Düşünsel yetilerimin
ahenkle kabından taştığı ilk gün…
Tanışıklığımın evrensel
hitabet edimi altında ve yansıtabildiğim ölçüde geç kalınmışlığın telaşıyla
devinen satırlar her biri benden ve evrenden fazlaca parça taşıyan. Kalbimin
durağan atışlarına eşlik eden yaratıların arzu dolu isteklerinde hüküm giymiş
ve sorumlu kılınmış varlığımın bir türevi bir o kadar sıkılgan ve doğurgan.
Nedensiz söylemler hep
sıkmıştır canımı: Yargısız infazlar, mütereddit ruhların işgali altındaki
yeryüzü ve tahakküm gücüyle sayısız donatının kaynağı ve müsebbibi yine
insanoğlu.
Bölük pörçük
hatırladığım anların ve suretlerin izdüşümü olması gerekiyordu an itibariyle
yazmakta olduğum. Gizil tanıklığında Tanrı’nın ve evrenin, yolumun kesiştiği ulvi
bir yaratı dürtüsü. Yaratıldığıma duyduğum şükür duygusu ve saklı yanımın
pervasızlığı belki de iç dökümünde en temel etken. Diğer bir deyişle aşk’ın
izafi bileşkesi ve dokunuşu.
Yaratıcı’nın
hükmündeyken her bir varlık ve sorumluluğumuzda iken geliştirdiğimiz her bir
davranış.
Bireysel olmamızın
ötesinde psiko-sosyal varlıklarımız ile hibeli iken evren denen kaosa.
Gerçekler ve içinde
yanılma payı bulunan her bir ritüel, her bir dokunuş eşsiz bir nüansla hayat
çemberine bizleri müdahil eden öbek öbek ve iniltileri ile yürek burkarken ölü
ruhların yarattığı o karmaşa ve nitelendirilirken ‘’düzen’’ denen mefhumla. Her
bir düzensizliğin koşullu birlikteliği belki de adına düzenek denen.
Aşk’ın hafif meşrep
tanısı soyutlanamadığımız ve o cilveli, nazenin tınısı duymaktan kendimizi
alamazken. Neden sorgulayıp betimlemeye çalıştığım sorusu ise sonraları şahit
oldum ki; aşk çemberinin içine kıstırılmış bir keşiş gibi devinmekteyim kendimi
bildim bileli. Hiçbir dayanağı olmadan ve kayıp iken tüm o somut veriler rağbet
görmediğim ya da görüp de muhatap olmadığım. Oysaki tek kıvılcım yetmekte alev
alev yanmak için.
Yanıp tutuştuğum ateş
çemberi ve kıstırıldığım, duyumsayıp nakledemediğim görüp de intikal edemezken
ve devre dışı kalmış bir mekanizma yetilerimden bihaber yetisiz addederken
kendimi hatta addedilirken özgürlüğün çağrısı, o yanık kokusu ve Tanrı’nın size
dokunuşu ne bir farkındalık ne bir serzeniş ama çağlayan bir yürek sesi var
olduğunun bilincinde ve ispatında anbean uzaklaşırken tüm soyut varsayımlarla
ve yaklaşırken o gizil birlikteliğe adsız, tanısız, istifli, muğlâk ama tek
gerçek.
Kıyısından geçip
düşmekten son anda kurtulduğum o dipsizlik hatta nice teşebbüs yokluğa dâhil
olmak adına ve varlığına kani olmak kalemin her haykırışında.
O kadar bariz ki: Tüm
olup biten özgürlüğümü ilan ettiğim o beyaz bulut yığını mürekkebin varlığı ile
tümlenirken ve ilerledikçe dakikalar dolup taşan ve dingin bir huzurluğa ramak
kala.
Arada gelişen ataklar
satır arasında duraksadığım her yeni cümlede hatta farkında dahi olmadan.
Gerçekçiliğin yanılgısı
mı yoksa tüm olup biten gerçeği her seyredişimde duyduğum kaygı belki de.
Evrenin vazgeçilmezi
olmak adına vazgeçtiklerim mi ya da vazgeçilip seçeneksiz kalan bir korkuluk…
Bir öğe mi bir hiç mi?
Yoksa neye tekabül
ettiğini bilmeyen sıradan bir imge mi haksızlıklara muhatap ve alabildiğine
edilgen…
Yap-bozun bir parçası
tüm kaybolmuşluğumla nereye ait olduğunu bilmeden vermiş iken benliğini ulu
orta.
Kimliksiz düşlerin
dökümü mü türlü çılgınlığa olan tahammülsüzlüğüyle normal tanımlamasına denk
olmak adına soyutlanmışken hayallerinden ve yüreğindeki aşktan…
Bir bilinç kaybı belki
de her yaşadığım ve yitik aklımın nazarında anlamakta zorlandığım tüm o
davranış kalıpları ödün vermemek adına canhıraş bir telaşla öykünürken çocuk
ruhuma.
Suskunluğun gölgesinde
mağduru oynamak kazan kaldırmış iken benliğim. Sırıtık bir yüzün aslında tek
tesellisi değil mi o döktüğü gözyaşı?
Sıradanlığında ya da
sıra dışılığında ne varsa sahip olduğunuz o koruma içgüdüsü belki yetersiz ama
en azından hakkaniyet ölçüsünde sahip çıkmak.
Yazdığım her paragrafta
yitirdiğim hafızamın bana oynadığı oyunun kayıt dışı kurallarında hayat bulmak.
Gerçek dünya her ne
kadar vazgeçilmezimiz olsa da unutmamalı ki şu sefil varlıklarımızla sıradanlığında
evrenin asla vazgeçilmez değiliz.
Keşke’lerden ve ama’lardan
örülü bir dünyanın ironik bir tanımı belki de algıladığımız her kavram ve
türevi iken her bir edim. Ve eşlik eden her kim ise sahip olduğu o estetik
bilinç ile kelimelere ruh katan ve kelimelerin öznel dünyasının bir uzantısı
olduğunu algılayıp gelişen o diyalektik varoluş. Kısaca iki özgür irade ve
dünyanın somut işbirliği ki kralcı bir dünyanın oksijensiz kaldığımız her bir
santimetrekaresinde soyutlanmış iken istilasından tüm o gerçek dışı
varsayımların. Farkındalık kazanırken gelişen o bakış açısı: Zor belki de ya da
tahmin edilenden kolay ama tek gerçek varlığın yadsınamaz tepkisi.
Kendi özgürlüğümüzü
hissettiğimiz ölçüde başkasının özgürlüğüne saygı duyarız; başkası bizden ne
kadar çok şey beklese de biz de başkasından o kadar çok şey bekleriz.(Alıntı)
Kimliğimizin yadsınamaz
gerçekliğinde her yazınsal yapıtın bir çağrı olması varsayımından hareketle
özgün ruhumuzun özgürlüğünü ilan etmesi kadar net ve yalın belki de görüntüde
eşlik eden o karmaşa.