Kendinden Kaçan Ama Aşktan Kaçamayan
‘’Mümin aşktan, aşk ise
müminden zuhur eder.’’ (Mutasavvıf Muhammed İkbal)
Türevsel bir açılımın
salkım saçak elemanları. Tümü de farklı boyutta sürdürüyorlar yolculuklarını.
Haddi hesabı yok duyguların köpükler saçan izafi yankısının. Kılı kırk yaran ne
çok itham. Kural tanımamak adına belki de duyumsanan. Öyle ya, kim ne hak iddia
edebilir ki. Adı aşk ve yeri gelmiş boyutunu başka bir ilhamda somutlaştıran.
Sahi nasıl oluyor da bitimsiz addedilen bu boynu bükük duygu nefretle köreliyor
bazı münafıklar tarafından. Aşk mıdır nefretin nirengi noktası yoksa
hükümsüzlük müdür kademe atlatan.
Tutkulu bir aşkın masum
sığınağı yalnızlık. Olası ve yeri geldi mi müphem bir zafiyet aşka düşmüşsen
bir kere. Karşılığı olmayan bir o kadar aciz bir duygu ilhamını hayattan alan
tıpkı tüm diğer duygular gibi. Karşılıksız ve önyargısız olsa bile bitime mahkûm
bir itham belki de kulun kuldan medet umması. Erişen varsa o noktaya kim bilir
nasıl da zafer nidaları atıyordur. Zıt karakterler öylesine olası ki bu meçhul
yolculukta sözüm ona birbirine eşlik eden.
Gerçeklerle yüzleşen
yeri geldi mi kendinden kaçan ama aşktan kaçamayan.
Ne beşeri bir arzu ne
de açık uçlu bir soru. Yok ki cevabı ve kıvranırken arayışını idame ettiren
kifayetsiz nice ruh. Bedenin iştiraki olmasa kim bilir nasıl bir duygudur
uçmak. Varsın eşlik etsin beden. Gözleri kapatıp yaşamak çok başka âlemleri.
Sahi ölüm bir kaçış mı yoksa bir sığınak mı? Sorular emsalsiz tıpkı insan
suretleri gibi. Karanlığın el pençe divan duran o yanık kokusu her daim ışıktan
kaçan yine de korunaklı bir dünyanın gizemidir belki de karanlığın bu denli
uçsuz bucaksız olması.
Kayıp giden bir yıldız
kadar aşikâr ellerimizin arasından kayıp giden onca istifli an ve uzlaşmanın
çok uzağında. Uzlaşının ahengi nasıl da mükemmel addedilirdi kim bilir onca
namert yoz dürtülerle yakıp yıkarken ortalığı.
Zafiyetin tezahürü ise
bitiminde beşeri aşkın nasıl da yoldan çıkarır aklı. Hangi beşer şaşmamıştır ki
düştüğünde bu dipsiz denize. Karşılık alsın almasın yol bitmez yine de. Aşka âşık
olmak kadar bariz bir söylem sevmekten kendini alıkoyamayan nicesi.
Nicesi kaybolmuş ve
nicesi yüzleşmiş onca sanrı kemale ermişken yarattığı bitimsiz korkuyla.
Sırdaşı gönlün ve tek
dermanı eninde sonunda görmeye vakıf olacağımız. Görmesek de duymasak da bilmek
ve hissetmek gönülden. Sözüm ona değil özün ve cevherin tam merkezi, kalp gibi
sürekli atan ve hisseden biteviye.
Renklerin yılgısı belki
de hatta tüm tonları doğanın görmekten defalarca aciz kıldığımız zavallı
nefsimizi. Ne ten ne beden sadece ruh hanidir hicap duyduğumuz ve ateşinde
yandığımız cayır cayır.
Örselenmiş onca ruh
hala asaletini en derinde saklayan…
Küskünlüğün getirdiği o
sessizlik kimselerin anlama yetisine haiz olmadığı…
Kesif bir sessizlik
kelimelerin ruh ile uçuştuğu tıpkı çiçekten çiçeğe konan aciz bir kelebek gibi.
Aslında aciz olan kelebek olsa keşke en azından doya doya çıkarmıyor mu hayatın
tadını yirmi dört saatle kısıtlı olsa da.
Ya yerkürede edebi
sürgüne mahkûm olmuş milyarlarca mahkûma ne demeli?
Hayatı mezar eden
mezarı ise ev bilmiş onca fani çoktan yoldan çıkmış. Verebildikleri tüm zararla
hayatı zindan eden zimmetli ömürler aşkın varlığından bihaber ve çamur
deryasında kaybolmuş.
Yüzme azmiyle boğulmak
belki de bu okyanusta ne de olsa her birimiz birer taciriz sayısız gerekli
gereksiz meşguliyetin esareti altındayken. Yine de en büyük esaret değil midir
teslim olduğumuz nefis…
Heyhat gönlün bakir
ovaları. Ne ekinler alırız kim bilir eksek biçsek biz düşmüşken beşeri
tahammülsüzlüklere.
Gönül denen ne ola ki?
Yoksa sevgili Yunus Emre’nin zikrettiği gibi ‘’Gönül Çalabın Tahtı/ Çalab
gönüle baktı’’mı?
Belki de Hz. Pir’in
dile getirdiği gibi; ‘’Gönlün varsa sahibini ara.’’
Malik miyiz muhtaç mı?
Aciz miyiz güçlü mü?
Depreşen ne varsa ve
yürek burkan bir o kadar nezdindeyiz maneviyatın farkında olsak da olmasak da.
Sabit miyiz yoksa
değişken mi mizaçlarımız?
Haybeden uğraşan ve
birbirine teslim olmada hiçbir sakınca görmeyen eşref-i mahlûkat.
Bir o kadar kurulan diyaloglar
nasıl da hoş gelir kulağa kim bilir içinde ne günahlar saklı. Gönül gözünün hep
göz ardı edildiği bir devinim bilmez iken İlahi Aşk’ın ne denli yakın olduğunu
görmezden gelip…
Uzak ya da yakın
olabildiğince izafi mefhumlar. Tıpkı varlık ve yokluk arasındaki o ince çizgi
gibi.
Kaybolmamak adına hele
ki çoktan vermiş iken onca kaybı bilip bilmeden üstelik.
Zuhur bulan aslında
varlığımızın gerçek temayülü yoktan var olmanın verdiği o muhteşem döngü kadar
bariz ve gerçek olan.
- Yorumlar 3
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.