda yüzüne yapışıyor, adımları neredeyse koşar gibi ona doğru yaklaşıyordu. Kaan’ın birkaç adım önünde durduğunda nefes nefeseydi. Sarı sokak lambasının titrek ışığı, Gül’ün yüzündeki o gergin, savunmacı çizgileri ortaya seriyordu.
"Gül," dedi Kaan. Sesi hayatında ilk defa bu kadar kırılgan, bu kadar çaresiz çıktı. Birine kendini anlatma ihtiyacını en son ne zaman hissettiğini bile hatırlamıyordu. "Ceyda’nın anlattığı gibi değil. Hiçbiri doğru değil. Ben... öyle bir adam değilim. Oksana meselesi bir çapkınlık değildi. Bir felaketti. Ben kimseyi kapılarda ağlatmadım, kimsenin canını yakmadım. Seni kandırmasına izin verme."
Gül bir adım geri çekildi.
Kaan onun bu geri adımını görünce içinde bir şeylerin koptuğunu hissetti. Gül’ün yüzüne o eski, taşlaşmış perde yeniden inmişti. Pazar günkü dondurmacıda, o balkonda yavaş yavaş geri çekilen o dikenler... Hepsi tek tek, eskisinden daha sivri, eskisinden daha zehirli bir halde geri dönmüştü. Gül ellerini montunun ceplerine derinlemesine soktu, omuzlarını dikleştirdi. Koyu kahverengi gözleri Kaan’ın yüzünde dolaştı, dudakları sahte gülümseme ile titredi.
"Bana bunları neden anlatıyorsun Kaan?" dedi Gül.
Sesi öylesine düz, öylesine yabancıydı ki, Kaan göğsüne ağır bir balyoz inmiş gibi sarsıldı.
"Ben... yanlış bilmeni istemedim," dedi Kaan, kelimeler boğazında kurudu. "Hakkımda öyle düşünmeni istemedim."
"Gerek yok." Gül başını iki yana salladı. Yüzünde en ufak bir duygu dalgalanması bırakmamak için çenesini kasmıştı. "Senin geçmişin beni ilgilendirmez. Kiminle ne yaşadığın, kimi terk ettiğin ya da etmediğin senin hayatın. Ceyda’nın ne dediğinin de benim için hiçbir önemi yok."
"Gül, aramızda..."
"Aramızda hiçbir şey yok Kaan," dedi Gül, sözünü bıçak gibi keserek. Sesindeki o eski yara, o terk edilmişliklerin, aldatılmışlıkların getirdiği kadim güvensizlik bir kale duvarı gibi aralarına dikildi. "Biz sadece iş arkadaşıyız. Aynı salonda çalışıyoruz, birlikte malzeme aldık, bir kez kahve içtik, o kadar. Benim senin hayatını sorgulama hakkım yok, senin de bana hesap verme zorunluluğun yok. Biz sadece iki arkadaşız. Fazlası değil, olamaz da."
Kaan donakaldı. Sarı sokak lambasının altında, karşısındaki kadının gözlerinin en derinine baktı. O gözlerde öfke yoktu; çok daha yıkıcı bir şey vardı: dehşet verici bir korku. Bir erkeğe daha inanmaktan, bir kez daha savunmasız kalmaktan, bir masalın daha enkazı altında ezilmekten delice korkan bir kadının paniği vardı. Ve Gül, o korkuyla baş edebilmek için en iyi bildiği silahı çekmişti: soğukluğu. Kaan’ı oracıkta, sokağın ortasında yine bir yabancı ilan etmişti.
"Sadece arkadaşız," diye tekrarladı Kaan. Cümle dudaklarından bir kurşun gibi döküldü.
"Evet," dedi Gül. Sesi hafifçe titredi ama gözlerini kaçırmadı. "İyi akşamlar Kaan."
Arkasını döndü. Dördüncü sokağa, kendi yalnızlığına doğru adımlarını hızlandırarak yürümeye başladı.
Tam o anda gökyüzü gürledi ve üzerlerine boşaldı.
İlk damla Kaan’ın şakağına kurşun gibi çarptı. Ardından saniyeler içinde kasım ayının o sağır edici, buz gibi sağanağı sokağı teslim aldı. Yağmur asfaltı dövüyor, kaldırımlardan sarı sokak lambasının ışığını parçalayarak akıtıyordu.
Kaan bir adım bile atmadı. Yağmur saçlarını sırılsıklam etti, yüzünden aşağı, dudaklarının kenarından boynuna aktı. Lacivert paltosu suyun ağırlığıyla omuzlarına çöktü. Sokağın tam ortasında, tek başına durdu. İleride, yağmurun gri perdesi arkasında hızla uzaklaşan ve köşeyi dönüp karanlıkta kaybolan o koyu yeşil montlu kadının ardından baktı.
İçindeki o uyanan sıcaklık, kasım yağmurunun altında buz kesmişti. Kaan ellerini ceplerine soktu ve kendi üçüncü sokağına doğru, boşluğun içine yürümeye başladı.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu